Çağdaş Amerikan tiyatrosunun önemli yazarlarından, Theresa Rebeck’in 2006 yılında yazdığı Göl Kıyısı (Water’s Edge) oyunu, Mehmet Ergen çevirisi ve rejisiyle Talimhane Tiyatrosu’nda sezona devam ediyor.

Antik çağda Aiskhylos tarafından yazılan Oresteia üçlemesinin ilk oyunu Agamemnon’dan etkilenen yazar, bu mitolojik tragedyayı modern bir dramaya çevirerek hikâyeyi ormanın derinliklerinde ihmal edilmiş, bakımsız, ahşap bir göl evine taşımış. Göl Kıyısı, baştan sona ciddi bir havada geçen, erdem ve ahlâk konularını kurcalayan psikolojik bir drama. Mehmet Ergen modern bir eseri Türkçeye kazandırmakla kalmıyor, olağanüstü yönetimiyle oyuna dozunda bir Akdenizlilik katarak hikâyeyi daha tanıdık bir tarafa çekiyor.

Korkunç bir trajedi sonucu, evini, karısını ve iki çocuğunu terk eden Richard, 17 yıl sonra zengin bir adam olarak neredeyse kızı Erica ile aynı yaşta olan, genç ve şaşkın sevgilisi Lucy ile eve döner. Geçen yıllar boyunca vicdanını kemirip duran suçluluk duygusu, tıpkı bir katilin cinayet işlediği yere tekrar dönmek istemesi gibi onu bu eve getirir. Karısı Helen ve iki çocukları Nate ile Erica ise geçen yıllar boyunca öfkeleri, korkuları ve çaresizliklerine rağmen bir arada kalmaya çalışmışlardır. Richard’ın ani dönüşü, yeniden aile olabilmek fikri ile yüzleştirir herkesi. Ve tabi geçmişlerinde yaşanan korkunç bir olay ile…

Helen’in çaresizliği ise yerini öfkeli bir intikam duygusuna bırakmış ve Helen kendisini bu bekleyişe adamıştır. Sadece Helen değil, kızı Erica ve oğlu Nate’de annelerinin gölgesinde sanki nefes alabilmek için bilinçaltlarında babalarını beklerler. Bir çivi bile çakılmamış, boyası yıpranmış bu göl evi, etrafındaki bakımsız ağaçlarla birlikte bekleyişe ortak olur. Oyun boyunca adım adım tırmanan gerginlik ve şüphe oyunun sonunda nihai çözüme kavuşur. En büyük çaresizlik ise çocukların payına düşer.

İki perdeden meydana gelen oyunun aslında hiç ara verilmeden oynandığı söylenebilir. Perde arası sürprizini bozmak istemem, ama gerilimin oyun sonuna dek ayakta tutulduğunu ve “acaba ne olacak?” sorusunun bir an bile aklınızdan çıkmadığını hatırlatmalıyım. Oyunun her öğesi bu gerilime katkı sağlaması için tasarlanmış. Eski ahşap bir ev, çirkin bir poşet içinde öylece duran eski bir küvet ve birbiriyle uyumsuz sandalyeler tekinsiz bir atmosfer kuruyor. Üç tarafı seyircilerle çevrilmiş sahne tasarımının tam ortasında, ayaklarınızın altında toprağı hissederek evin ortasında bir yerde oturuyorsunuz izleyici olarak. Fonda duyulan hafif rüzgar ve kuş cıvıltıları ise duygudan bir an bile çıkmanıza izin vermiyor. Bu seyir deneyimini yaratan teknik ekibin başarısını da unutmamak gerek.

Uzunca bir aradan sonra yeniden sahnede gördüğümüz Meltem Cumbul belli ki sahneyi özlemiş. Bir an bile çizgisinden ödün vermiyor. Ses tonu, bakışları, tepkileri hep aynı. Bu çizgiyi korumak – onca duygu yaşanırken – hiç de kolay olmasa gerek. Cumbul’un büyüleyici bir performans sergilediğini söyleyebilirim. Kibriyle kendisini pek de sevdirmeyen Richard ise başarılı oyuncu Yiğit Özşener’in ellerinde hayat buluyor. Oyuncunun sahne hakimiyeti gözden kaçmıyor. Yaşanan acının merkezinde duran oyuncu, diğer karakterlerle ustaca paslaşıyor, duyguyu çok iyi taşıyor. Seren Şirince (Lucy), Pelin Ermiş (Erica) ve Ushan Çakır (Nate) ise oyunun takdire şayan diğer isimleri. Çok iyi hazırlanmış oyunun etrafında muazzam bir kurgu yaratan oyuncuları gerçekten tek tek tebrik etmek gerekiyor.

Bu harikulade oyunu görmek isteyen Talimhane Tiyatrosu’nun programını takip edebilir.  Metni merak edenleri buraya, Oresteia üçlemesini okumak isteyenleri de şuraya alalım.