Hayvanlarla hastalıklı ilişkimiz: Pandemi yalnızca bir semptom mu?

İllüstrasyon: Ayşe Ezgi Yıldız.

Bazı şeylerin ciddiyetini anlamamız uzun sürüyor. Ocak 2020’nin başlarında, henüz İtalya’daki ilk COVID-19 vakası açıklanmamış, dünyanın geri kalanı SARS-CoV-2 virüsü yalnızca Uzak Doğu’da yayıldığı sürece sorun yokmuş gibi davranırken, Twitter’da bir kullanıcı şunları[i] yazmıştı: “Şu an kıyamet filminin başındayız. Bir anne çocuğunu öpüp okula yolluyor, televizyonda Çin’de görülen virüse dair haberler dönmeye başlıyor.”

Gerçekten de Dünya Sağlık Örgütü korona virüsünü pandemi ilan edene dek “Belki de buralara gelmez,” düşüncesi dünya genelinde yaygındı, özellikle Türkiye’de ise Çinli olduğu düşünülen herkesten uzak durmanın yeterli bir önlem olacağı bile düşünülüyordu. Şu an resmi sayılara göre 188 ülkede 37 milyondan fazla vaka, 1 milyondan fazla ölüm var.

Mart 2020’yle birlikte dünya çapındaki yoğun karantina uygulamalarının ardından dünyanın birçok bölgesinde hava kalitesinin artması, Venedik kanal bölgesine kuğu ve yunusların gelmesi gibi “olumlu yan etkiler” görülmeye başladı. Türkiye’nin de 29 büyükşehrinde hava kirliliğinin %32 azaldığı belirtildi. Bütün bunlar insanlar yokken doğanın kendini yenilediğine dair, kimi zaman tüm insanlığın yok olup gitmesi gerektiğini savunarak eko-faşizme kayan yorumları da beraberinde getirdi. Ekonomik durgunluk endişesiyle önlemlerin gevşemesinden sonra bu tür “iyileşme” haberlerinin arkası kesildi. Yine de konu bireylerin davranışları üzerinden tartışılmaya devam etti, endüstriyel üretim faaliyetleri gibi sistemik gerçekler gözardı edildi. Oysa “toplumsal her sorun çevresel, çevresel her sorun da toplumsaldı.”

Aslında çok basit. Eninde sonunda tüm dünyayı etkileyecek bir pandemiyle karşı karşıya kalacağımızı biliyorduk. Dünya Sağlık Örgütü yıllardır bas bas bağırıyordu, yani esas tartışma konusu böyle bir krizin gelip gelmeyeceği değil, ne zaman geleceğiydi. Uzmanlar bunun “zoonotik”, yani hayvanlardan insanlara bulaşan nitelikte bir hastalık olacağını da tahmin ediyordu. Bu öngörüde son 60 yıldaki yeni salgın hastalıkların üçte ikisinin hayvanlardan yayılmasının da elbette bir payı vardı, ama en önemli etken hayvanlarla ilişkimizin başlı başına sorunlu olmasıydı. Dolayısıyla belki de esas hastalık buydu, pandemi ise bir semptomdan ibaretti.

Sorunun kaynağına gitmek, virüsleri anlamak için tarım modellerine ve hayvancılığa bakmamız gerekiyor. Günümüzde egemen olan neoliberal sistemin kârı sürekli artırmak, verimlileştirmek üzere yapılandığını biliyoruz. Virüsler de hem gıda üretimiyle hem de çok uluslu şirketlerin kârlılığıyla bağlantılı. Bu uğurda gelişmiş, sanayileşmiş ülkelerdeki şirketler daha zayıf ülkelerin topraklarını, kaynaklarını çalıyor, monokültürel tarım doğal yaşamı tahrip ediyor, neoliberal sistem de doğası itibarıyla bütün bunları destekliyor. Dolayısıyla ıslak marketlere odaklanmak gerçek sorunları ve bu sistemin sürekli sermayenin lehine dönecek şekilde tasarlandığı gerçeğini ıskalıyor.

Uluslararası Hayvan Refahı Fonu (IFAW) bu konuyla ilgili iki unsura odaklanıyor: Yabani hayvan tüketimi ve habitat azalması. Hayvan ithalatına dair Avrupa Birliği’nin belli başlı düzenlemeleri mevcut, ancak bunlar yalnızca çiftlik hayvanları göz önünde bulundurularak oluşturulmuş, bulaşıcı hastalıkların üçte ikisinin kaynağı olan yabani hayvanlara değil. Habitat azalmasının en önemli nedeni de ormansızlaştırma faaliyetleri, yani hayvanların ormanlık alanlardan, kendi habitatlarından uzaklaşarak merkezlerde, daha ufak bölgelerde bir araya gelmeleri. Bu iki unsur hem biyoçeşitliliğin kaybına neden oluyor hem de patojenlerin saçılması için uygun koşulları sağlıyor.

Yabani hayvan tüketiminde değinilmesi gereken bir konu da “çalı eti” (bushmeat) olarak adlandırılan, insan tüketimi için vahşi hayvanlardan elde edilen et. Afrika, Güney Asya ve Güney Amerika’da yaygın olan bu et türünün ticari amaçlarla toplanması ve taşınmasının biyoçeşitliliğe aykırı olduğu 2005’ten itibaren dillendirilmeye başladı, ilerleyen yıllarda da bu konuya belirli kısıtlamalar getirildi. Buna rağmen 2016 itibarıyla 301 kara memelisi nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Bu da yasakların yeterince uygulanmadığını değil, bu tür yasaklar getirmekle kalmanın yeterli olmadığını gösteriyor. Nitekim kentliler için “egzotik bir lezzet” ya da bir sokak yemeği gibi sunulsa da çalı eti bu bölgelerdeki yoksul insanlar için önemli ve güvenli bir gıda kaynağı. Dolayısıyla onu yasadışı ilan etmek de el altından yapılan alım satımları ve kıtalararası kaçak taşımaları teşvik etmekten başka bir işe yaramıyor, tıpkı 2013’teki Ebola salgınının ardından Batı Afrika’da çalı etinin yasaklanmasının yasadışı ticareti artırması gibi. Vahşi hayvan pazarları ve ticareti elbette kısıtlanmalı, ama bu düzenlemeler yapılırken halk sağlığı göz önünde bulundurulmalı, ayrıca insanların çalı etine bağımlılığını azaltmak için adımlar atılmalı.

Gıda üretimi uğruna hayvan istismarının ulaştığı boyutlara ve fabrika çiftçiliğinin cehennemvari koşullarına bu yazı dizisinin diğer yazılarında da değineceğiz. Öte yandan kârı ve verimliliği artırmanın bir yolu olarak hayvanlara birtakım ilaçlar verilmesinin, virüslerin mutasyona uğrayarak onların vücutlarına tutunmaya başlamalarının en büyük müsebbiplerinden biri olduğunu tekrar tekrar vurgulamak gerekiyor. Bu durum insanları olduğu gibi başka canlıları da etkiliyor. Örneğin Hindistan’da büyükbaş hayvanlara daha uzun yaşamaları ve daha fazla süt üretmeleri için verilen diklofenaklar, 20 yıldan az bir sürede yırtıcı hayvan popülasyonunun %95-99 arasında azalmasına neden oldu. Ayrıca çiftlik hayvanlarında çıkan Chlamydia pecorum Güney Avusturalya’daki koalaları kısırlaştırdı, nesillerini tükenme riskiyle karşı karşıya bıraktı.

Bütün bunların yalnızca ekonomik terimler üzerinden konuşulması da değişmesi gereken bir diğer önemli nokta. Örneğin Avustralya’nın kırmızı et ve hayvancılık sektörü için araştırmalar yapan, etlerin ülke içinde ve uluslararası pazarlardaki tanıtımını yürüten kamu kurumu MLA, büyükbaşlar, kuzular ve keçilerde çıkabilecek hastalıkları sıralarken “ciddi ekonomik kayba neden olabilecek hastalıklar” ifadesini kullanıyor.

Hayvanlara antibiyotik ya da anti-inflamatuar etkili ilaçlar vermek, üretim süreçlerinde kullanılan makinelere bakım yapmaya denk görülüyor. Öte yandan politik ekonomi öğrencisi Bella Devine-Poulos’un işaret ettiği gibi bu tür uygulamalar, sermayenin kârlılığı hayvanların varoluşlarına, üremeye ve üretime devam etmelerine dayandığı için aynı zamanda beden ve emek sömürüsü anlamına geliyor.

Yukarıda pandeminin ilk günlerinde gözlemlenen “olumlu yan etkilerden” bahsetmiştik. Peki, işin medyaya bu denli yansımayan kısmında neler oluyor? The Intercept’in yayımladığı bir video, “doğa kendini yenilerken” çiftlik hayvanlarının başına neler geldiğini gösteriyor. ABD’nin Iowa eyaletinin en büyük domuz üreticisi Iowa Select Farms’ın fabrikasından gizlice çekilen görüntüler, ekonomik yavaşlama günlerinde üretim fazlası sayılan binlerce domuzun “havalandırmanın kapatılması” (ventilation shutdown) adı verilen yöntemle nefessiz bırakılarak öldürüldüğünü gösteriyor.

Peki, çözüm et yememek mi? Evet, işin bireysel boyutuna elbette et yememek de dahil. Öte yandan çevre krizlerindeki gibi bunun sorumluluğunu da yalnızca bireylere yükleyerek gıda tedarik zincirlerini değiştirmek için kolektif olarak yapmamız gerekenleri gözardı etmek, koca bir bina yıkılırken yerde gördüğünüz çiviyi yerine yerleştirmeye çalışmaktan fazlasına denk düşmüyor.

Et yemek/yememek meselesine dair popüler kültürün en önemli ürünlerinden Eating Animals’ı[ii] iki yıl kadar önce okudum. Kitap konunun iki tarafına dair de gündelik hayatta dönen tartışmalardan çok daha derinlikli argümanlar sunduğu için ilgimi çekmiş, özellikle Foer’in aktivist arkadaşıyla birlikte bir tavuk çiftliği fabrikasına gizlice girmelerini ve oradaki koşulları kayıt altına almalarını anlattığı bölüm bir hayli çarpıcı gelmişti. Yine de konuyu yeterince önemsemem ve bu durumu değiştirmeye dair bir şeyler yapmaya mecbur olduğumuzu fark etmem için üzerinden küresel bir salgın ve karantina süreci geçmesi gerekti. Belki de bazı şeylerin ciddiyetini ısrarla anlamıyoruz.


Kaynaklar

Donna Haraway – When Species Meet (University of Minnesota Press, 2008)
Rob Wallace – Big Farms Make Big Flu: Dispatches on Influenza, Agribusiness, and the Nature of Science (Monthly Review Press, 2016)


[i] Aslını bulamadım, mealen alıntılıyorum.
[ii] Jonathan Safran Foer’in 2009 yılında yayımlanan kitabı. Türkçeye de Hayvan Yemek adıyla çevrildi (Çev: Garo Kaygıcı, Siren Yayınları).


*Bu yazı, Impact Hub Istanbul ve ABD İstanbul Başkonsolosluğu tarafından uygulanan Project Zoom desteğiyle hazırlanmıştır.

Muhabbetimiz daim olsun...

Related Posts
Total
12
Share