Fransa’nın ilk çevre mültecisi kararı ne anlama geliyor?

Küçük bir şişme botla İngiltere kıyılarına ulaşmaya çalışan mülteciler, 2020. Fotoğraf: Sameer Al-Doumy.

Çevre sorunları ve iklim değişikliği her gün hayatımızda daha da şiddetli etkilerini gösteriyor. Çevre hakkı, iklim adaleti, şehir hakkı gibi haklardan bahsedilse de, bu hakların doğrudan ihlali sebebiyle verilen yargı kararlarına denk gelemiyoruz. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) kapsamında incelediğimizde, çevre hakkının çoğunlukla Yaşam Hakkı (2. Madde), Özel ve Aile Hayatına Saygı Hakkı (8. Madde) ve Mülkiyetin Korunması (Ek Protokol 1, Madde 1) kapsamında değerlendirildiği görülüyor. İklim değişikliğine yönelik davalarda da genellikle ülkelerin ulusal mevzuatı kapsamında yaşam hakkına bağlı hükümler üzerinden yargılamalar yürütülüyor. Dünya genelinde ulusal ve uluslararası düzeyde iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılması amacıyla çevre hukuku kapsamında iklim yargısı konusu tartışılıyor. Zira iklim yargısının gelişmesi ve yargı mercileri tarafından kabul edilen bir uygulamaya dönüştürülmesi, iklim hareketinin geleceği için büyük önem arz ediyor. Ancak henüz yargı kararlarında doğrudan bu haklara atıf yapılamazken, iklim yargısının gelişiminin hızlanamayacak olması özellikle iklim değişikliği üzerine çalışan hukukçular açısından endişe verici bir hâl alıyor. Son dönemde doğrudan çevre hakkının ihlalinden kaynaklı olarak insanların temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmesine dair çeşitli davalar açılıyor. Bu davalar, iklim adaletinin sağlanması ve çevre hakkının korunması açısından bizlere umut veriyor. Bu davalardan en güncel olanı ise bu metinde inceleyeceğimiz, Bordeaux İstinaf (Bölge İdare) Mahkemesi tarafından hükme bağlanan ve çevre mültecisi kavramına dolaylı bir şekilde de olsa resmen atıf yapılan 18 Aralık 2020 karar tarihli dava.

Çevre mültecisi kimdir?

Dava sonucu hükmedilen karara geçmeden kısaca çevre mültecisi kavramına değinmekte fayda var. Çevre mültecisi kavramı esasında çoğumuzun uzun zamandır aşina olduğu bir kavram. Kavramın kendisi üzerinde fikir birliği sağlanamamakla birlikte çevresel nedenlerle yerinden edilmiş kişiler, iklim mültecisi veya ekolojik mülteci olarak da karşımıza çıkabiliyor. 1985 tarihli UNEP raporunda çevre mültecisi kavramının kullanılmasıyla ilk defa gündeme gelen bu kavram, 1951 Cenevre Sözleşmesi (Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme) ile belirlenen mülteci tanımını da en çok esneten kavram olarak değerlendiriliyor. Bu sözleşmenin Madde 1/A (2) hükmünde belirtildiği üzere “ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da söz konusu korku nedeniyle yararlanmak istemeyen” kişiler mülteci olarak adlandırılıyor. 1985 tarihli UNEP raporunda ise çevre mültecilerini “(doğal veya beşeri sebeplerle ortaya çıkan) belirgin bir çevresel bozulma sonucu hayatlarını sürdürmelerinin tehlikeli olması ve/ya hayat kalitelerini ciddi anlamda düşmesi sebebiyle mutad meskenlerini geçici veya kalıcı şekilde terk etmek zorunda kalan” kişiler olarak tanımlanıyor[i]. İklim mültecileri ise kısaca bulundukları bölgenin doğal koşullarındaki tahribat sebebiyle yer değiştirmek zorunda kalan kişileri kapsıyor. Burada da mülteci tanımı iki farklı noktadan esnetiliyor. İlki kişilerin yer değiştirme gerekçelerinin yaşam koşullarının doğa ile bağlantılı sebeplerle ortaya çıkması, yani bulundukları bölgede artan sel baskınları, hava kirliliği gibi ekolojik sebeplerle hayatlarını sürdürmekte (fizyolojik, ekonomik vb.) sıkıntı çekiyor olmaları. İkincisi ise ülke değil, bölge değiştirme zorunluluğu, yani artık mülteci statüsünün yalnızca devletlerarası değil aynı ülke içerisinde de gündeme gelebiliyor olması.

Burada çevre mültecisi kavramına yönelik pek çok tartışmaya ve açıklamaya girmek mümkün, ancak esas konudan sapmamak amacıyla çevre mültecisi kavramını bu temel hareket noktalarında bırakacağım. Zira devletlerin iklim değişikliği ile mücadele için çoğunlukla iktisadi faaliyetler göstererek büyük sermaye şirketlerinin çevre tahribatına neredeyse hiçbir şekilde müdahale edilmediği günümüzde, ekosistemlerin bozulması sonucu ortaya çıkan sorunlar maalesef pek az ülkede çözüm buluyor. Bu kararda da Fransa’nın hukuken (dolaylı da olsa) çevre mültecilerini tanıması ve sosyal devlet geleneğinin kapsamını bu doğrultuda genişletmesi bir hayli umut verici.

Bordeaux İstinaf Mahkemesi Kararı

Kararı ve olayları kısaca inceleyelim. Alerjik astım hastası ve ancak solunum cihazıyla uyuyabildiği şiddette uyku apnesi olan Bangladeşli Bay A, 2011’de Fransa’ya iltica talebinde bulunuyor, 2013’te bu talebi Sığınmaya İlişkin Ulusal Yargı Mercii tarafından reddediliyor. 2014’te oturma izni talebi önce reddediliyor, daha sonrasında 2015’te sağlık sorunları sebebiyle geçici oturma izni veriliyor ve bu izin 2017’de yenileniyor. Haziran 2019’da Bay A’nın oturma iznine ilişkin ikinci yenileme talebi Haute-Garonne Valiliği tarafından reddediliyor ve Fransa’yı 30 gün içerisinde terk etmesi bildiriliyor. Bay A’nın Ağustos 2018 tarihli aile birleşimi hakkı dahilinde durumunun olağandışılığını öne sürerek yapmış olduğu eşini yanına aldırma talebi de Ağustos 2019’da valilik tarafından reddediliyor. Bay A yasal süreci devam ettiriyor ve 15 Haziran 2020’de Toulouse İdare Mahkemesi, valiliğin Haziran ve Ağustos 2019 tarihli kararlarını Yabancıların Ülkeye Girişi ve Oturma İzinlerine dair Kanun ve Sığınma Kanunu kapsamında iptal ediyor. Haute-Garonne Valiliği ise yürütmenin durdurulması istemiyle kararı Bordeaux İstinaf Mahkemesinde temyiz ediyor.

Öncelikle sığınma talebi ve oturma iznine ilişkin koşulları değerlendiren mahkeme, daha sonra bizleri ilgilendiren Bay A’nın çevre sorunları sebebiyle sağlığının kötü etkilenmesine yönelik hükümlere geçiyor. Göçmenlik bürosunun birlikte çalıştığı kurumlarda yapılan tıbbi tetkikler sonucu Bay A’nın Fransa’daki hayat koşullarının aynısını Bangladeş’te de sağlayabileceğine yönelik bir rapor düzenlese de Bay A’nın mahkemeye sunduğu doktor raporlarında kendisinin sağlık koşullarının ciddiyetine dair bilgiler yer alıyor. Bay A’nın babasının da alerjik astım sebebiyle 54 yaşında hayatını kaybettiği, uyku apnesi için gereken cihaza Bangladeş’te evsel kullanım açısından erişim olmadığından bahsediliyor. Bunun devamında da Bangladeş’te 2013’te %58 olan hava kirliliği oranının 2017’de %70’e çıkmasıyla hava kalitesinin bir hayli düşük olduğunu ve Bay A’nın alerjik astım hastalığının oturma izninin yenilenmesi talebinin reddiyle ciddi boyutlara ulaşacağını belirtiyor. Bu sebepler ışığında Bay A’nın Fransa’da sağlığına ilişkin aldığı hizmetlere ve sağladığı koşullara Bangladeş’te sahip olamayacağı belirtilerek Haute-Garonne valiliğinin oturma izninin yenilenmesinin talebinin reddi ve aile birleşimi talebinin reddi kararlarının iptaline hükmediyor.

Bu karar neden önemli?

Bordeaux İstinaf Mahkemesi bir mülteciye yalnızca sağlık koşulları yüzünden Fransa’da oturma izni verilmesine hükmetmiş gibi görünebilir, ama bu kararda birkaç yeni durum söz konusu. Öncelikle Fransa ulusal mevzuatı kapsamında yabancıların oturma izni almasına yönelik koşulları yorumlarken çevre tahribatının insan sağlığına olan olumsuz etkisini vurguluyor. Bu vurgu, çevre sorunlarının aslında iklim değişikliği kapsamında alınan önlemler ve düzenlenen faaliyetlerle aynı doğrultuda ilerlediğinin izlerini taşıyor. Bu da iklim yargısının yakın gelecekte hala daha ulusal boyutta yaygın bir uygulanmaya sahip olacağı anlamına gelmese de, uluslararası boyutta iklim yargısı davalarına bir yenisinin daha eklenmesi ve bu davaların artışıyla birlikte devletlerin ulusal hukuklarından kaynaklı sorumlulukları doğrultusunda harekete geçmek zorunda kalacaklarına dair bir işaret olarak nitelendirilebilir. Bir başka yenilik ise Fransa’nın ulusal hukuk kapsamında dolaylı da olsa çevre mültecilerini resmen tanıması oldu. Bir kişinin sınır dışı edilmemesi için döneceği ülkenin hava kirliliği seviyesinin gerekçe olarak gösterilmesi, kararda kişinin sağlık koşullarına öncelik tanınsa da çevresel tahribat sonucu yaşam koşullarının elverişsiz olduğunun belirtilmesinin önüne geçmiyor. Böylelikle çevre sorunlarının gündelik hayatı etkilemesinin ve yaşam standartlarını belirlemesinde hukuken görünürlük kazanması söz konusu oluyor. Kişilerin hayatlarını devam ettirebilmeleri için sağlıklı bir çevrede bulunmaları gerekliliği, çevrenin de yaşanırlığa dair ölçütlerle değerlendirilmesine dönüşüyor.

Uzun zaman sonra çevre ve iklim üzerine yazdığım ilk yazıyı yine Türkiye’deki durum değerlendirmesi ile bitirmek istiyorum. Türkiye’de çevre hakkına ilişkin temel düzenleme mevcut 1982 Anayasası 56. Maddesinde, 1972 tarihli Stockholm Bildirgesinden kaynakla yalnızca kişilerin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı olarak yer alıyor. Yani insan odaklı, insan için varlığını sürdüren bir çevreye yönelik eylemlerin düzenlenmesi söz konusu. Uzun zamandır ormanların, doğal kaynakların korunmasına yönelik şirketlere karşı verilen mücadelelere ek olarak günümüzde hayvanlar da insan odaklı çevre anlayışından büyük zarar görüyor. Hayvan hakları yasa tasarısına ilişkin Türkiye’de sürdürülen tartışmalara, yani hayvanlara verilen fiziksel zararın kabahatler kanunu kapsamında değerlendirilerek hayvanların hâlâ daha emtia olarak görülmesine karşı çevre savunucuları tarafından sürdürülen mücadele bile bunun en belirgin örneklerinden. Bir canlıya bu kadar kolay zarar verebilen, işkence edebilen kişilerin cezalandırılmaması, medeni bir toplumda yaşama isteği duyan herkesi tedirgin ediyor. Gerek evcil hayvan olarak sosyal, gerek çiftlik/besi hayvanı olarak ekonomik açıdan hayatımızda büyük yer tutan hayvanların korunmamasının insan hayatına dahi yaratacağı olumsuz etkilerin düşünülmemesi büyük bir rahatsızlık ve huzursuzluk yaratıyor. Henüz insan hayatının bile önemini kavrayamayan bir toplumda yer almamız, birbirine fizyolojik ve psikolojik zarar vermeyi kendine hak gören kişilerle yaşamaya devam etmemiz bu ortamın güvensizliğini pekiştirse de dayanışmayla, empatiyle ve ortak bilinçle hasret kaldığımız güvenli ve huzurlu ortama bir nebze yaklaşacağımızı umuyorum.


[i] Bates, Diane C. “Environmental refugees? Classifying human migrations caused by environmental change.” Population and environment 23.5 (2002): 465-477.

Muhabbetimiz daim olsun...

Benzer Yazılar
daha fazla

Boktan işler fenomeni üzerine

1930 yılında John Maynard Keynes, yüzyılın sonuna kadar teknolojinin İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nde haftada 15 saat çalışmayı…
Total
4
Share