Türkiye gündeminde Contemporary Istanbul insana kafayı takacak son şeymiş gibi görünebilir. Ancak ziyaretimden sonra olan biteni içimde tutmak beni ziyadesiyle huzursuz edecekti.

Fuarın gerçekleştirildiği Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’na girmeden önce park yerinin hemen başındaki çimenliğe boz renkli bir sokak köpeği fırlıyor. Özenle seçilmiş çiçeklerle dolu bu tepeciğe hışımla koşuyor, havlamaya başlıyor. Kendi alanını sahiplenmeye çalışır gibi durmadan havlıyor. Ama kimsenin dönüp baktığı yok.

Contemporary Istanbul, son derece şenlikli, eski 23 Nisan’lar kadar uluslararası, farklı ülke temsilcilerinin bir G20 Zirvesi kadar birbirine tahammül edebildiği bir ortam sunuyor. Tablolara bakarken fotoğraf çekmek için koşuşturan kalabalığın arasında her seferinde kadrajlarına girmekten duyulan korku dışında bir sorun yok gibi görünüyor. Antwerp’ten İstanbul’a farklı galerilerin çalışanları adeta her an birbirlerine, “İki dakikalığına su dökmeye gidiyorum. Benim tezgâha bakıver,” diyecek pazarcılar gibiler.

Karşımda metalik kabartmaları ve delikleriyle bir çamaşır makinesinin içini andıran levhadan pek bir şey anladığımı söyleyemeyeceğim, ama şimdilik mutluyum. Ta ki yolunda olmayan birtakım şeyleri fark edene kadar. Anlatacaklarım, “işte gene başlıyor” diyeceğiniz bir modern sanat küçümseyicisinden başka şeyler olacak: Beni formdan, fikirden veya zanaat gibi şeylerle ilgilenmekten alıkoyan ve sanatın kendi koşullarıyla veya kriterleriyle baş başa kalmama izin vermeyen sanat piyasasının boğucu özellikleri. “Bunu ben de yaparım” aymazlığı bile sözünü ettiğim boğuculuğun yanında naif kalıyor. Contemporary Istanbul fuar alanındaki eserler ile izleyiciler arasında onlardan tamamen ilgisiz şeylerle kuşatılmış bir ilişki var. Bu ilişki, birbirine asla kavuşamayan ve yakın zamanda da kavuşamayacak gibi duran iki aşığın kederli hikâyesine dönüşmüş durumda. Bu durumun elbette galeriler, galeri temsilcileri, rüküş giyimli ve eserlere alıcı gözüyle bakan sosyetik koleksiyonerler açısından farklı perspektifleri olabilir.

Metal çubukların dikey ve yatay sıralanışları, bükülmeleri ve kesilmeleriyle üç boyutlu, bir kuş kafesi ebatlarında soyut işlerle karşı karşıyayım. Bir sergide nadir anlarda varılan bir haletiruhiye olan, bütün ilgimi sanat eserine vermenin dayanılmaz hafifliğinde kafese bir alttan bir üstten, bir sağdan ve bir soldan bakıyorum. Bir ksilofona vurur gibi başımı hareket ettirdikçe hareketsiz obje hareket kazanıyor, ona yaklaştıkça kafesin sanki içine girmiş gibi oluyorum. Tam o esnada cılız bir ses geliyor kulağıma, ihtiyatlı bir İngilizceyle koleksiyondaki bir eserin fiyatı soruluyor. Bu Londra menşeli galerinin çalışanından alınan ilk karşılık: “Dört bin Pound”. Zengin hanım dur durak bilmeden listedeki farklı eserlerin, benim de baktığım kafeslerin de dahil olmak üzere fiyatlarını sormaya devam ediyor. “Bu? Bu? Ya bu? Peki, bu?” Galeri çalışanı ona adeta listeyi gözleriyle zıplaya zıplaya tararken yetişemiyor: “Üç bin Pound, üç bin beş yüz altmış Pound…” Sorularındaki dirayete bakılırsa, bu hanımefendi sadece hoşuna gittiği için sanatçının parmaklarını da kestirip satın almak isteyebilir.

Contemporary Istanbul’u gezen insanlar yalnızca içinde sanatın sergilendiği değil, ideolojik ve piyasayla ilgili yönlendirmeler ve sınırlandırmalarla dolu bir “fuar”dalar. Bu insanların çoğunluğu muhafazakâr mahalleye dahil değiller, seküler hayatlar yaşıyorlar ama kendilerine özgü kültürel muhafazakârlıklarından ödün vermek de istemiyorlar. Bir de eserlere alıcı gözüyle bakan, burnundan kıl aldırmayan bir kesim var. Sosyolojik çıkarsamaları veya monolitik gruplamaları bir kenara bırakalım. Benim en çok gözüme çarpanlar, koridorlarda gezinirken yaygara koparan çocuklar ve onları durdurmaya veya meraklarını yönlendirmeye çabalayan anne babalar. Gürültülü bir pazar yerinde, tezgahların ve yerdeki çürük sebzelerin arasında çocukları zaptetmek de kuşkusuz zor. Çocukların zaptedilişi bir aciliyet miydi yoksa çocukların etraflarına olan ilgisine bir darbe miydi, bilmiyorum.

Çocukları ve ebeveynleri gözlemlemeye çalışırken araya başkaları girdi. Galerilerde gördüklerinden ödev hazırlamak zorunda olan öğrenciler, her tamamlanan galeri sonunda bir mahkumun mahpus duvarına her sabah çentik atışı gibi sona yaklaşan ilerleyişin azmini duyan sanat romantikleri, genç küratör adayları… Bütün bu insanlar bir araya geldiğinde uğultulu bir kalabalığa dönüşüyorlar. Ancak tek tek bakıldığında her izleyicinin hikâyesi anlaşılabilir. Anlaşılamaz ya da kabul edilemez olan ise iyice ticarileşmiş bu çağdaş sanat fuarının nesnesiyle ilişkisi.

Eserlerin oluştuğu koşulları anlamak, sanatçının mücadelesi, kimliği, alışkanlıkları bir tür biyografi veya özgeçmişe indirgenemez renklilikteki deneyimler kuyusunu anlamak sanki. Öyleyse neden temsil edilişi, onları sanatçının özgün dünyasına davet eden açık bir kapı gibi değil de bir tanıtım standı izlenimini veriyor? Neden etraf alacalı bir görsellikle kuşatılmış olsa da “görmeye” gerçek anlamda izin verilmiyor? Her bir stant hem kendi yerelliğinde onunla iletişim kurmayan birtakım kişilerin işgali altında hem de yan yana dizilişleriyle pazarın ve talebin gerekliliklerini her an her şeyden ödün vererek yerine getirmeye hazır bir geometride düzenlenmişler.

Gecikmiş bir soru: İnsan faktörü tamamen ortadan kalktı mı? Yoksa pazarlamacı, reklamcı ve yönetici güç odaklarının belirleyiciliği altında azalarak kaybolmayı sürdürüyor mu? Contemporary Istanbul ziyaretçileri, gerçekten gürültülü elektrikli süpürgelerin arasında dolaşıyor gibi. Üstelik güç odakları onlara bizzat ilgi ve talep göstermemizi bile beklemiyor. Kendi kart oyunlarına, taht oyunlarına, artık hangi oyunlarına bilmiyorum, ona dalmışlar. Yani aslında sanatçılar da ziyaretçiler de yapayalnızlar.

Sergi çıkışına yakın umutsuzca bir BMW standında üstü yöresel Afrika desenleriyle boyalı son model bir BMW hakkında bilgi veren bir hostes ve yanında ellerinde şaraplarıyla onu dinleyen kalabalığa bakıyorum. Aklımdaki tek şey ise sergiye girmeden gördüğüm sokak köpeği, sahiplendiği alanı terk etmemek konusunda ısrarcı olup olmadığı. Dışarı çıktığımda hâlâ oradaydı ve ara sıra havlıyordu.