Çalışmanın olmadığı radikal bir dünya mümkün mü?

İllüstrasyon: Nathalie Lees, The Guardian.
İllüstrasyon: Nathalie Lees, The Guardian.

İş, modern dünyanın efendisi. Çoğu insan için çalışmanın olmadığı bir toplumu hayal etmek imkânsız. İş, özellikle İngiltere ve ABD’de, yakın tarihte hiç olmadığı kadar gündelik hayata hükmediyor ve hayatın her alanını istila ediyor. Eğitim, bütünüyle bir istihdam edilebilirlik saplantısıyla şekilleniyor. Ağır engelli, sosyal yardıma tabi insanların bile iş aramaları bekleniyor. Şirketlerin gözde çalışanları alışılmışın dışındaki çalışma programlarıyla gösteriş yapıyor. Çok çalışan aileler, siyasetçiler tarafından yüceltiliyor. Arkadaşlar birbirlerine parlak iş fikirleri sunup duruyor. Teknoloji şirketleri, çalışanlarını yirmi dört saat çalışmanın oyun gibi bir şey olduğuna ikna ediyor. Gig ekonomisi şirketleri gece gündüz çalışmanın özgürlük olduğunu savunuyor. Çalışanlar işe gidip gelirken daha fazla zaman harcıyor, daha az grev yapıyor, daha geç emekli oluyorlar. Dijital teknolojiler işe ayrılan vaktin boş zamanı istila etmesine olanak tanıyor.

İş, karşılıklı olarak beslenen tüm bu yöntemlerle, rutinlerimizi ve zihinlerimizi giderek daha fazla biçimlendiriyor, diğer etkenleri dışarıda bırakıyor. Joanna Biggs’in 2015’te kaleme aldığı Sabahtan Akşama: Çalışan Britanyanın Bir Portresi [All Day Long: A Portrait of Britain at Work] kitabında ifade ettiği gibi “İş… din, parti politikaları ve toplum ortadan kalktığında hayatlarımıza nasıl anlam kazandırdığımız meselesidir.”

Oysa bu çalışma sistemi birçok çalışan için giderek daha da “çalışmayan” bir hâl alıyor. Çalışmanın inanç sisteminde oynadığı merkezi rol gibi sorunların istisnai örneklerden ibaret olmadığını kabul edemiyoruz, ancak bu sistemin başarısızlığının kanıtlarını baktığımız her yerde görebiliyoruz.

Refah bir yana yalnızca geçinebilmek için çalışmak bile artık tüm toplumsal sınıflar için yetersiz kalıyor. Birleşik Krallık’ta yoksulluk içinde yaşayanların neredeyse üçte ikisi, yani yaklaşık 8 milyon kişi, tüm fertlerin çalıştığı hanelerde yaşıyor. ABD’de çalışma çılgınlığı giderek artsa da ortalama ücretler yarım asırdır yerinde sayıyor.

Bir sosyal hareketlilik ve öz-değer kaynağı olarak iş, sistemin kazananları olduğu varsayılan en eğitimli insanları bile giderek daha fazla hayal kırıklığına uğratıyor. 2017’de Birleşik Krallık’ta yeni mezunların yarısı resmi olarak “yüksek eğitim gerektirmeyen bir işte çalışıyor” diye sınıflandırıldı. Önde gelen bir çalışma tarihçisi olan Benjamin Hunnicutt “20’li ve 30’lu yaşlardaki insanların çalışmaya olan inançları çöküyor,” diyor. “Artık çalıştıkları işte bir tatmin ya da sosyal ilerleme aramıyorlar.” (Kahvenizi hazırlayan baristaların üniversite mezunu olduklarını düşünüldüğünde kabul edilebilir bir argüman.)

Çalıştığımız işler giderek daha güvencesiz hâle geliyor: Esnek saatler, kısa dönemli sözleşmeler, daha fazla düzensiz gelirli serbest meslek sahibi insan… Hâlâ gerçek işleri olanların payına düşen de daha fazla kurumsal “yeniden yapılandırma”. 20. yüzyılın büyük bölümünde liberal ekonomi politikalarının temel başarıları olarak sunulan tüketim patlamalarının ve kitlesel mülk sahipliğinin kaynağı olan çalışma hayatı, borç ve konut krizleri tarafından her geçen gün itibarsızlaştırılıyor. Artık sadece zenginler için değil birçok insan için çalışmak finansal açıdan mirasa konmaktan ya da ev sahibi olmaktan daha önemli değil.

İster bütün gün ekrana bakın ister düşük ücretle çalışan diğer insanlara paralarının yetmeyeceği ürünler satın, giderek daha fazla iş anlamsız hatta sosyal açıdan zararlı hâle geliyor. ABD’li antropolog David Graeber, 2013 tarihli ünlü makalesinde bu işleri “tırışkadan işler” olarak adlandırıyor. Graeber “özel sermaye CEO’ları, lobiciler, halkla ilişkiler araştırmacıları, aktüeryacılar, telemarketingciler, icra memurları” gibi meslek sahiplerini lanetliyor, hatta “yardımcı sektörlerin” (köpek yıkayıcılar, gece boyu pizza dağıtımı yapanlar) herkes bütün vaktini yalnızca çalışmakla geçirdiği için ayakta kalabildiğini söylüyor.

Bu argüman öznel, hatta acımasız görünse de ekonomik veriler tarafından fazlasıyla destekliyor. Çalışan performansının takıntılı biçimde ölçülmesine ve işi daha da katlanılamaz hâle getiren çalışma rutinlerinin yoğunlaştırılmasına rağmen, dünyanın en zengin ülkelerinde ya üretkenlik artışı yavaşlıyor ya da saat başına üretilenin değeri azalıyor.

Beklendiği üzere, çalışmak sağlığınız için gittikçe daha zararlı bir şey olarak da görülüyor. Cass Business School profesörü Peter Fleming’in yeni kitabı Homo Economicus’un Ölümü’nde [The Death of Homo Economicus] belirttiği üzere, “Stres, bunaltıcı yapılacaklar listeleri ve masa başında geçirilen uzun saatler, tıp otoriteleri tarafından sigara içmekle eşdeğer görülmeye başladı.”

İş dağılımı ise korkunç hâlde. İnsanların aynı ay içinde ya çok fazla, ya çok az, ya da hem çok fazla hem de çok az görevi oluyor. Öngörülemeyen, her şeyi tüketen işyerlerimizden uzakta gelişen yaşamsal insan faaliyetleri giderek daha fazla ihmal ediliyor. Çalışanlar, çocuklarını özenle büyütecek ya da yaşlı akrabalarına bakacak zaman veya enerjiden bütünüyle yoksun. Sosyal teorisyenler Helen Hester ile Nick Srnicek geçen yıl yayımladıkları bir makalede “İşin krizi aynı zamanda evin de krizidir,” diyorlar. Bu krizin ihmalinin nüfus arttıkça ve yaşlandıkça daha da kötüleşeceği öngörülüyor.

Tüm bu işlevsizliklerin dışında, klasik şekliyle çalışmaya yönelik tartışmalı, varoluşsal tehditler de ortaya çıkıyor: otomasyon ve doğal çevrenin bozulması. Son zamanlarda yapılan bazı tahminler, önümüzdeki yirmi yıl içinde tüm işlerin üçte biri ile yarısı arasındaki kısmının yapay zekâ tarafından ele geçirilebileceğini gösteriyor. Diğer tahminlere bakılırsa, ısınan bir gezegende çalışmanın mevcut zehirli hâliyle sürdürülüp sürdürülemeyeceği bile şüpheli.

Tıpkı fazla genişlemiş bir imparatorluk gibi, çalışma sistemi her zamankinden hem daha güçlü hem de daha savunmasız durumda. Sistemin çoğalan sorunlarını yakından tanıyoruz, ancak hepsini çözmek imkânsız gibi görünüyor. Öyleyse bir alternatif düşünmeye başlamanın zamanı gelmedi mi?

Çalışma kültürü, kusurlarının kaçınılmaz ve doğal olduğunu iddia ederek meselenin üzerini örtmeye çalışıyor. Muhafazakâr milletvekili Nick Boles’un yeni kitabı Adil Anlaşma’da [Square Deal] hatırlattığı “İnsanoğlu çalışmak için yaratılmıştır,” argümanını çoğumuz uzun süredir içselleştirmiş hâldeyiz. Ancak hâlâ tam anlamıyla ikna olmuş sayılmayız.

İşten tamamen ya da kısmen kurtulmuş bir dünya fikri, modern kapitalizm ortaya çıktığından beri belirli aralıklarla öne sürüldü, ancak çoğunlukla alay konusu oldu ve bastırıldı. Buna rağmen daha az çalışma vaadi gelecek öngörülerinde yer almayı sürdürdü. 1845’te, Karl Marx komünist bir toplumda işçilerin “sabahları avlanma, öğleden sonraları balık tutma, akşamları sığır besleme, yemekten sonra da eleştirilerini paylaşma” özgürlüğüyle tek bir işin yorucu monotonluğundan kurtulacaklarını yazdı. 1884’te sosyalist William Morris, geleceğin “güzel”, dinlenmek için bahçelerle çevrili fabrikalarında çalışanların günde yalnızca dört saat çalışacakları bir dünya hayalinden bahsetti.

1930’da ekonomist John Maynard Keynes teknolojideki ilerlemelerin tahminen 21. yüzyılın başlarında insanların artık haftada 15 saat çalışabileceği bir “boş zaman ve bolluk çağına” yol açacağını öngördü. 1980’de robotlar fabrikaların nüfusunu azaltmaya başladığında, Fransız filozof André Gorz “Çalışmanın yürürlükten kaldırılması halihazırda devam eden bir süreç. İşin nasıl yönetileceği önümüzdeki onyılların temel siyasi meselesini oluşturacak,” dedi.

2010’lardan bu yana ABD ve Birleşik Krallık’ta çalışma krizi giderek kaçınılmaz hâle geldikçe, bu “imkânsız” fikirler yeniden keşfedildi, daha da geliştirildi. Graeber’in “tırışkadan işler” gibi polemikleri daha ayrıntılı kitaplara alan açtı. Çalışmayı bir ideoloji olarak eleştiren, hatta bazen “işkoliklik” olarak adlandıran, çalışmanın yerini neyin alabileceğini tartışan, hızla büyüyen bir literatür yarattı. Bir başka deyişle, yeni bir çalışma karşıtı hareket şekillendi.

Graeber, Hester, Srnicek, Hunnicutt, Fleming ve diğerleri hem Batı ekonomileri ve toplumları için hem de çalışma krizlerinin yanında otomasyon ve iklim değişikliği kaynaklı tehditlerin daha da büyük olduğu yoksul ülkeler için son derece farklı bir geleceği savunan transatlantik bir düşünür ağının üyeleri. Bu geleceği de “iş-sonrası” diye adlandırıyorlar.

İllüstrasyon: Nathalie Lees, The Guardian.
İllüstrasyon: Nathalie Lees, The Guardian.

İş-sonrası gelecek, bu düşünürlerden bazıları için büyük otomasyon tam anlamıyla sağlandığında insanların hayatta kalabilmeleri için çalışma çağındaki herkese devlet tarafından ödenen evrensel bir temel geliri içermeli. Diğerlerine bakılırsa, evrensel temel gelirin karşılanabilirliği ve ahlakiliği hakkındaki tartışmalar daha büyük ve kritik meselelere verilmesi gereken dikkati dağıtıyor.

İş-sonrası, kulağa oldukça gri ve akademik gelen bir ifade olabilir ancak muazzam ölçüde çekici vaatler sunuyor: çok daha az çalışılan veya hiç çalışılmayan yaşamın daha sakin, daha eşit, daha toplumsal, daha zevkli, daha entelektüel, daha politik, daha tatmin edici olacağı; kısacası, insan deneyiminin bütünüyle dönüşeceği bir gelecek fikri.

Bu fikir birçok insan tuhaf, aşırı iyimser, belki de etik dışı gelebilir. Ancak iş-sonrası düşünürleri gerçekçi oldukları konusunda oldukça ısrarcılar. Bu düşünürlerin en popülerlerinden biri olan radikal Galli akademisyen David Frayne, 2015 tarihli İşin Reddi [The Refusal of Work] adlı kitabında “Ya otomasyon ya çevre ya da her ikisi birden, toplumun iş hakkındaki düşüncelerini değişmeye zorlayacak,” diyor. “Öyleyse ütopyacılar biz miyiz, yoksa aslında çalışmanın olduğu gibi devam edeceğini düşünenler mi?”

İş-sonrası tartışmalarının en sağlam argümanlarından biri, geleneksel kanının aksine, çalışma kültürünün ne doğal ne de eski olduğu. Hunnicutt, “Bildiğimiz şekliyle çalışma, yakın tarihli bir yapılanma,” diyor. Çoğu tarihçi gibi, o da çalışma kültürümüzün ana yapıtaşlarını, zahmetli emeğin karşılığında güzel bir öbür dünyaya yıl açacağını öne süren 16. yüzyıl protestanlığı, disiplinli işçiler ve azimli girişimciler gerektiren 19. yüzyıl sanayi kapitalizmi ve 20. yüzyılın göz alıcı tüketim malları ve kendini gerçekleştirme arzuları olarak tanımlıyor.

Hunnicutt, bu olgular zincirinde modern çalışma etiğinin ortaya çıkışının “tarihin bir kazası” olduğunu söylüyor. O zamana kadar, “tüm kültürler çalışmayı kendi başına bir amaç değil, bir amaca giden yol olarak görüyordu.” Kentsel antik Yunan’dan tarım toplumlarına kadar, iş ya başkalarına (genellikle kölelere) yaptırılacak ya da hayatın geri kalanının devam edebilmesi için mümkün olduğunca çabuk yapılması gereken bir şeydi.

Yeni iş ahlakı yerleştikten sonra bile çalışma biçimleri değişmeye ve reddedilmeye devam etti. 1800 ile 1900 yılları arasında, Batı’da ortalama haftalık çalışma süresi yaklaşık 80 saatten 60 saate kadar düştü. 1900’den 1970’lere kadar bu süre giderek daha da kısaldı, ABD ve İngiltere’de yaklaşık 40 saate kadar düştü. Sendika baskıları, teknolojik gelişmeler, ilerici işverenler ve hükümet mevzuatı çalışmanın egemenliğini giderek aşındırdı.

Bazen de ekonomik şoklar süreci hızlandırdı. İngiltere’de 1974’te Edward Heath’in muhafazakâr hükümeti, uluslararası petrol krizi ve madencilerin grevi nedeniyle kronik bir enerji sıkıntısıyla karşı karşıya kalınca ulusal düzeyde haftada üç gün çalışma uygulamasına geçti. Uygulamanın sürdüğü iki ay boyunca insanların iş dışındaki yaşamları genişledi. Golf sahaları daha kalabalıktı, balıkçılık malzemeleri satan dükkanların satışları arttı. John Peel gibi gece geç saatlerde program yapan BBC radyo DJ’lerinin dinleyici sayısı üç katına çıktı. Bazı erkekler ev işlerinde daha sık sorumluluk almaya başladılar. Öyle ki, Colchester Evening Gazette bu süreçte evin temizlik işini üstlenen genç bir matbaacıyla röportaj yaptı. Daily Mail bile gevşedi, bir köşe yazarı ebeveynlere “hazır çocuklar haftada beş gün okula giderken ebeveynlerin de cinsel yaşamlarında daha fazla deneyime açık olmaya başlamalarını” önerdi.

Ekonomik sonuçlar elbette daha karmaşıktı. Bir yandan çoğu insanın kazancı düştü, çalışma saatleri uzadı. Yine de yönetim danışmanı Inbucon-AIC tarafından hükümet için şirketler arasında yapılan ulusal bir anket, verimliliğin yaklaşık yüzde 5 oranında arttığını söylüyordu, bu da İngiltere’nin her zamanki standartlarına göre büyük bir artıştı. Bu doğrultuda, danışmanlar Whitehall’da ve bazı şirketlerde “kalıcı bir dört günlük çalışma düzenlemesi olasılığı” üzerine düşünüldüğünü belirtti.

Bu gelişmelerden pek bir şey çıkmadı. Ancak 1960’lar ve 1970’ler boyunca, işi yeniden tanımlama veya işten tamamen kurtulma fikirleri Avrupa’da ve ABD’de yaygındı. Kurumsal inzivalardan karşı-kültüre ve yeni bir disiplinin kurulduğu akademiye kadar her yerde boş vakit çalışmalarının yanı sıra spor ve seyahat gibi deneyimlerinin incelendiği örnekler çoğaldı.

1979’da, o zamanlar tanınmış bir ABD’li gazeteci olan Bernard Lefkowitz işini bırakmış 100 kişiyle yapılan mülakatlara dayanan Mola Zamanı: Dokuzdan Beşe Çalışmadan Yaşamak [Breaktime: Living Without Work in a Nine to Five World] kitabını yayımladı. Yüzen evlerle uğraşan ve takas yapan eski bir mimar, kendi domateslerini konserveleyen ve bolca opera dinleyen eski bir muhabir ve Pasifik’e bakan bir güneşlenme terasında uzanmaktan hoşlanan eski bir temizlikçiyle görüştü. Görüşülen kişilerin çoğu Kaliforniya’da yaşıyordu, tüm belirsizlik ve şüphe anlarına rağmen “bütünlük” ve “deneyime açıklık” duyguları edindiklerini ifade ettiler.

1970’lerin sonuna gelindiğinde, Batı’nın daha konforlu bölgelerinde çalışmanın görece üstünlüğünün sona ermekte olduğuna inanmak mümkündü. İşgücünden tasarruf sağlayan bilgisayar teknolojileri ilk kez yaygın olarak kullanılabilir hâle geliyordu. Sık sık yapılan grevler, iş rutinlerinin istendiğinde kesintiye uğrayabileceğine ve bu rutinlere karşı konabileceğine dair kamuya açık örnekler sunuyordu. En önemlisi, ücretler çoğu insan için daha az çalışmayı pratik bir olasılık hâline getirebilecek kadar yüksekti.

Ancak tüm bu gelişmelere rağmen çalışma ideolojisi yeniden dayatıldı. 1980’li yıllar boyunca Margaret Thatcher ve Ronald Reagan’ın agresif ticaret yanlısı hükümetleri işverenlerin gücünü pekiştirdi, işsiz insanlar için çok daha sert bir ortam yaratmak amacıyla refah kesintilerini ve ahlakçı söylemleri kullandı. Antropolog olmanın yanı sıra anarşist kimliğiyle de öne çıkan David Graeber’a göre, bu politikalar sosyal kontrol arzusundan kaynaklanıyordu. “60’lı ve 70’li yıllardaki siyasi çalkantıların ardından muhafazakârlar herkesin hippi olma ve çalışmayı bırakma ihtimalinden fazlasıyla korktular ve ‘süregelen sosyal düzene ne olacak?’ diye düşündüler.”

Her ne kadar kulağa bir komplo teorisi gibi gelse de neredeyse 50 yıldır Batı’daki çalışma hayatının gelgitlerini inceleyen Hunnicutt, Graeber’in haklı olduğunu söylüyor: “Bence de bir özgürlük korkusu var. Gücü elinde bulunduranlar, insanların kapitalizm için kâr yaratmaktan daha iyi bir gaye bulabilecekleri korkusunu duyuyorlar.”

1990’lar ve 2000’ler boyunca, çalışma lehine bir karşı-devrim hareketi merkez sol politikacılar tarafından pekiştirildi. Tony Blair hükümeti yönetimindeki Britanya’da çalışmanın siyasi ve kültürel statüsü zirveye ulaştı. İşsizlik on yıllardır olmadığı kadar düşüktü. Her zamankinden daha fazla kadın çalışma hayatına katılmıştı. Çoğu insan için ücretler yükseliyordu. Yeni İşçi Partisi’nin asgari ücreti ve kredileri düşük ücretlilerin kazançlarını yükseltti ve sübvanse etti. Yoksulluk giderek azaldı. Ülkenin en ünlü işkoliklerinden biri olan Bakan Gordon Brown, çalışmayı sosyal adaletle ilişkilendiren bir formül bulmuş gibi görünüyordu.

Solun büyük bölümü tarih boyunca daima iş etrafında örgütlenmişti. Sendikacılar bazen işten çıkarmalara karşı durarak bu düzeni korumak, bazen de fazla mesai anlaşmaları yaparak düzeni genişletmek için mücadele ettiler. İş-sonrası tartışmaları akademinin dışına taştıkça, bu düşüncenin önde gelen eleştirmenlerinden biri hâline gelen, merkez sol İşçi Partisi Milletvekili Chuka Umunna, durumu “Adı üstünde İşçi Partisi,” diyerek açıklıyor. Umunna’ya göre Yeni İşçi Partisi hükümetleri aynı zamanda muhafazakâr kuşakların çalışma yanlısı söylemlerini hayata geçirme konusundaki başarısızlıklarına da yanıt verdi: “Muhafazakâr hükümetlerin döneminde işsizlik o kadar yüksek seviyelerdeydi ki her zaman iş yanlısı olmaya odaklandık.”

Bu ciddi ve anlamlı bağlamda, çalışma karşıtı gelenek biraz gözden düşmüş gibi görünebilir. Çalışma karşıtı geleneğin az sayıdaki tezahüründen biri, 1993’te İngiltere’de kurulan ve mütevazı tirajının ötesinde bir kült statüsü kazanan Idler dergisiydi. Derginin şık ve retro sayfalarında genellikle sosyetik erkekler tembelliğin zevkleri hakkında yazılar yazarken, bir yandan da kitap ve gazete makaleleri üretiliyor ve “Idle Industries” adıyla kurumsal müşterilere yaratıcı danışmanlık servisi sağlanıyordu. 21. yüzyılın başında, çalışma kültürü artık bütünüyle kaçınılmaz görünüyordu.

Günümüzde çalışma kültürünün artık çok daha fazla eleştirmeni var. ABD’de filozof Elizabeth Anderson’ın yazdığı Özel Hükümet: İşverenler Hayatımızı Nasıl Yönetiyor? (ve Neden Bu Konuda Konuşmuyoruz?) [Private Government: How Employers Rule Our Lives (and Why We Don’t Talk About It)] ve tarihçi James Livingston’ın yazdığı Artık Çalışmıyoruz: Tam İstihdam Neden Kötü Bir Fikirdir? [No More Work: Why Full Employment Is a Bad Idea] gibi yakın tarihli dikkat çekici kitaplar hem modern işverenlerin diktatörvari güçlerine ve varsayımlarına hem de her türlü sorunun çözümünün daha çok çalışmaktan geçtiğine dair derinlere işlemiş Amerikan düşüncesine karşı çıkıyor.

Birleşik Krallık’ta fazlasıyla iyimser iş dünyası dergileri bile iş dünyasındaki krizin boyutlarını kaydetmeye başladı. The Economist köşe yazarı Ryan Avent, 2016’da yayımlanan İnsanların Zenginliği: 21. Yüzyılda Çalışmanın Olmayışı [The Wealth of Humans: Work and its Absence in the 21st Century] kitabında, otomasyon “genel anlamıyla kabul edilebilir bir sosyal sistem” oluşturmadan önce bunun “sarsıcı bir siyasi değişim dönemine” yol açacağını öngördü.

İş-sonrası fikirler parti politikaları gündemlerine de girmiş durumda. Geçen Nisan ayında Yeşiller Partisi hafta sonlarının üç güne çıkarılmasını teklif etti. Muhalefet lideri John McDonnell 2016’da İşçi Partisi’nin Birleşik Krallık’ta evrensel temel gelir için bir öneri geliştirdiğini söyledi. İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn ise geçen Eylül ayındaki parti konferansında otomasyonun “iş ve boş zaman arasında yeni bir anlaşmanın kapısı, yaratıcılık ve kültürün genişletilmesi için bir çıkış noktası” olabileceğini söyledi.

İş krizini araştırmak ve çıkış yolları aramak amacıyla geçen yıl kurulan İngiliz araştırma enstitüsü Autonomy’nin başkanı Will Stronge, bu girişimleri “dönüm noktası” olarak değerlendiriyor. Çoğu İngiliz iş-sonrası taraftarı gibi o da Corbyn’in liderliği etrafında büyüyen hırslı genç aktivist entelektüellerden oluşan yeni çevrenin bir parçası olan sol görüşlü bir politikacı. Stronge, aynı zamanda sağcı politikacılarla hiç konuşmadıklarını da itiraf ediyor. “Hiç kimse bizimle iletişime geçmedi.”

Yine de iş-sonrası tartışmalarının muhafazaâarlara hitap etme potansiyeli de söz konusu. Bazı iş-sonrası düşünürleri çalışmanın tamamen kaldırılmak yerine yeniden dağıtılması gerektiğini, böylece her yetişkinin aşağı yukarı aynı tatmin edici ama yorucu olmayan saatlerde çalışmasının mümkün olabileceğini düşünüyor. Londra Üniversitesi Royal Holloway’de 18. yüzyıl İngiliz edebiyatı dersleri veren iş-sonrası düşünürü James Smith, “Sağ görüşlü insanlara şunu söyleyebiliriz: Çalışmanın insanlar için iyi bir şey olduğunu düşünüyorsunuz. Öyleyse herkes bu iyi şeye sahip olmalı,” diyor. “Daha az çalışmak aileye büyük değer veren muhafazakârlar için de cazip olmalı.”

Çalışma saatlerinin azaltılması, İngiltere ve ABD’nin yoğun çalışma kültürlerinin dışında da uzunca zamandır gündemdeydi. Fransa’da 2000 yılında Lionel Jospin’in sol koalisyon hükümeti, kısmen işsizliği azaltmak ve cinsiyet eşitliğini teşvik etmek amacıyla “Daha az çalış-daha çok yaşa” sloganı altında tüm çalışanlar için haftada azami 35 saat çalışma zorunluluğu getirdi. Yasa mutlak değildi (bazı fazla mesailere izin veriliyordu) ve giderek zayıflatıldı, ancak yine de birçok işveren haftada 35 saati korumayı tercih etti. Almanya’da ise elektrik ve metal işçilerini temsil eden en büyük sendika IG Metall, vardiyalı çalışanlar ile çocuk veya yaşlı bakımından sorumlu kişilerin haftada 28 saatlik çalışma seçeneğine sahip olması için kampanya yürütüyor.

İngiltere ve ABD’de bile 1990’lar ve 2000’ler boyunca “basitleştirilmiş yaşam tarzı” ve “iş-yaşam dengesi” gibi konuları gündeme alan popüler söylemler, işin yoğunlaşmasının hayatlarımıza zarar verdiğinin kabulünü temsil ediyordu. Ancak bunlar toplumun genelinden ziyade bireylere, özellikle de varlıklı bireylere hitap eden çözümlerdi. Mesela rock yıldızı Alex James’in Cotswolds’da peynir üreticisi olması medyanın büyük ilgisini çekmişti. Bunun yanında hâlâ nispeten popüler ve işlevsel olan serbest piyasa ekonomisine en az kesintiyi getirmeyi de amaçlıyorlardı fakat artık öyle bir dünyada değiliz.

Yine de çalışmanın yüklerinden ve tatminlerinden kurtulmanın zorluğu, iş-sonrası araştırmalarıyla tanıştığınızda büyük ölçüde bir çerçeveye oturuyor. Tıpkı Keynes ve çalışma kurallarının değişmesi gerektiğini öne süren diğer düşünürler gibi, onlarca yıldır ihmal edilen devasa bir ekonomik ve sosyal alanın kaşifleri olan bu düşünürler de doğal olarak güven ile şüphe arasında gidip geliyorlar.

Batı Londra Üniversitesi’nde Medya ve İletişim Profesörü olan Helen Hester görüşmemizde bana “İşimi seviyorum,” dedi. “Çalıştığım ve çalışmadığım zamanlar arasında belirli bir sınır yok. Sürekli bir yandan idari işler yapıyor, not veriyor ya da bir şeyler yazıyorum. Neredeyse iki işe eşdeğer bir işte çalışıyorum.” Daha sonra bir kafede, dizüstü bilgisayarlarda çalışan diğer müşterilerin arasında gerçekleşen röportajımızda (ki bu insanlar boş zamanın iş tarafından sömürgeleştirilmesinin her yerde bulunan modern birer örneği) farkında fakat yorgun bir şekilde ekledi: “Aslında iş-sonrası üzerine çalışmak da çok iş demek.”

Yine de iş-sonrası düşünürleri farklı bir dünya talep etmelerini sağlayan şeyin aslında tam da bu işe fazlasıyla doymuş yaşamları ve beyaz yakalı istihdamın artan güvencesizliğine dair deneyimleri olduğunu savunuyorlar. Pek çok iş-sonrası düşünürü gibi Stronge da yıllardır düşük ücretli, kısa dönemli akademik sözleşmelerle çalışıyor. Konuşmamız sırasında bana “Kahvaltı aşçısı olarak çalıştım. Domino’s dağıtım şoförlüğü yaptım,” diyor. “Daha önce öğretmenlik yaparken bir Hint restoranında da çalışmıştım. Öğrencilerim yemek yemeye geldiklerinde beni yemek yaparken görürlerdi. Aslında farkında olmasak da Autonomy’nin ortaya çıkış nedeni tam da buydu.”

Öte yandan James Smith tanıştığım daha az çalışma kararını hayata geçirmiş tek iş-sonrası düşünürüydü. Londra’nın dışındaki Royal Holloway kampüsündeki tıka basa dolu ofisinde otururken, “Hafta içi bir gün boşum ve her şeyi diğer günlere sıkıştırıyorum,” dedi. “O günü bir buçuk yaşındaki çocuğumla geçiriyorum. Bu benim için çok küçük bir iş-sonrası jesti. Ama başta garip bir duyguydu, neredeyse kendimi bir yüzme havuzunun kenarından aşağı atmak gibiydi. Kendimi çok yabancı hissettim, bakacak bir çocuğum olmasının verdiği manevi güç olmadan bunu yapmak neredeyse imkânsız olurdu.”

İş dünyası liderleri ve anaakım politikacılar gibi çalışma kültürünü savunanlar ise bastırılmış modern çalışanların, çalışma sonrası düşünürlerinin kendileri için öngördüğü esnek zaman ve özgürlük alanlarının tadını çıkarma, hatta hayatta kalabilme becerisine sahip olup olmadıklarını sorgulamayı alışkanlık hâline getirmiş durumdalar. 1989’da Chicago Üniversitesi’nden iki psikolog, Judith LeFevre ve Mihaly Csikszentmihalyi, bu görüşü destekler görünen ünlü bir deney gerçekleştirdiler. Yerel şirketlerde bedensel iş, büro işi ve yöneticilik yapan 78 kişiyi işe aldılar ve onlara çağrı cihazları verdiler. Bir hafta boyunca, sık ama rastgele aralıklarla, bu çalışanlarla işte ve evde iletişime geçildi. Bu görüşmelerde de ne yaptıkları ve nasıl hissettikleriyle ilgili anketleri doldurmaları istendi.

Deney, insanların “çalışırken boş zamanlarına kıyasla çok daha fazla olumlu duygu” bildirdiklerini ortaya koydu. İşteyken, psikologların “akış hâli” olarak adlandırdıkları duruma düzenli olarak girebiliyor, bilgi ve yeteneklerini sonuna kadar kullanarak “anın tadını çıkarıyor”, aynı zamanda “yeni beceriler öğreniyor ve özsaygılarını artırıyorlardı.” İş dışında ise “akış hâli” nadiren gerçekleşiyordu. Çalışanlar çoğunlukla “televizyon izlemeyi, uyumaya çalışmayı ve bunları yapmaktan bir zevk almasalar da genel olarak boş vakit geçirmeyi” tercih ettiler. Psikologlar, ABD’li çalışanların “yapılandırılmamış boş zamanlarında psişik enerjilerini organize edemedikleri” sonucuna vardılar.

İş-sonrasını tartışanlara göre bu tür bulgular aslında çalışma kültürünün ne kadar sağlıksız âale geldiğinin bir göstergesi. Başka bir şey yapma yeteneğimiz, sadece kısa aralıklarla kullanıldığı ölçüde tıpkı körelmiş bir kas gibi. Frayne, bu konuda “Boş zaman bir kapasitedir,” diyor.

Graeber ise daha az çalışma yoğunluğu olan bir toplumda iş dışındaki şeyler için verimlilik kapasitemizin yeniden inşa edilebileceğini savunuyor. “Onlara yeterince zaman verirseniz insanlar mutlaka yapacak bir şeyler bulacaktır. Daha önce bir süreliğine Madagaskar’da bir köyde yaşadım. Orada tamamen girift bir sosyallik vardı. İnsanlar kafelerde takılıyor, dedikodu yapıyor, yasak ilişki yaşıyor ya da büyüyle uğraşıyorlardı. Ancak yeterli zamanımız olduğu ölçüde gelişebilecek, çok karmaşık bir dramatiklik hakimdi. Ve insanlar asla sıkılmıyorlardı!”

Üstelik Graeber yalnızca bu tekil örneklerde değil, Batı ülkelerinde de çalışmanın yokluğunun daha zengin bir kültür üreteceğini savunuyor. “İnsanların daha az çalıştığı ve işsizlik maaşı almanın daha kolay olduğu savaş sonrası yıllar beat şiirini, avangart tiyatroyu, 50 dakikalık davul sololarını ve İngiltere’de tüm zamanların en ünlü pop müziğini yarattı. Bunlar hem üretmesi hem de tüketmesi zaman alan sanat formları.

Daha uzun davul sololarının geri dönüşü herkes için bir ilerleme ifadesi olmayabilir. Ancak, tüm gelecek vizyonları gibi iş-sonrası olasılıkları da çok somut ve çok hayali olmak arasında zor bir çizgide yürüyor. Stronge, iş-sonrasını yaşayacak vatandaşlar için yüksek dozda devlet müdahalesi içeren bir günlük rutin öneriyor: “Evrensel temel geliriniz devlet tarafından karşılanacak. Yerel yönetiminiz ise yaşam alanınızda olup biten gelişmeler hakkında sizi bilgilendirecek. Örneğin bir futbol turnuvası ya da aktivist bir eylem. Neredeyse ‘büyük toplum’ ideolojisindeki gibi.” Önerdiği diğer senaryolar ise kesintisiz bir eğlence hayali kuranları biraz hayal kırıklığına uğratabilir: “Ücretli çalışmanın tamamen ortadan kalkacağı gibi bir yanılsama içinde değilim elbette. Sadece bu zaman yönetimi başka birinin inisiyatifinde olmayabilir. Çalışan olarak istediğiniz kadar uzun süre çalışabilir, uzun bir öğle yemeği yiyebilir, işi güne yayabilirsiniz.”

Günümüzde şehir ve kasaba merkezleri iş ve tüketim için, çalışma kültürünün suç ortağı olmak amacıyla düzenlenmiş durumda. İş-sonrası bir dünyanın hayal edilmesinin bu kadar zor olmasının nedenlerinden biri de bu. Ofis bloklarını ve diğer işyerlerini başka kullanım amaçları için uyarlamak, iş-sonrası tartışmalarının henüz yeni yeni düşünmeye başladığı devasa bir mesele. Yaygın önerilerden biri genellikle kütüphane, eğlence merkezi ve sanatçı stüdyolarının iyi donanımlı bir kombinasyonu olarak öngörülen yeni bir kamu binası türü. Stronge, “Sosyal ve bakım alanları, programlama için ekipmanlar, video ve müzik yapmak için kayıt masaları olabilir,” diyor. “Böyle bir yapı günümüzdeki anlamıyla oldukça iç karartıcı olabilen bir toplum merkezinin çok ötesinde olacaktır.”

Bu devlet destekli ama özgür ve üretken yurttaş vizyonu, 1970’li yıllarda solun rehberlerinden olan ancak artık neredeyse unutulmuş Avusturyalı sosyal eleştirmen Ivan Illich’e çok şey borçlu. Illich, 1973 tarihli heyecan verici kitabı Keyif Araçları’nda [Tools for Conviviality] endüstriyel makinelerin yarattığı “serfliğe” saldırmış ve şu talepte bulunmuştu: “Elektrikli matkaplardan mekanize el arabalarına kadar, insanlara yüksek ve bağımsız bir verimlilikle çalışma haklarını garanti eden araçlar verin.” Illich, halkın “Ortaçağ zanaatkârının özgürlüğü” olarak gördüğü şeyi yeniden keşfetmesini ve aynı zamanda son teknolojiyi de kucaklamasını istiyordu.

Günümüzün iş-sonrası hareketlerinde de güçlü bir zanaatkârlık yatkınlığı var. Hester bunu şöyle tanımlıyor: “İş sahibi olmak yerine zanaat yapacağız, kendi kıyafetlerimizi dikeceğiz mesela. Tabii bu oldukça dışlayıcı bir vizyon da olabilir zira bunları yapmak için bedenen güçlü olmanız gerekiyor.” Ayrıca tartışmada daha derin bir muhafazakâr dürtü de seziyor: “Sanki bazı insanlar şöyle düşünüyor gibi: Çalışmaya meydan okuyacağız, ancak en azından diğer şeyler aynı kalmalı.”

Ancak hareketin bunun yerine, ev ve çekirdek aile hakkında daha radikal bir düşünceye sahip olmasını istiyor. Ona göre, ev de aile de o kadar iş tarafından şekillendirilmiş durumda ki iş-sonrası bir toplumda bunların yeniden çizilmesi gerekecek. Ücretli işin ortadan kalkması feminizmin en eski hedeflerinden birini nihayet gerçekleştirebilir: ev işlerinin ve çocuk yetiştirmenin artık daha düşük bir statüye sahip olmaması. İnsanların daha fazla zamana ve muhtemelen daha az paraya sahip olmasıyla, ailelerin mutfakları, ev aletlerini ve daha büyük sosyal tesisleri paylaşmalarıyla özel yaşamın daha toplumsal hâle gelebileceğini öne sürüyor. “Bunun örneklerini daha önce de gördük,” diyor, “sosyal demokrat şehir yönetiminin ortak çamaşırhaneleri, atölyeleri ve oldukça lüks ortak yaşam alanları olan konut siteleri inşa ettiği 20. yüzyılın başlarındaki ‘Kızıl Viyana’ gibi.” İş-sonrası her ne kadar gelecekle ilgili olsa da aynı zamanda geçmişin kayıp olasılıklarıyla dolu.

Peki, çalışma kültürünün bu kadar yaygın ve baskın olduğu günümüzde, iş-sonrası düşünürleri kendilerinden öncekilerin başaramadığını başarabilecekler mi? İngiltere’de bu hareketi dışarıdan en keskin biçimde değerlendirenlerden biri de Bristol Üniversitesi’nde İşletme Bölümü öğretim görevlisi Frederick Harry Pitts. Pitts de bir zamanlar iş-sonrası araştırmacılarındandı. Genç ve sol görüşlü bir altyapıdan gelen Pitts, akademiden önce çağrı merkezlerinde çalışmış, yani modern işlerin çoğunun ne kadar berbat olduğunu biliyordu. Fakat Pitts, iş-sonrası düşünürlerin öngördüğü yaratıcı, müşterek, medeni hayatın halihazırda yaşadıkları hayata ne kadar benzediği konusunda şüpheli. “Geçen yıl Bath Üniversitesi’nden Ana Dinerstein ile yazdığı bir makalede, “İş-sonrası düşüncesinin gazeteciler ve akademisyenlerin yanı sıra sanatçılar ve yaratıcı işlerde çalışanlar arasında da bu kadar güçlü bir şekilde benimsenmesi şaşırtıcı değil, çünkü bu gruplar için alternatifler daha az adaptasyon gerektiriyor,” diyor.

Pitts ayrıca iyimser iş-sonrası vizyonlarının dünyadaki güç ilişkilerine dair sorulardan kaçınmanın bir yolu da olabileceğini savunuyor. “İş sonrası toplum farklı ekonomik çıkar grupları arasındaki çatışmaları çözmeyi amaçlıyor, cazibesinin bir parçası da bu,” diyor. Çalışmayı daha iyi hâle getirmenin hiç bitmeyen görevinden bıkan bazı sosyalistlerin, işten tamamen kurtularak sömürünün nihayet sona erdirilebileceği umuduyla iş-sonrasına sarıldığını savunuyor. Bunun da hem yenilgiyi kabullenmek hem de bir tür saflık olduğunu düşünüyor: “Ekonomik çıkar grupları arasındaki mücadeleler hiçbir zaman tamamen çözülemez.”

Yine de iş-sonrası düşüncelerin çalışma saatlerinin daha eşit bir şekilde yeniden dağıtılması gibi daha az mutlakiyetçi önerilere çok daha olumlu bakıyor. “Çalışma konusunda kesinlikle büyük bir değişim yaşanması gerekiyor,” diyor. “Bu anlamda, bu insanlar aslında doğru bir noktaya parmak basıyorlar.” İş-sonrası düşünceleri eleştiren diğer kişiler de aslında ilk bakışta göründüklerinden daha az küçümseyiciler. Nick Boles, partisinin en ticaret yanlısı kanadından bir muhafazakâr milletvekili olmasına rağmen kitabında gelecekteki bir toplumun “çalışmanın çocuk yetiştirmeye ve yaşlı akrabalara bakmaya alan tanıyacak şekilde yeniden tanımlanabileceğini ve nihayet bu katkılara gereken değerin verilebileceğini” kabul ediyor. Yine bu bağlamda iş-sonrası tartışmalar feminist fikirleri de yeni tartışma alanlarına yayıyor.

Çalışma tarihçisi Hunnicutt’a göre, ABD iş-sonrası fikirlere diğer ülkelerden daha dirençli duruyor. Hunnicutt, 2014’te Politico için daha kısa çalışma saatlerini savunan bir makale yazdığında aldığı tepkiler karşısında çok şaşırdığını anlatıyor. “Çok sert bir deneyimdi. Komünist ve hatta satanist olduğuma dair e-posta ve telefonlar aracılığıyla kişisel saldırılarla karşılaştım.” Yine de işle ilgili konuşmaların önünü kesmeye yönelik bu tür hararetli çabaların ardında bir zayıflık seziyor. “Çalışmanın rolü daha önce de bütnüyle değişti. Yine değişecek. Hatta muhtemelen zaten değişim sürecinde. Y kuşağı, tüm ihtiyaçlarınızı karşılayacak o mucizevi işin gerçek olmadığını biliyor artık.”

Pitts ile Bristol’da görüştükten sonra Autonomy tarafından düzenlenen bir iş-sonrası etkinliğine katıldım. Tatsız bir Pazartesi akşamıydı ama liberal Bristol sosyal deneyleri sever, bu yüzden şehir merkezindeki büyük salon doluydu. Öğrenciler, 30’lu yaşlarında çalışanlar, hatta orta yaşlı bir çiftçi bile vardı. Frayne ve diğer iki panelist çalışmanın getirdiği baskıları sıralarken, ardından bunun yerine neyin geçebileceğini ana hatlarıyla anlatırken iki saat boyunca dikkatle dinlediler. Dinleyiciler nihayet soru sorduklarında ise hepsi iş-sonrası düşünürlerin temel önermelerini kabul etti. Çalışmaya farklı yaklaşan bir topluma kesinlikle arzu duyuluyor. Ancak bu arzu henüz baskın değil zira etkinliğin toplam katılımcı sayısı yetmişten azdı.

Yine de Frayne’in de belirttiği üzere: “Bazı açılardan zaten iş-sonrası bir toplumdayız. Ama distopik anlamda.” Upuzun çalışma günlerinde sürekli olarak çevrimiçi öğelerle dikkatleri dağılan ofis çalışanları, emekleri kimlik duygularında hiçbir rol oynamayan esnek ekonomi çalışanları ve depresif, post-endüstriyel yerlerde sessizce kazanmaya çalışmaktan vazgeçen tüm insanlar… İş-sonrası hayaleti, sert fakat parlak modern çalışma kültürünü fark ettirmeden paslandırıyor.

Geçen Ekim ayında Sheffield Hallam Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırma, işgücü anketinde daha geniş işsizlik tanımına giren veya iş göremezlik ödeneği alan kişiler sayesinde Birleşik Krallık’taki işsizliğin, işsizlik ödeneği talep edenlerin resmi sayısından üç kat daha fazla olduğunu ortaya koydu. Frayne, iş-sonrası hakkında konuşup yazmadığı ya da geçici akademik işini yapmadığı zamanlarda, bazen Galler hükümeti için eski maden kasabalarında sosyal veri toplayarak geçimini sağlıyor. “Çok fazla işsiz var,” diyor, “ama buna değer veren sosyal politikalar yok.”

Daha yumuşak bir iş-sonrası dünya yaratmak 1970’lerde olduğundan daha da zor olacak. Günümüzün düşük ücretli ekonomisinde, insanlara daha az ücret karşılığında daha az iş yapmalarını önermek zor. Serbest piyasa kapitalizminde her zaman olduğu gibi iş ne kadar kötüleşirse ondan gerçekten kaçmayı hayal etmek de o kadar zorlaşıyor. Dolayısıyla atılacak adımların da bir o kadar büyük olması gerekiyor.

Fakat çalışma kültürünün olduğu gibi devam edeceğini düşünenler için de tarihten bir uyarı var. 1 Mayıs 1979’da, modern çalışma kültürünün en büyük savunucularından biri olan Margaret Thatcher, başbakan seçilmeden önceki son kampanya konuşmasını yaptı. Siyaset ve toplumdaki değişimin doğası üzerine eğildi ve “Bir dönemin aykırı düşünceleri hep bir sonraki dönemin doğruları hâline gelir,” dedi. Bildiğimiz anlamıyla çalışmanın sonu imkânsız gibi görünebilir, ta ki gerçekleşene kadar.


*Bu yazı, Ece Balekoğlu tarafından Andy Beckett’in The Guardian’da yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.

Muhabbetimiz daim olsun...

Benzer Yazılar
daha fazla

Gerçeğin siyaseti

Kâbusu yaşıyorduk, kıyamete uyandık. Sayılar, bilirkişiler, uzmanlar, haberciler, siyasetçiler ekranda akmaya devam ediyor. Benzeri bir yalnızlık, çaresizlik, terk…
Total
0
Share