İngiliz monarşisi kapitalizmden ayrıştırılamaz

İngiliz Kraliyet Ailesi, Buckingham Sarayı'nın balkonunda kraliçenin doğum günü için düzenlenen geçit törenini izliyor. Londra, 2 Haziran 2022. Fotoğraf: Daniel Leal, AFP, Getty Images.
İngiliz Kraliyet Ailesi, Buckingham Sarayı’nın balkonunda kraliçenin doğum günü için düzenlenen geçit törenini izliyor. Londra, 2 Haziran 2022. Fotoğraf: Daniel Leal, AFP, Getty Images.

Önce İngiliz devletinin elindeki büyük aptallık cephaneliğine hürmetlerimizi sunalım. Her şey içi boş bir şekilcilikle başlıyor.

Katiyen hiçbir şeyin olmadığı, hiçbir şeyin söylenmediği, anlaşılan hemen hiçbir şeyin de düşünülmediği, ancak protokolün titizlikle takip edildiği, saatler süren bir canlı yayın. Yegâne haber şu: Doktorları kraliçenin sağlığı konusunda “endişeli”, fakat kraliçe “iyi”. Herkes bunun kraliçenin çoktan öldüğü anlamına geldiğini biliyor ama itiraf etmenin henüz zamanı gelmedi.

Nihayet saatler sonra yapılan açıklamayla resmi olarak on gün sürecek, ahmakça hürmetin heybetli tören alayı başlıyor. Başkentin dört bir yanındaki dijital reklam panoları anında merhum kraliçenin resimleriyle doluyor. Kraliyete tapanlar, ünlülerin sapıkları gibi Buckingham Sarayı’nın kapısına ilerliyor. Haber sunucuları zorunlu bir yas performansı sergiliyor. Başbakan Liz Truss surat asmayı ağırbaşlılıkla karıştırıyor, kayıtsızca kendisi için yazılmış senaryoyu ezberinden okuyor: “Hizmete adanmış bir hayat”, “büyük miras”, “sevilen ve takdir edilen”, “müthiş bir sorumluluk duygusu”. BBC’den Clive Myrie, milyonlarca insanı tehdit altında bırakan enerji krizinin artık “önemsiz” olduğunu öne sürüyor. Andrew Sullivan gibi gazeteciler çaresizce boğazın düğümlendiğini ilan ediyor.

Övgüler yağıyor. Beyaz Saray, “eşsiz asalet ve kararlılığa sahip bir devlet kadınını” alkışlıyor. Justin Trudeau, kalın kafalı bir çocuğun karnesini yazan müşfik bir öğretmen gibi tüm sıfatları art arda sıralıyor: “Düşünceli, bilge, meraklı, yardımsever, komik.” Paris Hilton, “asıl kadın patronu” selamlıyor. Birds Eye, Poundland, Domino’s, Ann Summers, Playmobil, Asda, Wimpy, Heinz, Cash Converters, PizzaExpress, Halford, Wickes ve William Hill gibi popüler markalar sosyal medyada birbiri ardına siyah üzerine beyaz yazılmış taziye mesajları paylaşıyor. İrlandalı cumhuriyetçi parti Sinn Féin, hemen hemen tüm solcu milletvekilleri ve bazı sendikalar eğilip bükülerek taziye açıklamalarını yapıyorlar. Gerici basının gazabından korkan sendikalar da önceden planlanmış grevlerini erteliyorlar.

Sosyal medya kullanıcıları, bu onursuz ve ucuz yalakalık cümbüşüne (çoğu tamamen alaycı) nihilist saldırılarla ve Windsor Hanedanı’na yönelik cumhuriyetçi eleştirilerle karşılık veriyorlar. Kraliyetin Nazi sempatisinin, ırkçılığının, sömürgeci zulümdeki merkezi rolünün, kölelik kurumuna desteğinin, elbette York Dükü’nün çocuk tecavüzcüsü Jeffrey Epstein’le yakın dostluğunun ve dükü insan ticareti yaptıktan sonra kendisine saldırmakla suçlayan Virginia Giuffre’le mahkemeleri bulaştırmadan yapılan milyonlarca sterlinlik anlaşmanın kayıtlarını ortaya saçıyorlar. Tüm bunlar keder içinde bağrışmaları tetikliyor. Muhafazakâr Parti’nin eski stratejisti Nick Timothy ile gazeteci Ben Judah gibi bazı ciddi İngilizler, özellikle Amerikalıları saygısızlık yapmamaları konusunda uyarıyor. Sürekli içimizi bayan Jonathan Pie gibi değerli liberaller de kraliyete çamur atanlara çenelerini kapatmaları için bağırıyor. “Kraliyet yanlısı değilim ama kendi adıma kraliçenin kaybının yasını tutacağım,” diye homurdanıyor.

Ben tutmayacağım. İnsanların, isterlerse, yas tutma hakları vardır: Duygusal ifadeyi denetlemek daha çok kraliyet taraftarlarının işidir. Ancak hükümdarların “feodal rapsodisinin”, akrabalarının (kan bağı) ve mülkiyet anlaşmalarının (düğün) İngiliz kamusal hayatının günlük bir parçası olmaktan çıkacağı zamanları hayal ediyorum. Duygusal açıdan sakatlanmış ve küresel olarak yozlaşmış majestelerine kölece, duygusal bir şekilde dalkavukluk etmenin İngiliz bayrağıyla örtülmüş tabutlarda defnedileceği cenaze merasimini özlüyorum. Britanya’daki burjuva devriminin başaramadığını düzeltmek için bütünüyle rasyonelleştirilmiş bir kapitalist devlete özlem duymak, yanılmayı arzulamaktan ibarettir.

Teorik olarak mümkün olsa da, Britanya’nın devrimle eşdeğer ya da devrime yakın bir toplumsal sarsıntı olmaksızın monarşiden kurtulması son derece olanaksızdır. İngiliz kapitalist devleti, tarihsel açıdan, emperyalist bir devletin başarılarıyla tanımlanmıştır. Dünyanın ilk kapitalist imparatorluğudur, emperyalist bir devlet olarak monarşi ilkesini bütünüyle benimsemiştir. Cumhuriyetçi Fransa’ya karşı zaferde, Afyon Savaşları’ndan sömürgeci fetihlerine kadar böyledir. Victoria, Hindistan İmparatoriçesi olarak, yükselen kitle demokrasisi karşısında köhneleşmiş ve tehlikeye düşmüş monarşiyi yeniden keşfetti. Öteden beri yalnızca rantçı değil fazlasıyla başarılı bir kapitalist girişimci aile olan İngiliz kraliyet ailesi de sömürgelerin zenginliği sayesinde kaybettiği neşeyi ve canlılığı kazandı. Şirketin bugünkü değeri yaklaşık 28 milyar dolardır.

Bisküvi kutusu monarşimiz, (Will’in kendi deyimiyle) artık sömürgeci bir başarı dalgası üzerinde olmasa bile, (hüsnütabirleri iyi bilenlerimizin söylediği gibi) “dünya meselelerindeki rolü” nedeniyle daha çok İngiliz Milletler Topluluğu’nda somutlaşan, kültürel sermaye birikimine dayanan emperyal matrisin zirvesinde yer almay sürdürüyor. Windsor Hanedanı kendini yerel bir güç olarak da emniyete aldı. Büyük titizlikle, sınıf mücadelesinde sessiz bir ortak olarak hareket etmesini zorunlu kılan bir halk tabanı oluşturdu, sermaye birikiminin günlük eziyetinden görünürde (sadece görünürde) uzak durması nedeniyle burjuvazi için bir meşruiyet kaynağı oldu.

Britanya kapitalizmi, Alman ovalarından gelen misafirleri tek tek kraliyet mensuplarını yüceltmek ve peşlerine düşmek gibi kârlı bir kamu eğlencesinin ötesine geçecek şekilde kullanmaktan vazgeçmiş değil. Bunu doğrulamak da kolay: Birleşik Krallık’ta kapitalizm yanlısı hiçbir önemli siyasi güç cumhuriyetçilikle ilgilenmiyor. İşçi Partisi lideri Keir Starmer, kamu davaları direktörü olarak görev yapmış bir devlet hizmetkarıdır, sermayeyi kamulaştırmaktansa kraliyeti küçümsemeyi tercih eder. Cumhuriyetçi Jeremy Corbyn’den Tony Blair’in saltanatının burjuva modernleşme destekçilerine kadar tüm selefleri de bu türden tartışmalardan uzak durdular. Westminster’dan kopuşuyla anayasal liberalizmin öncüsü olan İskoç Ulusal Partisi bile “bağımsız” bir İskoçya’nın kraliçeyi (artık Charlie’yi) devletin başında görmek isteyeceğinde ısrar etti.

Yöneten sınıfın içinde bir kast sistemi mevcut, burjuvalar buraya girmeye can atıyor, monarşi de hâlâ bunun garantörü olarak işlev görüyor. Eski bir genel müdüre kraliyet onur nişanı verin, “yaşadım ulan dibine kadar” diyecektir. Monarşi toplumsal ayrıcalık bahşetmekle kalmıyor, hem ayrımlara hem de üstünlüğün “onuruna” ve doğuştan kazanılan “onura” duyulan batıl inancı sürdürüp kalıcılaştırıyor. Tasnif sistemleri, başta polis, donanma, kava kuvvetleri ve ordu olmak üzere hâlâ devlet içinde hiyerarşiler kuruyor.

Monarşi, otoriterliğe niyetlenen her yasa koyucunun başvurduğu, süreğen ve organik bütünlüğe sahip bir ulusal kültür miti olan “Britanyalılığın” hâlâ en büyük koruyucusu. Bizi, Britanya’yı yöneten sınıfın ve onun heybetli otorite figürlerinin (başta silahlı kuvvetler) egoist hesaplardan başka “değerlere” bağlı olabileceğine inanmaya davet eden savaş söylemlerinin destekçisi. Üstünlük törenleri hâlâ kapitalizm deneyimlerimize aracılık ediyor, gündelik çatışmaların ve yüzleşmelerin ardında Britanya yönetiminin daha temel, ebedi bir birliği olduğunu düşündürüyor. Politik sekülerizm çağında monarşi hâlâ itaat talep ediyor.

Windsor Hanedanı sekülerliğe karşı savunmasız ama düşüşü uzun, makul olandan çok daha uzun sürüyor. Uyum sağlama kabiliyeti, hakim dünya görüşünün estirdiği rüzgâr karşısındaki direnci ise kendisini Britanya kapitalizminin, özellikle de Britanya devletinin kumaşına işlediğini gösteriyor. Öyle ki iyi bir cumhuriyetçi olmak için öncelikle sosyalist olmak gerekiyor.

Yine de, bırakın liberalleri, eski sosyalistlerin pek çoğu dahi deforme olmuş birinci ailesi olmayan bir İngiltere hayal edemiyor. Tıpkı 1980’lerde olduğu gibi yönetici sınıfın son dönemdeki saldırıları, kraliyet gösterilerinin ardına gizlendi. Örneğin kemer sıkma döneminde, kelleşen bir ilk doğan prens (halihazırda Afganistan sınırlarında hükmetmek için uygun olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu) moda dükkanında tezgahtarlık yapan biriyle evlendi. 1981’deki izdivacının Margaret Thatcher’ı o zamanlar içinde bulunduğu durumdan kurtarmadığı gibi bu da kesintileri daha çekilebilir kılmadı. Burada daha ince bir mesaj vardı.

Danny Boyle’un yönettiği Olimpiyat töreninde majesteleri ve James Bond’u (emperyal devletin kurmaca evrenindeki paralı askeri) görünce pek çok solcu ve liberalin duyduğu sevinci hatırlıyor musunuz? Brexit milliyetçiliğine karşı olanların o yılın vatanseverliğinin doruk noktasına neden bu kadar tutkulu bir nostalji duyduğunu düşünüyorsunuz? Solcu uzmanlarımızın köklü muhafazakârlıklarını, nostaljik bağlılıklarını ve ham kolonyal duygusallıklarını; kraliyetçiliğe karşı gösterdikleri, alay edilse de samimi olan hürmetten daha fazla ortaya çıkaran bir şey var mı?

Windsor Hanedanı’nın eski kafalı bağnazlığı, elbette ki onları savunanlar nezdinde her zaman utanç kaynağı oldu. 1960’ların sonuna dek “beyaz olmayan göçmenler ya da yabancılar” sarayda çalışamıyordu. Prens Philip’in ırkçı “gafları” meşhurdu. 2017’de Kent Prensesi Michael, Sussex Düşesi Meghan Markle ile yediği öğle yemeğinde ırkçı bir broş taktığı için özür dilemek zorunda kalmıştı. Geçen yıl ise Markle, Windsor Hanedanı’nın bebeğinin ten rengiyle ilgili endişelerini dile getirdiğini Oprah’ya itiraf etti.

Yine de İngiliz kraliyetinin dünyayı muzaffer şekilde yönettiği bir dönemde ortaya çıkan, artık çağdışı gibi görünen bu ırkçılık, “firmanın” politik işlevi düşünüldüğünde hiç de tesadüfi değil. Markle’a verilen mesajın muhatabı hepimiziz. Evet, kapitalizm krizde. Evet, yöneten ideoloji krizde. Evet, uygarlığın hayatta kalması için gerekli koşullar yok oluyor. Evet, bir dizi salgının ilki olması muhtemel bir felaket milyonlarca kişiyi öldürdü. Evet, büyük bir patırtı kopararak yükselen demokrasi ile neofaşizmin güçleri muhtemelen çatışacak, kan gövdeyi götürecek. Evet, şahin genişleyen girdapta dönüyor, dört atlı başıboş dolanıyor, dünyamız ölüyor. Tüm bunlara rağmen, gelen son bilgiler “firmanın” ebediliğine, gelip geçici olmadığına işaret ediyor. Doğum (kan bağı) ve evlilik (mülkiyet) yoluyla kendini yeniden üretiyor, medya damarlarımıza vatanseverlik enjekte ederken emperyal flamalar çoğalıyor. Bizim ebediyetten anladığımız da bu işte.

Britanya’da kapitalizm hükmünü sürdüğü, imparatorluk devleti devam ettiği, “kasabın önlüğü” göndere çekildiği müddetçe, Britanya ve onun insan görünümündeki kasapları da yaşayacak.


*Bu yazı, Can Koçak ve Cüneyt Bender tarafından Richard Seymour’ın Jacobin’de yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.

Muhabbetimiz daim olsun...

BENZER YAZILAR
daha fazla

Fasa Fiso’nun düşündürdükleri

Umberto Eco’ydu sanırım, yazarların sadece alışveriş listelerini kendileri için yazdığını söylüyordu. Hâlâ hayatta olan popüler bir ismin otobiyografisi…
daha fazla

Zamanı çağırmak

İnsan yeteri kadar ve yalnız kendi kendine konuşursa, yağan yağmurda bile kendisinin payı var sanıyor. Belediyenin çay bahçesindeyiz.…
daha fazla

“İnsan olmak yeterli”

Değer verdiğim birinin benden o kadar da haz etmediğini öğrendikten birkaç saat sonrasıydı. Geceler boyu süren bir konuşmadan…
sayın okur, bir maniniz yoksa sizi de bekliyoruz. vesaire’nin eski ve yeni yazılarından itinayla derlediğimiz tematik bültenleri her pazar sabahı okumak için şimdi abone olunuz: ve'posta.
KAYDOL
Total
0
Share