Federer neden hep kazanmak zorunda?

10   +   10   =  

2005’te Avustralya Açık çeyrek finalinde 35 yaşındaki Andre Agassi’nin karşısında henüz 24 yaşındaki Roger Federer vardı. Agassi, Grand Slam[i] turnuvaları arasında en çok kazandığı[ii] turnuvada zor durumdaydı. Kendisinden on yaş daha genç, oyunu ondan daha iyi oynamaya başlamış (sonradan geliştirerek bambaşka bir boyut katacak olan) biriyle karşılaşıyordu. Televizyon karşısında bir zamanlar “nasıl olsa kazanır” diye düşünerek izlediğim birinin düşüşüne şahit oluyordum. Agassi hiç yapmayacağı kadar düz ve sert vuruşlar deniyor, vurduğu toplar arka çizginin metrelerce gerisine düşüyordu. Yorumcunun (normal oyun tarzına aykırı düzeyde bir sertliği kastederek) “kazanmak için hep bu kadar üst düzey oynamak zorunda” deyişini hâlâ hatırlıyorum. Federer maçı rahat bir oyunla kazandı. Agassi ise 2006’da tenisi bıraktı.

Geçtiğimiz pazar günü Wimbledon finalinde 34 yaşındaki Roger Federer’i 28 yaşındaki Novak Djokovic karşısında izlerken aklıma 2005’teki bu maç geldi. Bu sefer esnekliği ve atletikliğiyle kendisine ters gelen Djokovic karşısında geride olan Federer’i destekliyordum. Federer bir set aldı, zorladığı da oldu ama sonuçta 2005’te olduğu gibi pazar günü de genç olan kazandı.

Brian Phillips, Federer’den hareketle efsanelerin emeklilikleri üzerine yazdığı yazıda, herkesin sporu Michael Jordan gibi en üst seviyede, maçı kazandıran basketi atıp şampiyon olarak bırakmak[iii] isteyeceğinden bahsediyor. Ama işin bir de seyirci boyutu var. Bu sporcuları “idol” haline getiriyoruz ve onların başarılı olmalarını çok istiyoruz. Michael Jordan’ın dili dışarıda potaya hücum etmesini, Usain Bolt’un 100 metre yarışının son 20-30 metresini birinciliği garantilemiş olarak kendi göğsüne vurarak koşmasını, Messi’nin bütün takımı çalımlayıp gol atmasını seviyoruz. Bunun nedeni statükoyu gizlice sevmemiz, yani aslında hepimizin biraz “istikrara” oy vermemiz olabilir.

1988 yılında William Samuelson ile Richard Zeckhauser’ın yaptıkları bir deney sonucu ortaya attıkları bir kavram olan status quo bias (statüko önyargısı), bilindik olanın kaybının olası dezavantajlarının yeni olanın avantajlarından daha fazla olacağı korkusuyla seçim şansı sunulduğunda statükodan yana olmayı ifade ediyor[iv]. Aynı fiyatta olan iki ürün arasında yeni olandansa yıllardır bildiğimizi tercih etmeye meyyaliz, çünkü statüko lehine çalışan bir algıda seçicilikten muzdarip haldeyiz. Bu kavramı siyasete, iktisata[v] ve spora olduğu gibi günlük hayata uyarlamak da mümkün: kahvaltıda her sabah aynı şeyleri yemeyi ya da eve giderken hep aynı yolu kullanmayı bununla açıklayabiliriz.

Kobe Bryant, NBA’e ilk girdiğinde onun yeni Michael Jordan olacağı söyleniyordu ve hiç hoşlanmıyordum. Şimdi, yaklaşık 20 yıl sonra, sakatlığını atlatıp sahaya eski zamanlarındaki gibi oynayarak dönmesini bekliyorum. Messi ilk çıktığında da bir “kim bu bücür?” refleksi göstermiş ve tarihin en iyi oyuncularından biri olarak gösterilmesinden rahatsız olmuştum. Şimdi yeni sezonda geçen sezon Athletic Bilbao’ya attığı gole benzer goller atmasını izlemek için sabırsızlanıyorum.

Status quo bias‘ı alt etmek için Nick Bostrom ile Toby Ord’un önerdiği formül, bir reversal test (tersine çevirme testi) yapmak. Eğer bir parametrede olacak değişimin kötü sonuçlara yol açacağı düşünülüyorsa, aynı parametrede aksi yönde bir değişimi düşünülüyor. Eğer onun da kötü sonuçlara yol açacağına kani olunursa, ispat yükü bu öngörülerde bulunan ve parametreyi sabit tutmak isteyene geçiyor. Bostrom ve Ord, şöyle bir örnek veriyor: Diyelim ki, ayağınızın acısız bir şekilde ampüte edilmesiyle 10 IQ puanı kazanabiliyorsunuz. Bu teklifi büyük bir ihtimalle reddederdiniz. Peki, bir ayağınızı kaybettiğinizi ve 10 IQ puanından feragat etmeniz karşılığında ona tekrar kavuşacağınızı düşünelim. Eğer bu tekliflerden ikisini de reddediyorsanız düşünce tarzınız status quo bias‘tan etkilenmiş olabilir. Hali hazırdaki IQ seviyeniz tam da olması gerektiği gibi mi? 10 puan artırmanın neden ayağınız kaybetmeye değmeyeceğini ya da bir ayağa sahip olmanın neden 10 puan azaltmaktan daha önemli olmadığını düşünmek isteyebilirsiniz.

Reversal test‘i tenise uyarlamaya çalışalım. “Federer taraftarlığı” parametresini “Djokovic taraftarlığı”na doğru kaydırmak istemiyorum. Bununla birlikte finalde Djokovic yerine (tablonun o kısmında yer alanlardan) Richard Gasquet ya da Stan Wawrinka olsaydı da Federer’i tutardım. Sonuçta bütün spor efsaneleri eninde sonunda bir düşüş yaşıyor. Federer için durum biraz daha farklı, ağır fizikselliğe dayanmayan oyun tarzı onun (örneğin aslında ondan birkaç yaş genç olan Nadal’ın aksine[vi]) bu seviyelerde oynamaya devam edebilmesini sağlıyor ama sonuçta bir süredir bir Grand Slam kazanabilmiş değil, bundan sonra da kazanması zor görünüyor. Bense hâlâ onun oynadığı her maçı mutlaka kazanması gerektiğini düşünüyorum. Ona duyduğum hayranlığın[vii] oyunundaki sporun sanatsal boyutunu hissettiren olağanüstü zarafet ve kişiliğinden de kaynaklandığı kuşkusuz. Ancak bunun status quo bias ile bir ilgisi de olabilir, belki de “bunun adı statükodur!”

[i] Amerika Açık, Fransa Açık (Roland Garros), Wimbledon ve Avustralya Açık’tan oluşan dört büyük tenis turnuvası.
[ii] 1995, 2000, 2001 ve 2003.
[iii] Yazının devamında da bunun çok “grotesk ve gayriinsani” olduğunu vurgulayarak Jordan’ın kendisinin bile geri dönerek (2000’lerde Washington Wizards takımıyla tekrar sahalara dönmesini kastediyor) bunu “batırdığı”ndan bahsediyor.
[iv] Daniel Kahneman ve Amos Tversky bunu loss aversion (kayıptan kaçınma) olarak ifade ediyor.
[v] En basit örneği, insanların sahip olduğu bir şeyi satmak için aynı şeyi satın almak isteyeceği fiyattan daha fazlasını talep etmesi.
[vi] Federer-Nadal-Djokovic arasındaki rekabet üzerinden bu konuya da değinen ayrıntılı bir tartışmayı buradan okuyabilirsiniz.
[vii] Bugüne kadar okuduğum en iyi spor yazılarından biri Federer üzerine olan şu yazı.