Half Moon Run ile ikinci albüm sendromunu atlatma dersleri

2   +   7   =  

Montrealli lisans-terk indie folk grubu Half Moon Run, ikinci albümü Sun Leads Me On’u geçtiğimiz ay yayımladı. Grup, henüz aynı patikada olduğu büyükleriyle aynı kulvarda olmasa bile birbirine her zerresiyle benzeyen yaşıtları arasında kolayca dikkat çekmişti. Pıtrak gibi çoğalan, aynı akorları basan “pub” gruplarının cirit attığı sahnelerde bir nebze olsun yeni bir şey duymak isteyenler için, ilk albüm Dark Eyes ile 2012’nin en büyük ödüllerinden biriydi.

Albümün yayımlanmasının akabinde grup neredeyse 360 derecelik bir turneye çıktı. İki yıl boyunca karavanlar süngüsü, kulisler kışlası olan grup, yetenek avcılarının pusu kurup beklediği, Texas’ta düzenlenen SXSW festivaliyle birlikte çıtayı iyice yükseltti. Sonra ver elini Büyük Britanya, Avustralya ve daha nicesi.

Müzik yapmak için okullarını bırakan ve çok da iyi arkadaş olmadıklarını, stüdyo haricinde görüşmediklerini ve hatta birlikte keyifli vakit geçirmediklerini iddia eden 20’li yaşlarının başındaki birkaç Kanadalı çocuk için, kuşkusuz bu elde edilmesi zor bir başarı, atlatılması zor bir olgunluk testiydi. Müzikle uzaktan yakından herhangi bir ilişkisi olmayan biri bile iki sene süren bir dünya turnesinin iyi arkadaş olmadığını iddia eden grup üyelerini ziyadesiyle yakınlaştıracağını teslim edecektir. Nitekim öyle de oldu, grup birlikte çemberinden geçtikleri turne feleğinin ardından düştükleri hem fiziksel hem zihinsel yorgunluğu bir ürüne – yeni bir albüme dönüştürmek gerektiğini fark etti. Bunun için kendilerine doping olacak, ayaklarının tekrar yere basmasını sağlayacak bir şey yapmak gerektiği kanaatine varıp tekrar yola, evet yola koyuldular ve bu kez California sahillerine doğru bir seyahate çıktılar. Sun Leads Me On’u ilk albümden ayrıştıran en temel sebep de bu.

Montreal’in can acıtan, Neutrogena yediren soğuğunda geçirilmiş bir ilk albüm üretim ve kayıt sürecini sadece ismiyle bile majör notaları çağrıştıran, surf rock’ın beşiği California sahilleri takip edince Half Moon Run’ı Half Moon Run yapan o minör tınıların seyrelmesi kaçınılmazdı.

Sun Leads Me On’un ilk albüm Dark Eyes kadar ileri bir iş olmadığını en tembel kulak bile duyacaktır, yine de grubun hakkını bu noktada teslim etmek gerekiyor. Henüz ne kendilerinin ne müzikal kimliklerinin sınırlarını tam olarak çizemeyen genç bir grubun ikinci albüm sendromuna yakalanma riskini göze alıp yeni bir iş ortaya koyması, üstelik bunu gözler önünde gerçekleştirmesi, takdire şayan bir cesaret örneği. Grubun multi-enstrümantalisti Dylan, turne peşinden girdikleri süreci sualtında olmaya benzetiyor – bu durumda Sun Leads Me On da yüzeye çıkmak için attıkları kulaçların toplamı niteliğinde. Albümün dördüncü parçası “Hands in the Garden” da 13 şarkılık bu ürünün iyileştirilmiş temsili gibi – umutlu bir “road trip” hikâyesi. “Turn Your Love” albümün Dark Eyes zamanlarını özleyenler için amortisi, “Trust” artık kaçınılmaz olan elektronik sulara yelken açmanın Half Moon Run dilinde anlatılmış versiyonu, albümle aynı adı taşıyan “Sun Leads Me On” ise grubun kimlik arayışının sol anahtarı.

Sun Leads Me On’dan “Full Circle” gibi bir Assassin’s Creed parçası veya “Nerve” gibi bir kendini-iyi-hisset filminin ayrılık sahnesi şarkısı çıkmayacağı aşikar, yine de Half Moon Run ikinci albüm sendromuna teğet geçiyor ve vasatın üzerinde bir iş çıkarıyor.

sunleadsmeonHalf Moon Run
Sun Leads Me On
2015, Glassnote