“İnsan olmak yeterli”

Fotoğraf: Rolands Zilvinskis, 2017.

Değer verdiğim birinin benden o kadar da haz etmediğini öğrendikten birkaç saat sonrasıydı. Geceler boyu süren bir konuşmadan alnımın akıyla çıktım mı, diye düşünüyordum metroyu beklerken. Anonslar yapılıyor fakat herhangi birini anlamam mümkün değil. Kusura bakmayın sevgili zabıtalar, güvenlik görevlileri, teknisyenler, makinistler. Mesajların, olayların, fotoğrafların sırasını düzenleyerek, kendimi aynı anda hem kırgın, hem haklı, hem de mağrur gösterecek şekilde tarihi yeniden yazmakla meşgulum.

Münir Göle, “Doğru Olmadığını Biliyorum ama Öyle Hatırlıyorum” yazısında “Bugünkü kimliğimle geçmişe dönüp bakarken, şimdiki konuma parazit yapmayacak deneyimlerin arayışındayımdır. Bellekte bunun tersi kayıtlara rastlamam hâlinde, şimdi’deki geleceğime uydurabilmek için bazı değişikliklere yönelmem doğaldır,” diyor (Cogito, “Bellek: Öncesiz ve Sonrasız”, 2007) Benim de biraz içim rahatlıyor, farkındayım şu an kırılgan bir andayım, kendimi teselli etmeye çalışıyorum.

Bu esnada birden karşımdaki panoyu fark ettim: “Being Human is OK.” İnsan olmak yeterli, tüm duygularınız makbul,” yazıyor. “insanolmakyeterli” yazarak terapi indirimi alabileceğimi söylüyordu. Bir an, sanırım tüm duygulardan ve düşüncelerden uzaklaşarak karşımdaki panonun saçmalığını farkettim. Bir reklam panosunun o esnada karşıma çıkarak, teselli eder gibi göz kırpması beni hayata döndürdü, ağlamaklı çocukça şımarıklığımı sırtına attı ve sıvazladı: Ay, canım benim merak etme, her şey yoluna girecek. Bu sahte tesellinin kollarına kendimi bırakacakken, devamındaki indirim kodu ve mobil uygulama reklamı gözüme battı. Gülümsemem dondu, sonrası yine mide bulantısı.

Belleğimi yalnızca kendi deneyimlerim oluşturmuyor, zaten o deneyimleri toplumsal koşullar içinde şekil almakta olan kimliklerimle yaşadığım gibi, tam da bugün ona yine toplumsal koşullar içinde şekil almakta olan şimdi’den diğer konumlara kıyasla bakıyorum. Kırılganlığım her ikisiyle de ilişkili. Toplumdan, bana ve zamana dağılan bir uzamdan bakınca komik kırılganlığım, bu ara bu dünyada yaşayan bireylerin çoğunda da benzer. Günden güne daha kırılganlaşıyor, daha çok çocuklaşıyor gibiyiz.

Reklamcılar geçmişte uzunca bir süre ihtiyacımız olan şeyler arasından, onların kârına olacak tercihi yapmamız için ürünlerini süslediler. Bir süre sonra reklamla büyüyen dünya, ihtiyaçların kendisini belirlemeye başladı, arzularımızı yönlendirdi. Bunlar malumunuz. Artık reklamlar, ihtiyacımız olup olmadığını bile bilmediğimiz arayışlara hitap ediyor. Bunlara tek başına arzu demek yetersiz. Örneğin, teselli de satılabilir bir şey artık.

İyi de niye teselliye ihtiyaç duyuyoruz? O teselliyi günden güne artık dostlarımızda, ailemizde, yaşamımızda kendiliğinden niye bulamıyoruz? Bulamadığımız için mi sayı gittikçe artıyor, yoksa piyasa genişledikçe kapsama alanı artık “insan ruhuna” kadar ulaşıyor ve bize o tesellinin ancak uzmanlarca verilebileceğini mi söyleniyor? Hepsi aynı anda doğru olabilir, yanıtlar birbirini besleyerek hepsini geçerli hâle getiriyor. Yalnızlaştırılıyor, yoksullaşıyor, çaresizleştiriliyoruz. İyi de, bunun benim kırılgan ikili ilişki hayatımla ne ilgisi var?

Uzun yıllardır taşıdığım bir duygusal yüktü bu, sanki dünya üzerinde yaşayanların yüzde doksanının benim gerçek diye adlandırdığım dertleri var, milyonlar açlıkla, yoklukla sınanırken, ben akıl almaz bir şımarıklıkla kafamdaki seslerde boğuluyordum. Sorsanız elimde hiçbir zenginlik de yok, kıt kanaat geçinerek büyütüldüm, ben de kıt kanaat geçiniyorum. İşimle ilgili başım dertte, finans dökümüm buna “finans” dememi komik kılar, geleceğim belirsiz, emekliliğe dair hiçbir güvencem yok, fakat gelin görün ki bu somut maddi dertleri konuşmaktan kaçıp hatıralarımı ve o hatıraların işaret ettiği geleceği, oturduğum çekyatta en çok da duygusal ilişkilere yoğunlaşmakla meşgulum. Bu sığ sularda boğulmam mı insanca olan?

Yalnız değilim, biliyorum, bu metro yolculuğunun sonu beni uzun süredir görmeyen ve çok özlediğim insanların yanında götürecek, neden hiç gitmek istemiyorum? Sanki yolumu bulsam, bir kerecik olsun, tek bir kalemde bu yaşamın öyküsünü görsem huzura erecek gibiyim.

Bunları düzenleyen belleğimin ve hayatı yorumlama kabiliyetimin saldırı altında olduğunu seziyorum. Sosyal medyadan yeni nesil iyi yazarlara, en çok izlenen filmlerden en çok tıklanan dizilere kadar herkes, her şey, kendini konuşuyor. Birey olmak, birey olmanın ne olduğunu unutturacak kadar katmanlı bilgi ve yorum yığınları altında. Kalabalıklar ise “tutkulu anların solgun hatıraları gibi” bir hasretin parçası.

Cesaretine hayran kaldığım insanların büyük değişimlere niyetlenen cüretlerinin tekil olarak bana ve benden başkasına zaman zaman bulaşması hâlâ mümkün, bir kitlesel harekete “işte o beklenen an” diye koşmak mümkün. Ama kalabalıkların kalabalıkları etkilememesi için, sadece tekilden tekile bulaşacak bir cüreti tolere eden dünya düzeneği inşa ediliyor sanki. Dostlarımın belleği saldırı altındayken, düşman hatları geçmişin her ânını tüm parlaklığıyla hatırlıyor.

Kendi başıma yaşamak benim gözümde iyiden iyiye artık bir orman gibi canlanıyor. Evden dışarı çıktım bir kere, dolanıyorum bu karanlık görkemli yerde, davul tamtamları geliyor derinden, yine de merakımı geri tutamıyorum, biraz daha ileri, biraz daha, biraz daha yukarı. Bu esnada attığım her adım, tattığım her duygu bir ağaca çentik atmam demek, tam o esnada ne yaşadığımın kendi zihnime atılmış bir ufak notu, böylelikle bir gün onları takip ederek eve geri döneceğim.

Bu hayal yüzünden yeniden insan belleğinin gizemlerine dönüyorum, sık sık. Kendi geçmişimi şimdiden ayıramayacağım bilincindeyim, onlar sayesinde hareket ediyorum ve anlık olarak geleceği sürekli yeniden yeniden oluşturarak bir şimdi yaşıyorum.

Bellek hakkında yazıp çizmiş bunca insan haklıysa, bu çentikleri vakti geldiğinde yeniden yorumlayacaksam, atıldığı ânı değil, gelecekten oraya bakılan andan atıldığı anı göreceksem, bu bakışın zaman ve deneyimden ibaret doğal mesafesi olacaktır. Yani tekil hafızalarda o an asla o anda soyut kalmayacaktır.

İlk olarak, bu hakikat çok acıklı geliyor — ki sırf bundan da teselli arıyorum.

Bir de üstüne, bu dünyanın kısmen yazılı, kısmen kendiliğinden oluşan kurallarıyla dünyanın yöneticileri bir olup, bana o kadar uzun zamandır “anda” olmayı, hayatıma odaklanmayı anlatıyor ki beni yine o âna ikna etmek de onların işi oluyor. Hem de üzerinden para kazandıkları bir iş. Bu apaçık gözlerimin önünde artık. İçinde dönendiğim kafesi orman sanıyorum, ne kederli.

Joseph Burgo, “İlişkilerin yürümemesinin en önemli nedeni, diğer kişiyi kendini tamamlayacak biri olarak görmek,” diyor. “Ancak her iki taraf da kendini ‘tam’ ve rahat hissettiğinde başkalarıyla sağlıklı ilişki kurabilir, ilişkilere bu kadar anlam yüklemek veya kimliğini bunlar üzerinde inşa etmek yerine, olduğumuz gibi ‘tam’ hissetmek için içsel kudretimizi geliştirmeli. sonra yolumuza doğru bir partner çıkarsa, karşılıklı inşa edilen ormanda, kurt gibi yan yana yürümenin keyfini çıkarmalı.”

Joseph Burgo kendi nesli ve ülkesi için haklı olabilir belki, benim gibilerse bu kafeste nasıl tam hissedebilir? Benim sevgili terapistim Burgo gibi. Sanırım aynı ekolden geliyorlar “ruh eşi diye bir şey yoktur,” diyor. “O, Disney’in ve Hollywood’un yalanı.” Peki, bunun tersi de sizin yalanınız değil mi?

Yaşam, bu kafes olmasaydı, anlamlı olabilirdi ama bu yabancı yığınlar altında kim nasıl bütün hissedebilir? Yapabilecek en az ikiyüzlü şey ilk adımda bunun imkânsızlığının kabulü olabilir ancak.

Bir ruh eşi aradığım doğru, milyonlarca ruh eşi arıyorum. Ruh eşim, masallarda anlatılan, insana kendini bütün hissettirecek beyaz atlı prens değil. Ruh eşim, kendi içindeki boşluğu sezerek o histen kaçınmak için kâh bir TV dizisine, kâh abartılmış bir öfkenin performansına tutunanlar. Her günü ne için olduğunu bile artık bilmediği bir işte saatlerce zar zor odaklanarak geçirdikten sonra başkaları için harcanmış uzun zamanının karşılığını kendi kısa zamanına sığdıranlar. Kimisi biraz daha iyi hissediyor, kendine yetecek kadar bir dünya kurmuş, kimisi belki benim kadar kaybolmuştur bu aralar.

Diğer tüm kurtları arıyorum, bu kafesi kırıp parçalamak için. Yoksa diğerleriyle arama mesafeler kondukça, onların peşine düşmeyeceksem, bunca insanı neden gördüm, kederden başka ne getirir dünyaya tanıklığım?

Nereye kaydoldu bu bellek?

1 comment

Muhabbetimiz daim olsun...

Benzer Yazılar
Black Friday
daha fazla

Nereden çıktı bu Black Friday?

Belki hikâyeyi biliyorsunuz, anlam bulmanıza yardımcı olacak tüketim pazarlıklarından tahrik olmuyorsunuz. Belki de buna gerçekten ihtiyacınız var, yine…
daha fazla

Fasa Fiso’nun düşündürdükleri

Umberto Eco’ydu sanırım, yazarların sadece alışveriş listelerini kendileri için yazdığını söylüyordu. Hâlâ hayatta olan popüler bir ismin otobiyografisi…
daha fazla

Zamanı çağırmak

İnsan yeteri kadar ve yalnız kendi kendine konuşursa, yağan yağmurda bile kendisinin payı var sanıyor. Belediyenin çay bahçesindeyiz.…
Total
0
Share