Robot olmadığınızı kanıtlayın: 7   +   10   =  

Çoğu gece, yatmadan önce, henüz bir bebek olan oğlumun uyuduğu odaya gizlice süzülüp kablosuz modemin fişini çekiyorum. Fiş, duvardan tatmin edici, yumuşak bir sesle ayrılıyor, plastik kutunun üzerinde göz kırpan sıralı yeşil ışıklar sönüyor.

Bunu yapmak zorunda olduğumu sonradan öğrendim. Aksi takdirde, sabahları dürtülerimin esiri olacağım. Uyanacak, dizüstü bilgisayarımı açacak ve haberleri okumaya başlayacağım. Bu karar o an için zararsız ve hatta gerekli hissettirecek, biliyorum. Fakat aynı zamanda sabahları yazabildiğim kadar yazarak geçirmek istediğimi ve bir kablosuz internet sinyalinin beni yoldan çıkaracak güce sahip olduğunu da biliyorum. Sadece on beş dakikayla sınırlamayı becerebileceğim bir Twitter taraması bile beni öfkeli, paniklemiş, yorgun ve garip bir biçimde uyuşmuş halde bırakabiliyor. Sonuç olarak zihnimi başka seslerle doldurmak yerine geri çekiliyorum. İşim, bu bağlantısızlık durumunda, her gece yatmadan önce gerçekleştirdiğim bu fiziksel ayırmayla başlıyor.

Hayatlarımızın dijitalleşmesiyle ilgili ne kadar mızmızlanırsak mızmızlanalım, bu aslında hiç de yeni bir problem değil. Yazma edimi bilgisayardan çok daha önce de kabloları kesmeyi gerektiriyordu. Bir reddetme, feragat, geri çekilme, dünyaya ve onun ihtimaller gürültüsüne sırtını dönme eylemi, boş bir sayfanın sessizliğinden içeri bir sinyal kovalama harekatı. Şiirleri, makaleleri ve kurmaca metinleri üreten bu derin ve uzun süreli çalışma biçimi sadece yalnızlık ve sessizlikle gerçekleşebilir.

İşte sorun da bu.

Geçtiğimiz yıl boyunca, Twitter’da ve kişisel sohbetlerde, yazarların edebi dürtüleriyle ilgili endişelerini dile getirdiğine tanık oldum. Yazmıyorsanız bile siz de bunu hissetmiş olabilirsiniz. Var olma, sesini duyurma, kendini anlatma ihtiyacı 2017’de iyice fark edilir bir hâl aldı. Günümüz, sürekli teyakkuzda olmayı ve katılımı gerektiriyor. İçimize dönme fikri ise, kısa bir süreliğine bile olsa, artık utanç verici.

Peki, edebiyatla tekrar nasıl barışacağız?

Kimsenin edebiyata inancını yitirdiği yok. Bilakis, özellikle kriz dönemlerinde, kitaplar bizi avutabilme, bize meydan okuyabilme ve rehberlik edebilme gibi olağanüstü kabiliyetlerini açıkça gösteriyorlar. Fakat yazarların midelerinin sürece dair gitgide daha fazla bulandığına tanık oldum. İşlerimizin, yarı yarıya biçimini edinmiş ve hâlâ gelecek vaat eden yarım yamalak işlerimizin, onları yazmak için ayırdığımız zamana değip değmeyeceğinin bir garantisi yok.

Kişisel işle kamu görevi arasındaki, sanat ile hayatın ta kendisinin arasındaki bu gerilim, yazarlarla röportaj yaparak geçirdiğim şu son beş yıldır benim için bir kaygı ve büyülenme kaynağı oldu. The Atlantic için sürdürdüğüm köşem By Heart’ın en büyük amacı da, yazarların favori edebi parçalarını ve bu parçaların onlar üzerindeki etkisinin onları nasıl değiştirdiğini anlatmaları. Fakat her bir bölümde yazarları daha derine inmeleri için zorluyorum. Neden yazıyorlar? Bilmek istiyorum. Bunun gerektirdiği vakit ve ıssızlığı nasıl meşrulaştırıyorlar? Şimdi, 150’den fazla röportajdan sonra bazı cevaplara yaklaşabildiğimi düşünüyorum.

Başlamak için tek doğru yer var: Yazmak, gerekçelendirmenin çok ötesinde bir dürtüyle başlıyor. Khaled Hosseini bunun bir zorunluluk olduğu itirafında bulunuyor. Mark Haddon ise “insan gibi hissedebilmek için düzenli olarak yapmak zorunda olduğum, neredeyse patolojik bir saplantı” diye tanımlıyor. Genel olarak, konuştuğum yazarlar aynı fikirde gibi görünüyor. Yazmak insanların dünyaya hayal kırıklığı ile bakıp daha çok edebiyata ihtiyacımız olduğu kanısına varmaları sonucunda yaptıkları bir şey değil. O bir dürtü, hepsinin ötesinde, açlık veya şehvet kadar ilkel bir şey, tercihten öte bir söz gibi. Yani yazarların çoğu için yazmanın zorlukları yazmamanın acısından daha tercih edilir. Kathryn Horrison’ın dediği gibi: “Yazmayı seviyorum ve yazmadığımda mutsuz oluyorum, hatta zaman ilerledikçe çevremdeki insanlar da mutsuzlaşmaya başlıyor.”

Yine de, edebi üretimin bir çeşit ilkel açlıktan kaynaklanması, içimizde kalan suçluluğumuzu ortadan kaldırmıyor, daha çok sorumluluktan kaçıyor gibi hissettiriyor. Neticede, yazarken  yapmadığımız birçok şey var. Arkadaşlarımızla, ailemizle, haberlerle ilgilenmiyoruz, telefonlarımız kapalı, kablolarımız kesik. Yaratıcı geri çekilmenin bir çeşit gerçeklerden kaçma ayrıcalığı olduğuna dair o tatsız histen kurtulmak epey zor.

New York Times Book Review’da yayımlanan bir By the Book yazısında, Andy Weir yazmayı politik ve etik endişelerden etkilenmeyen, kıvanç verici bir yön değiştirmeye benzetiyor. Yazarın dünyadan kopuk duruşunu had safhaya taşıyor ve sanatının dış kaygılardan uzak, hava geçirmeyecek şekilde kapatılmış, güvenli bir ortamda üretilmesi ve okunması gerektiğini söylüyor.

“Çok karanlık, çok ciddi veya politik bir mesajı olan kurmacadan uzak durmaya çalışıyorum. Bence kurmaca bir çeşit kaçış. Gerçek dünyayı terk etmek istiyorum, oturup hakkında dertlenmek değil.”

Weir, kendince, bir açıdan haklı: Yazarlar, dünyaya, diğerleri tarafından keyifle tüketilecek işler üretmek haricinde hiçbir şey borçlu değil. Fakat Weir’in yazısının özellikle diğer ünlü beyaz heriflerin işlerini yüceltmeye adadığı geri kalan kısmını okuduğunuzda, hayalciliğin bu daha katı yüzünün arkasına sığınmanın zor olduğu görülüyor. Weir’in yazısı, yaygın olarak düşülen bir tuzağın, kendinden bihaber, çarpıcı bir örneği: Sanatın sanat için olduğu düşüncesine tapmak, yanılgılarla dolu bir statükoyla olan suç ortaklığımızı ciddiye almayı reddetme raddesine gelebiliyor.

Fakat konuştuğum yazarların çoğu dünyadan kaçmayı değil ama dilin olasılıklarını genişleterek onu büyütmeyi istiyor. Amy Tan çok güzel söylüyor: “Benim konuşmaya çalıştığım duygu, hiçbir zaman tam olarak kim olduğumuzu paylaşamayacağımız kanısından kaynaklanıyor. Altı veya yedi yaşımdayken tam olarak ne hissettiğimi anlatan kelimeleri bulabilmek için sözlüğü karıştırır dururdum. Hiçbir zaman bulamazdım… Üzüntü gibi bir his duyduğumda içimdeki her şeyi anlatabilen bir kelime bulamamıştım. Kelimelerin kifayetsiz olduğunu, hiçbir zaman kendimi tam olarak anlatamayacağımı hissetmiştim. Şimdi bile ne düşündüğümü, ne hissettiğimi, gördüklerimin tamamını ifade edebilmek çok zor. Ama bu yalnızlık da işte yazmak için en büyük itici güç.”

Başka bir deyişle, bu evrensel deneyimleri telaffuz etmek, hem yazar hem de okur için varoluşsal yalnızlıkla başa çıkma yöntemi. Bir kitabı gerçekten seven herhangi biri, aramızdaki sıkıcı mesafeyi nasıl daraltabildiğini bilir. Ama bundan daha fazlası var. Sessizlik karşısında konuşma teşebbüsü, adı olmayan bir şeye isim takmak, tabiatı gereği politik ve devrimsel. Çünkü epey gerçek bir biçimde ne söylenebileceğine, ne yapılabileceğine ve son olarak neyin mümkün olduğuna dair sınırları ortadan kaldırıyor.

Yazmak bizi içsel olarak da dönüştürüyor. Birçok yazarın kendi sürecini hassas bir denge yakalama çabası olarak anlattığına tanık oldum. Bilinçli, gündüz halimiz ile bilinçdışımızın alacakaranlık dünyası arasında bir bağlantı kurma çabası. Sanırım bu da Andre Dubus III, Richard Bausch, Celeste Ng, Hannah Tinti, Ben Marcu, Eileen Myles gibi birçok yazarın çalışmalarını bana anlatırken rüya dili kullanmalarının sebebi. Rüyalar gibi yazma eylemi de tamamen kontrole sahip olmadığımız bir deneyim gibi hissettiriyor. Yine rüyalar gibi, yazmak kırılganlıkla kesinleşmiş olanı kırıp açma yoluna sahip. Bu çatlaktan esnek, akıcı ve derin fikirler ile kimlikler dökülüyor.

Bu deneyim, Zadie Smith’in NW’sunun etkisi altındaki Roxane Gay gibi birinin, yazmayı bir “drag” formu olarak tanımlamasını sağlıyor, çeşitli ve zıt duruşlar takınmanın bir yolu, içimizde barındırdığımız seslerin bir kabulü, hatta belki bir uzlaşısı.

George Saunders şöyle demişti: “Kurmaca bize gerçek belirsizlik topraklarında, hangi lanet şeyi düşünmemiz gerektiğini bilmediğimiz yerlerde kısa bir ikamet süresi yaratıyor. Orada çok fazla kalamayız. Orası bizim doğamıza ait değil. Bir şey kafanızı rahatlıkla karıştırabilir ve on dakika sonra kendinizi, boğulmakta olan birinin can yeleğine sarıldığı gibi fikirlerinize sarılırken bulabilirsiniz. Ama bu belirsizlik ülkesine kısa süre de olsa maruz kalmak bizim için gerçekten çok iyi. Herhangi bir şey hakkında birkaç saniyeliğine bile kafamızın samimiyetle karışması bile çok iyi çünkü doğru bildiklerimizin aslında eksik olduğu fikrini ortaya çıkarıyor.”

Tutuculuk, yobazlık ve mutlak ahlakçılık insanlığın çağlar boyunca başının beladan kurtulamamasına sebep oldu, fakat bizim çağımızda yazma eylemi şeylerin karmaşıklığını bize hatırlatma eğilimine sahip. Yazma eylemi karmaşık olana ve güzellik adını verdiğimiz gizeme hayranlığımızı muhafaza etmemizi sağlıyor. Biz alışkanlıklar ve dogmalarla hissizleşen yaratıklarız, ama bu sürece dair bir şey, bizi, nasıl şaşırmamız gerektiğini de hatırlamaya yüreklendiriyor.

İnsan çağının, insanlığın iştahlarının dünyayı tahrip etmediği zamanlarda dönüştürdüğü insan yapımı bir çağın şafağındayız. Aşırı tüketimimiz, kolektif açlığımız, denize, gökyüzüne ve toprağa kelimenin tam anlamıyla yazılıyor, hem de tehlikeli şekillerde. Fakat edebiyat da bundan uzaklaşmanın, kısa süreli de olsa bir yolu. Yazan insan, tıpkı okuyan insan gibi, neredeyse hiçbir şey tüketmiyor. Üretim sisteminin rahatsızlık verici, tüketici sistemiyle bağlarımızı geçici bir süreliğine kesmenin bir yolu. Bir deftere el yazısıyla bir şeyler yazan biri, ki pek çok yazar bana bu şekilde çalıştığını söyledi, her zamankinin tersine alışveriş yaparak veya reklamlara maruz kalarak veya sosyal medya kullanarak büyük şirketlerin güçlenmesine sebep olmuyor. Hatta fosil yakıt bile kullanmıyorlar. Kendimizi bir saatliğine bile olsa temelde zararsız kılmak, bu girift çağda, çok nadir ve hatta radikal bile.

Bence yazmakla ilgili zor olan şey de bu. Her gün, hayal etmesi bile zor miktarda olan paralar, bir parçamızın durmaksızın istediği sadece yemek, barınma, seks ve güvenlik gibi ihtiyaçlar değil aynı zamanda bilgi, özgünlük ve hayata bağlanmışlık gibi istekleri olan yanlarımızla iletişim kurmak için harcanıyor. Arzularımız tarafından yönlendiriliyoruz, tutkularımız bizi her yöne çekiyor. 21. yüzyılın birinci dünya vatandaşları olarak hepimizin yaptığı ilk şey, bir 19. yüzyıl terimi olan “telefonu” kontrol etmek, ekran camlarını istediğimizi gösterene kadar okşamak. Ama yazmak, bunların hepsine hayır demeyi gerektiriyor. O tek başına yapılması gereken bir eylem ve yazmanın başka bir yolu da yok. Bu haliyle de bize sadece bir şey yapmanın nasıl hissettirdiğini hatırlatıyor.

Dante’nin mutluluklarının sırrını sorduğunda Paradiso meleklerinin verdiği cevabı düşünüyorum: “Neye sahipsek onu arzuluyoruz.” Yazmak sahip olduklarımıza duyduğumuz arzunun bir taahhüdü, harcayacak bir saat, kalem, kağıt ve zihnimizin vızıltısıyla baş başayız, başka bir şey yok. Stephen King’in dediği gibi, “yazarken, tuvalete gitmekten başka bir şey yapmayın”.

Makale yazarı Melissa Febos, yaptığı her şeye, yazmak için uyguladığı tek düşünce anlayışıyla yaklaşmaya çalıştığını söylüyor. Kafamız dağınık bir biçimde istemek veya endişelenmek için kullandığımız enerjiyi, “başka bir yere yönlendirmemiz veya gerçekten inandığımız bir işte kullanmamız” konusunda bizi uyarıyor. “Görsel tasarımlarımıza, aktivizmimize, ebeveynliğimize, insanları sevebileceğimiz en yüksek seviyede sevmeye. Aman tanrım, bunun gibi bir enerji ekonomisi için ümit etmeliyiz. Çok fazla şey yapabiliriz. Çok fazla şeyi çözebiliriz.”

Yazmak için sebep çok, ama yapabilmenin tek yolu var: Kararlı bir biçimde, elimizdeki işe bütünüyle odaklanmak. Çalışmamız hiçbir işe yaramasa dahi bu titizlikte bir dikkat bir antrenman işlevi görüyor, ruhumuz için bir acemi birliği gibi. Masanızdan tekrar kalktığınızda ve o günün işi bittiğinde kendinizi tamamen yazmaya vermenin size nasıl hissettirdiğini hatırlayın. Kendinizi önemsediğiniz insanlara, sevdiğiniz ve istediğiniz dünya için sürdürdüğünüz savaşınıza verir gibi, hatırlayın. Tüm benliğinizle bunları da yapabilirsiniz. Başka bir şeye razı olmayın.