Geçmişten günümüze taşan “çatlaklar”: Yengeç Sepeti

YENGEÇ SEPETİ (Yavuz Özkan, 1994).
YENGEÇ SEPETİ (Yavuz Özkan, 1994).

İki ay önce Janet Barış, 5Harfliler’de yayımlanan bir yazı yazdı, bazı ortak temalar, nesneler ve mekânlar ışığında Çatlak’tan (Fikret Reyhan, 2020) Gelin’e (Lütfi Akad, 1973) uzanan yolu takip etti. Bu yazı, araya bir durak daha alma, Yavuz Özkan’ın 1994’te çektiği Yengeç Sepeti’ne[i] de uğrama ihtimalini değerlendiriyor.

Yengeç Sepeti, şehirden uzaklaşmış, sakin bir göl evinde yaşamaya başlamış bir anne (Macide Tanır) ile babanın (Sadri Alışık), İstanbul’da yaşayan çocuklarını hafta sonu tatili için yanlarına çağırmasıyla başlıyor. İki kız, iki de erkek olarak büyüyen kardeşlerin artık hepsi yetişkin olmuş, en büyük iki kardeşin kendi çocukları da var. Filmin başında baba her çocuğunu tek tek ararken, seyirci hem onların hayatlarına hem de hikâyenin geçtiği dünyaya dair fikir sahibi oluyor. Dolayısıyla burada ailenin büyüklerinin girişimiyle başlayan gönüllü bir birliktelik söz konusu, daha doğrusu o an öyle sanıyoruz. Çatlak’taki aile ise tam tersine, evin küçük oğlunun eski arkadaşına olan borcundan ötürü mecburen buluşmuş. Tabii hikâye bitene dek ikisinin de bu bakımdan pek farklı olmadığı ortaya çıkacak. Biz şimdilik Yengeç Sepeti’nin başına dönelim.

Film, sonradan ailenin büyük kızı olduğunu öğrendiğimiz haber spikeri Ayfer’in (Şahika Tekand) “Savaşlar, terör, ekonomik sıkıntılar, paparazziler ve futbol. (…) Sanki dünyamız şiddete ve bağnazlığa teslim olmuş gibi,” cümleleriyle açılıyor. Onu izleyen annesi ve babası, haberlerin içeriğinden, görüntülerin şiddetinden çok kızlarının yorgun görünmesiyle, çocuklarının arayıp sormamalarıyla ilgileniyor. İçeriğe dair bu kayıtsızlık film boyunca sürüyor, geçmişten günümüze taşan birtakım “çatlaklar” ise bir türlü yeterli büyüklükteki yarıklara dönüşemiyor.

Babadan gelen davet telefonu, büyük kızı eski kocası olduğunu anladığımız bir adamla (Ege Aydan) kızları üzerine kavga ederken yakalıyor. Burada kocanın “kimin girip çıktığı belli olmayan ev” gibi ithamlarını duyuyoruz. Bir sonraki telefon kardeşlerin en büyüğü Ömer’e (Mehmet Aslantuğ) ediliyor, böylelikle onun da işkenceci bir polis olduğu kısaca gösteriliyor. Sonra aranan Günfer’in (Sedef Ecer) herhangi bir ayırt edici özelliğine o an rastlamıyoruz, yalnızca ablasını izlediğine şahit oluyoruz. En küçük kardeş Güner (Oktay Kaynarca) ise dayalı olduğu duvarda Led Zeppelin posteri bulunan bir yatakta, yorganın altında olduğu için yüzünü görmediğimiz, yalnızca kıkırdama seslerini duyduğumuz bir kadınla birlikte. Bu sekanstan onun tek gecelik ilişkiler yaşayan, “serseri ruhlu” biri olduğunu çıkarıyoruz.

Göl evinde bir araya geldiklerinde her şey güllük gülistanlık başlıyor. Küçük kardeş slayt makinesiyle bakılan çocukluk fotoğraflarını bir tür temaşaya çevirirken herkes hem geçmişi hatırlıyor hem de çocuklaşıyor. Çatlak’taki yemek sahnesinde ise borcun sahibi kardeşin, borcun getirdiği mahcubiyetle bir anlığına çocuklaşmasa da kudretsizleştiğini görüyoruz. Normalde Fenerbahçe söz konusu olduğunda hiç susmadığı vurgulanırken bu sefer futbol konuşulurken ağzını açmıyor, hatta düzenli olarak ailenin kadınlarına kalan bir işi, bulaşığı içeriye götürmeyi üstlenmek zorunda kalıyor.

Yengeç Sepeti’ndeki mutlu aile illüzyonunu bozan, Ayfer’in eski kocasının gelişi oluyor. Ayfer’le yaşadıkları tartışma, Ömer’in kocayı hastanelik edecek kadar dövmesiyle sonlanıyor. Koca hızlıca evin bahçesindeki ahıra götürülüyor, gözden uzaklaştırılıyor. Yaşanan etkileşimin tümü, her şeyi anne ve babadan saklamak üzerine kurulu. Ne olursa olsun, onlar bilmediği müddetçe sorun yok. Buna rağmen olan biteni anne de baba da görüyor, kısa süre içinde de bu kişisel husumet, bir türlü konuşulmayan meselelerin ailenin gündemine sızmasına sebep oluyor.

Çatlak’taki karakterler sıkıştıkça, aile bağlarının ve ortaklıkların ardı deşiliyor, sırlar birer birer dillendiriliyor. Ailenin annesi, filmin henüz başında borçlular evdeyken gelinlerinden birine altınlarını bluzunun altına saklamasını tembih ederken Janet Barış’ın da yazısında ifade ettiği gibi diğer gelinin kocasından bile sakladığı altınlarının ifşa olmasına bizzat vesile oluyor. Borcun sahibi kardeş, aldığı paranın tüm aile arasında paylaşıldığını, dolayısıyla bunun herkesin borcu olduğunu dillendirirken giderek mahcubiyetinden mağduriyet, hatta mağruriyet devşirmeye başlıyor. Bir yandan üstünlüğünü tescil ederken ihaleyi de doğrudan devralmama çabası, ailenin tüm üyelerinin hem birbirleriyle ilişkisini (özellikle birbirine statü, yaş, toplumsal cinsiyet bakımından denk sayılanlar arasında) hem de borç meselesine yaklaşımlarını tanımlıyor. Baba bir iki sefer dikkatleri başarısızca “öteki” addedilebilecek birilerine, sokaktaki gençlere çekmeye yeltenirken onların da tanıdık olduğunun ortaya çıkmasıyla tekinsizliğin kaynağı bir türlü uzaklaştırılamıyor.

Yengeç Sepeti’nde ise biraz daha farklı bir denge söz konusu. Çatlak’ın saklanan altınları gibi en mühim meseleler hiç konuşulmamış, filmin süresi boyunca da sızıntı seviyesini asla aşmıyor. Başta Ayfer’in sunduğu haberin içeriğine kimsenin odaklanmamasından zaten bahsetmiştik. Ömer’in hareketinin münferit bir mesele olmadığına dair filmin başındaki işkence sahnesinden aldığımız bir ipucu zaten var, buna ek olarak annenin babaya söylediği “Büyük, oğlanı hep döverdi,” ifadesi, Ömer ile Güner’in ilişkisiyle ilgili de fikir sahibi olmamızı sağlıyor. Ömer’in sarf ettiği “Tehlikeli davalara giriyorsun,” tehdidiyle Günfer’in avukat ya da sivil hak savunucusu olduğunu tahmin ediyor, aralarında geçen düzen/adalet tartışmasından abisiyle ciddi ideolojik farkları olduğunu anlıyoruz. İlk defa kardeşlerden birinin (bunun da hikâyenin en az ön plana çıkardığı kardeş olması önemli) Ömer’in sebep olduğu, hatta bizzat bünyesinde barındırdığı şiddete tepki duyabileceği hissine kapılıyoruz. Yine de o âna dek konuşulmayan, eski fotoğrafların, aldatıcı görünüşlerin, gülüşlerin ve diğer bütün ailevi mecburiyetlerin arasına saklandığı için ortaya çıkamayan bu meseleler, Günfer’in Ömer’e servis ettiği bir tabak yemekle tekrar tatlıya bağlanıyor.

Peki, hem eylemleri hem de söylemleriyle devletin ceberrut yüzünün somut bir temsili konumunda bulunan Ömer’in yaptıkları yanına mı kalıyor? Nihayetinde buna vereceğimiz cevap evet, ama filmin kendisi tam da böyle düşünmüyor. Filmin sonlarına doğru Ömer’in karısı Nuray (Derya Alabora), samanlıkta Ayfer’in eski kocasıyla birlikte oluyor. Yani Çatlak’ta gelinlerden birinin eltisinin sırrını ifşa etmesiyle gelen katarsis burada yine aileyle kan bağı bulunmayan iki kişinin, ailenin nefret ettikleri iki ayrı üyesinden intikam almak için kendi aralarında büyüttükleri bir sırla geliyor. Nitekim Nuray’a göre bunu yalnızca ikisinin bileceği bir sır olarak tutmak, anlamlı bir intikam için yeterli. Kocanın ise başta “kimin girip çıktığı belli olmayan ev” ifadesiyle benimsediği ahlakçı tutum, aynı bakış açısından daha da gayriahlaki sayılabilecek bir eylemi bizzat gerçekleştirmesiyle sonlanıyor. Neticede bu eylemi Ömer’in baskıcılığına karşı Nuray’ın direnme biçimi olarak yorumlamak mümkün, ama doğrudan bir yüzleşme gerçekleşmediği için bu sevişmenin toplumsal meseleler karşısındaki sosyal medya aktivizmine yakın bir yanı da yok değil.

Çatlak’taki diğer karakterlere göre Cafer (Giray Altınok), ailenin sinirli, fevri üyesi. Aslında daha büyük anlamlara gelen, hatta bizzat aile kurumunun temeline dair bir şeylere temas eden meselelerin “Onun nasıl olduğunu bilmiyor musun?” sözleriyle defalarca kanıksandığını, ehlileştirildiğini görüyoruz. Böylelikle borcun bir araya getirdiği, çatlakların tehdit ettiği aile, ne borç ne de borcun ortaya çıkardığı meseleler çözülse de benzer bir görev bilinciyle bir arada kalıyor. Karısının ondan sakladığı altınları öğrenen Cafer hışımla evden çıkıyor, onu sakinleştirmek de bizzat altınlarını ifşa eden insanlar tarafından hemen Cafer’in peşinden gitmesi gerektiği söylenen Hacer’e (Elif Ürse) düşüyor.

Yengeç Sepeti’nde ise kişisel ve siyasi husumetler Çatlak’taki imalar ve laf sokmalar kadar konuşulmuyor. Hâl böyle olunca aile için sıfır noktasına, aldatıcılığı kolay kolay anlaşılmayan gönüllü birlikteliğe dönmek kolaylaşıyor. Birlikte geçirilen vaktin kalitesi ortadayken anneye ve babaya bizzat Ömer’in ağzından sarf edilen “yine geliriz” vaatleri, bu birlikteliğin de bir nevi borca, mahcubiyete dönüştüğüne işaret ediyor. Ancak bu sözlerin de içeriğe odaklanmayan, suç ortaklığı olarak yorumlanabilecek hafta sonunu gözardı eden bir yanı var. Çatlak’ta gümbür gümbür ortaya saçılanların ardından bile ayakta durmayı sürdüren aile kurumu, Yengeç Sepeti’nden usul usul sızanlara pabuç bırakacak değil elbet. Nitekim biri apartman dairesinin bomboş kalan salonunun görüntüsüyle, diğeri ayrılan çocuklarını izleyen anne ve babayla biterken ilkinin geriye kalan en büyük meselesi “Sarma getirdiğim tencereyi geri verir misin, o büyüklükte başka tencerem yok,”, ikincisininki ise dillendirilmeyen bir “Çocuklar çok kısa geliyor, hemen de dönüyorlar,” oluyor.


[i] Filmin varlığından, Çatlak’ı birlikte izlediğimiz annem sayesinde haberim oldu. Bu bağlantıyı kuran da aslında o. Disfonksiyonel ailelerle ilgili bir yazıda annesine teşekkür eden yazar da benim.

Muhabbetimiz daim olsun...

BENZER YAZILAR
sayın okur, bir maniniz yoksa sizi de bekliyoruz. vesaire’nin eski ve yeni yazılarından itinayla derlediğimiz tematik bültenleri her pazar sabahı okumak için şimdi abone olunuz: ve'posta.
KAYDOL
Total
0
Share