Filmekimi günlüğü: ‘Saul’un Oğlu’

1   +   10   =  

Auschwitz-Birkenau mahkumlarından biri olan Macar Yahudisi Saul, kamptaki sonderkommandolardan biri. Yani yeni gelenleri karşılama, onları soyarak gaz odasına sokma, üzerinden çıkan değerli eşyaları toplama, öldükten sonra cesetleri fırında yakma gibi görevleri var.

Çarpıcı açılış sahnesinde Saul ve diğer Sonderkommandoların insanları gaz odasının içine sokmalarını, arkalarından kapattıkları kapının ardına dayanıp beklemelerini görüyoruz. İçeriden çığlık sesleri gelirken Saul’un hissizleşmiş suratına odaklanıyoruz, belli ki bunu ilk defa yapmıyor. Gaz odasından sağ çıkan küçük bir çocuk, yarı baygın halde öksürmekteyken doktorlardan biri tarafından boğularak öldürülüyor. Bunu gören Saul müdahale etmiyor ama bir haham bulup daha sonradan oğlu olduğunu söylediği bu çocuğun bedenini usulünce toprağa gömmek tek amacı haline geliyor.

Kamera film boyunca Saul’un yanından ayrılmıyor. Uzun planların içinde ya yakın çekimlerle yüzünü görüyor, ya da olan biteni onun bakış açısından izliyoruz. Arka plandaki bütün o karmaşa genellikle bulanık. Müttefik devletle olan savaşı da, soykırımın vahşetini de, sommenkommandolar arasında örgütlenen ayaklanmayı da Saul’un bireysel amacına engel oluşturduğu ölçüde deneyimliyoruz. Çocuk gerçekten Saul’un oğlu mu, ayaklanmaya yardım eden kadın eşi mi? Bu tür soruların cevabını tam olarak öğrenemiyoruz; o kaosun içinde, tüm yaşananlardan sonra kimlikler de önemini yitirmiş adeta.

Bazı yerlerde konuşan kişinin kim olduğunu bile anlamıyoruz. Saul belki çok akıllı, belki delinin biri, belki Ferit Edgü’nün “Çığlık” öyküsündeki gibi bir motivasyonla hareket ediyor, belki de fark etmez. Bizi yönetmen László Nemes ve Saul’u oynayan Géza Röhrig ile tanıştıran, insanı “üzerinden kamyon geçmiş”e çeviren bu filmi kaçırmamak ise elzem.