Haruki Murakami: “Işığa varmak için önce karanlıktan geçmelisiniz”

1   +   5   =  

Manhattan’da buluşmamızdan bir gün önce, bir kadın Haruki Murakami’yi sabahın geç saatlerinde koşmak için geldiği Central Park’ta durdurdu. Ona şunu sordu: “Affedersiniz, siz çok meşhur bir Japon romancı değil misiniz?” Bu soruyu sormanın tuhaf bir yoluydu, yine de Murakami her zamanki ılımlı tavrını korudu: “Ona ‘Hayır,’ dedim, ‘ben yalnızca bir yazarım. Yine de sizinle tanıştığıma çok memnun oldum!’ Sonra da el sıkıştık. İnsanlar beni durdurup böyle şeyler söyleyince çok garip hissediyorum, çünkü ben sıradan bir insanım. İnsanların neden benimle tanışmak istediğini anlamıyorum.”

Bunu yanlış bir mütevazılık olarak da, ünden duyulan gerçek bir rahatsızlık olarak da değerlendirmek doğru olmaz. Şu ana dek anlayabildiğimiz kadarıyla 69 yaşındaki Murakami küresel ününden ne hazzediyor ne de nefret ediyor. Onun bakış açısı daha ziyade biraz şaşkına dönmüş bir seyirciyi anımsatıyor, bilinçaltından o gerçekdışı hikâyeler dökülürken de, hem Japonca hem de çevrildiği dillerde milyonlarca okur tarafından yalanıp yutuldukları gerçeğiyle karşı karşıyayken de böyle. Tipik Murakami ana karakterinin de buna benzer şekilde mesafeli bir gözlemci olması tesadüf değil. Anlaşılmayan bir telefon konuşması ya da kayıp bir kediyi araması onu patlayan köpekler, kuzu kostümü giymiş adamlar, gizemli genç kızlar ve yüzü olmayan insanlarla dolu hayal gibi bir paralel evrene yönlendirdiğinde endişeliden çok meraklı gibi görünen uysal, içine kapanık ve çoğunlukla adı olmayan 30’lu yaşlarının ortasındaki bir adam.

Murakami’nin bu büyüleyici edebi formülün politik kriz dönemlerinde özellikle ilgi çektiğine dair bir teorisi var. “1990’lar Rusya’sında çok popülerdim. O sırada Sovyetler Birliği dağılıyordu ve büyük bir kafa karışıklığı vardı. Kafası karışık insanlar kitaplarımı seviyor.” Amerika’daki haklarını temsil eden ajansın ofisinde bulunan toplantı odasında bir yandan su içerken bunu söylüyor. “Almanya’da Berlin Duvarı yıkıldığında kafa karışıklığı vardı, insanlar da kitaplarımı seviyordu.” Bu doğruysa Donald Drumpf ABD’si ve Avrupa Birliği’nden çıkmaya çalışan Britanya, İngilizceye Philip Gabriel ve Ted Goossen tarafından çevrilen 674 sayfalık Murakami tuhaflığı içeren 14. kitabı Killing Commendatore için özellikle bereketli pazarlar olabilir.

Onun kitaplarını özetlemek başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkum bir girişim, ama belki de kitapla aynı adı taşıyan anlatıcının karısı tarafından terk edilmiş kederli bir portre ressamı olduğunu, Japonya dağlarında inzivaya çekilme denemesinin ise gizemli bir teknoloji girişimcisi, geceleri rastgele çalan bir zil, bir yeraltı tapınağı (kuyular ve toprağın altındaki başka odalar, tıpkı kayıp kediler gibi bir Murakami klasiği) ve anlatıcının çatı katında bulduğu bir resmin tuvalinden fırlayan, çarpıcı derecede konuşkan 60 cm boyunda bir samurayın ortaya çıkışıyla karmaşık bir maceraya dönüştüğünü söylemek yeterli olur. Ergenlik yıllarından beri F. Scott Fitzgerald’ın eserlerine hayran olan yazara göre bunların hepsi Muhteşem Gatsby’ye bir saygı duruşu niteliğinde. Öte yandan kitapta ilerledikçe bu beyana artan bir şüpheyle yaklaşmak olası.

Murakami’nin işlerinin siyasi endişenin hakim olduğu dönemlerde popülerleşmesi mantıklı, çünkü okuru mest eden, neredeyse uyuşturan bir yapısı var. Duygusal tekdüzeliğin eşlik ettiği olay örgüsünün tuhaflığı, gerçek dünya ve onun uçlarından uzakta, rahatlatıcı bir kaçış noktası sağlayabilir. Murakami bir seferinde onunla röportaj yapan birine beyzbolu sıkıcı olduğu için sevdiğini söylemişti, otobiyografik denemelerinden oluşan Koşmasaydım Yazamazdım (Çev. Hüseyin Can Erkin) da yoğun hisleri ertelemenin bir yolu olarak koşmanın keyfini öne sürüyor.

Yine de Murakami’den, eserlerindeki gerçeküstü öğelerin ne anlama geldiğini size açıklamasını beklememelisiniz. O, bilinçaltına duyduğu sarsılmaz güvenle çalışıyor. Eğer o karanlık kuyudan ortaya bir görüntü çıkıyorsa, bunun doğrudan anlamlı olması gerektiğini varsayıyor. Onun işi de ortaya çıkanı incelemektense kayıt altına almak. Yüzüne yavaşça gelen gülümsemesiyle “Bu zeki insanların işi,” diyor, “yazarlar zeki olmak zorunda değil.” Örneğin Sahilde Kafka’da (Çev. Hüseyin Can Erkin) gökten dolu yağarmış gibi balıkların düşmeye başladığı bir an var. “İnsanlar bana ‘Neden balık? Ayrıca neden gökten düşüyorlar?’ gibi sorular soruyor. Oysa onlara verecek bir cevabım yok. Yalnızca gökten bir şeyin düşmesi gerektiği fikrine kapıldım. Sonra da bunun ne olabileceğini düşündüm ve dedim ki: ‘Balık! Balık olsa iyi olurdu.’”

“Eğer bilinçaltımdan, okurda da karşılık bulan böyle bir şey çıkıyorsa belki doğrusu budur. Artık okurla gizli bir buluşma yerimiz, bilinçaltında saklanabileceğimiz bir alan olduğundan bahsedebiliriz. Burada da belki gökten balık yağması gerekiyordur. Önemli olan bunun neyin sembolize ettiğini incelemektense buluşma yerine odaklanmak. Gerisini entelektüellere bırakıyorum.” Murakami’nin kendisini bilinçaltı ve okurları arasında bir boru hattı gibi konumlandırma fikri o denli belirgin ki kendisinden “doğal bir hikâye anlatıcı” olarak bahsettikten hemen sonra duraklıyor ve bunu düzeltme gereği duyuyor: “Hayır, ben bir hikâye anlatıcısı değilim. Ben bir hikâye izleyicisiyim.” Hikâyelerle kurduğu bu ilişki rüya gören birinin rüyasıyla ilişkisine benziyor, bu da geceleri neredeyse hiç rüya görmediğini açıklamaya yardımcı olabilir. “Belki de ayda bir kere oluyordur, ama genelde rüya görmüyorum. Sanırım bunun sebebi uyanıkken rüya görebilmem, böylelikle uyurken rüya görmeme gerek kalmıyor.”

Murakami’nin yazar olma hikâyesi de bilincinin ötesinde bir yerden çıkmış gibi görünüyor. 1949’da Kyoto’da, savaşın ardından Amerika tarafından işgal edilmiş Japonya’da doğan Murakami, kurumsal bir kariyere burun kıvırarak Tokyo’da evcil hayvanıyla aynı adı taşıyan Peter Cat adlı bir caz kulübü açmaya karar vermesiyle ailesini hayal kırıklığına uğratmıştı. Birkaç yıl sonra bir beyzbol stadyumunda topun Dave Hilton adlı Amerikalı bir oyuncunun sopasıyla buluşmasını izlerken bir roman yazabileceği fikrine kapıldı. Bu aydınlanma Rüzgârın Şarkısını Dinle’nin (Çev. Ali Volkan Erdemir) ortaya çıkmasını sağladı. Kısa bir süre sonra Japonya’da yayımlanan edebiyat dergisi Gunzo bir hafta sonu onu, romanının dergi tarafından yazarlara verilecek yeni ödülün adaylarından biri olduğunu söylemek için uyandırdı. Telefonu kapattı, karısı Yoko’yla yürüyüşe çıktı. Yaralı bir güvercin buldular ve onu en yakın polis merkezine götürdüler. “O Pazar günü hava açıktı. Ağaçlar, binalar, mağaza vitrinleri ilkbahar ışığıyla pırıl pırıldı. O an anladım. Ödülü kazanacaktım. Sonra da başarılı sayılabilecek bir roman yazarı olacaktım. Gözüpek bir varsayımdı, ama o an bunun olacağından emindim. Tamamen. Kuramsal açıdan değil, doğrudan ve içgüdüsel olarak.”

Japonya’da başarıya ulaşması uzun sürdü. “Japon edebiyat dünyasının yüz karasıydım,” diyor. Bunun nedenlerinden biri, Japon kökenleriyle herhangi bir bağ kurmayan kitaplarının fazla Amerikan bulunmasıydı. Bugünlerde ise Nobel Edebiyat Ödülü’nün önde gelen adaylarından olarak sürekli adı geçiyor. Kendisi ise yazmaya odaklanmayı tercih ettiğini söyleyerek bu yıl ertelenen ödüle cevaben kurulan “alternatif Nobel” aday listesinden adını çekti. “Savaştan hemen sonra doğduğumuz için yoğun olarak Amerikan kültürüne maruz kaldık. Caz ve Amerikan pop müziği dinliyordum, Amerika’da geçen dizileri izliyordum. Bambaşka bir dünyaya açılan bir kapıydı. Zamanla kendi üslubumu buldum. Amerika ya da Japonya’dan bağımsız, kendi üslubum.”

Eleştirmenler ne düşünürse düşünsün, ticari başarısı günbegün arttı, nostaljik bir aşk hikâyesi anlatan ve bir yıl içinde dünya çapında 3,5 milyon satan İmkânsızın Şarkısı’yla tepe noktasına ulaştı. Kitap, Murakami’nin bir daha hiç tercih etmeyeceği gerçekçi bir tarzla yazılmıştı. Öte yandan kendisi düşen balıklar ve doğaüstü yollarla hamile kalan kadınların gerçekçi olmadığını kabul etmiyor. “Benim gerçekliğim bu. Gabriel García Márquez’i çok seviyorum, ama onun kendi yazdıklarını büyülü gerçekçilik olarak adlandırdığını hiç sanmıyorum. Onun gerçekliği oydu. Üslubum gözlüğüm gibi, dünyayı o lensler aracılığıyla anlamlandırıyorum.”

Edebi bir figür olarak prestiji arttıkça, herhangi bir romanı kadar meşhur olduğu iddia edilebilecek gündelik rutinine de başladı. Sabah 4’te kalkıyor, beş ya da altı saat yazıyor, günde 10 sayfa ürettikten sonra en az 10 km koşuyor, ardından da kimi zaman yüzüyor. “Caz kulübüm varken hayat çok düzensiz ve kafa karıştırıcıydı, gece üç ya da dörtte yatıyordum. O yüzden yazar olunca fazlasıyla katı bir düzen kurmaya karar verdim. Erken kalk, erken yat, her gün egzersiz yap. Güçlü eserler yazmak istiyorsam fiziksel olarak da güçlü olmalıyım.” O yalnızca bir boru hattı olabilir, ama bu boru hattının düzgün işlemesini sağlamak onun görevi. Dışarıdan bakınca kesinlikle işe yarıyor gibi görünüyor, nitekim 50 yaşından fazla göstermiyor. Öte yandan bu ritim onun için büyük bir mutluluk kaynağı, kitaplarının uzunluğunu da bununla açıklamak mümkün. “O günlerden keyif alıyorum. Daha fazla gün, daha fazla eğlence ve daha fazla sayfa demek. İnsanların uzun kitaplarımı okumayı neden sevdiğini bilmiyorum. Ama (bunu da zerre kibir olmaksızın söylüyor) oldukça popülerim.”

Bu fazla üretken rutini ona fazladan bir kapasite de sağlıyor. O da bunu kısa öyküler ya da kurmaca olmayan yazılar yazmak (en meşhuru, 1995’te Tokyo metrosunda gerçekleşen sarin gazı saldırısından kurtulanlar ve saldırıyı gerçekleştiren Aum Shinrikyo tarikatının üyeleriyle gerçekleştirdiği röportajlardan oluşan Underground – Yeraltı), bir de hem kitaplarıyla ilgili soruları hem de bir tür Güzin Abla rolüne bürünerek cevapladığı okur mektupları için kullanıyor. 2015’te Japonya’da yayımlanan bir e-kitapta cevapladığı 3.716 sorudan biri “Otuzuma yaklaşıyorum, oysa hayatta hiçbir şey başardığımı düşünmüyorum,” cümlesiyle başlıyor. Murakami aynı zamanda Fitzgerald, Truman Capote, Grace Paley, J.D. Salinger ve John Cheever gibi birçok Amerikalı yazarın eserini Japoncaya çeviren isim.

Kendi eserlerinin İngilizce çevirisini okumayı da seviyor, çünkü ona yepyeni bir kitapmış gibi geliyor. “Bu kalın kitapları çevirmek bir ya da iki yıl sürüyor. O yüzden çeviriyi okuduğumda kitabı tamamen unutmuş oluyorum.” Kitap sayfalarını heyecanla çeviriyormuş gibi yaparken devam ediyor: “Acaba ne olacak? Çevirmen beni arayıp ‘Merhaba Haruki, çevirimi beğendin mi?’ diye sorduğunda da ona ‘Bu harika bir öykü! Çok sevdim!’ diyorum.”

Konu ister istemez Amerikan siyasetine geldiğinde ise yazar misyonuna benzer bir tavıra bürünüyor. Kültürüne fazlasıyla düşkün olduğu ülkedeki krizle ilgili ona bir soru yönelttiğimde neredeyse bir dakika boyunca susuyor ve düşünüyor. Sonra şöyle diyor: “1960’lar, ergenlik yıllarım, idealizm çağıydı. Çabalarsak dünyayı daha iyi bir yer yapabileceğimize inanıyorduk. İnsanlar buna duydukları inancı yitirmiş durumda ve bence bu çok üzücü. İnsanlar kitaplarımın tuhaf olduğunu söylüyor, ama burada tuhaflığın ötesinde daha iyi bir dünya olmalı. O daha iyi dünyaya ulaşmak için de tuhaflığı deneyimlemeliyiz. Hikâyelerimin temel yapısı bu, ışığa varmak için önce karanlıktan, yeraltından geçmelisiniz.”

Bu da âna uyan bir umut biçimi gibi hissettiriyor. Murakami’nin ana karakterleri romanın sonunda her zaman bir şeyler öğrenmiş, mükemmel bir mutluluğa yaklaşmış olmuyor. Yine de o ayarsız hayali dünyanın ardından metanet ve sükûnetle dolu bir yere ulaşıyor. Murakami’nin kitapları belki de hayatın sürekli olarak garip olduğunu, ama kabusların öyle ya da böyle sona erdiğini anlatıyor. Kayıp kedinizi bulma şansınız her zaman var.


*Bu yazı, Can Koçak tarafından Oliver Burkeman’ın The Guardian’da yayımlanan yazısından çevrilmiştir.