Çiğdem Vitrinel’in ikinci uzun metraj filmi Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, 12 Aralık’ta vizyona girdi. Adı ilgi çekiyor, fragmanı umut vaat ediyor, oyuncu kadrosu ve müzikleri beklentiyi yükseltiyordu. İzledikten sonra içimde büyük bir hayal kırıklığı yaratan bu filmle ilgili yanlış bulduğum şeyleri maddeler halinde sıraladım ve her maddenin sonunda, o maddedeki sorunu başarıyla alt etmiş bir film örneği verdim. Bir filmin işlemesi için “derin bir tutku”nun anlatılmasının gerekmediğini göstermek için de bu filmlerin herhangi bir derinlik iddiası taşımayan Hollywood’dan ana akım filmler olmasına dikkat ettim.

(Dikkat. Bu yazı, filmde gelişen olaylarla ilgili bilgi içermektedir.)

arif ve müzeyyen

Arif ve Müzeyyen

Müzeyyen’i anlamıyoruz, Arif’i umursamıyoruz: Altyazı’nın Aralık sayısı için verdiği kısa röportajda yönetmen Çiğdem Vitrinel, hikâyenin işlenişiyle ilgili şunu söylüyor: “Çalışmaya başladığımız dönemlerde Müzeyyen’i ön plana alan, daha görünür kılan pek çok versiyon yazdık. Çünkü o gelgitlerini, bir tarafı kalk gidelim diyen, diğer tarafı evcimen, sadık bu kadını çok iyi anlıyorduk, tanıyorduk. Ama zaman içinde fark ettik ki kahramanımızın aklını ve kalbini alan, kitaba ismini veren Müzeyyen olsa da anlatılan Arif’in hikâyesiydi. Ve Arif’in Müzeyyen’in neden gittiğini anlayamaması gerekiyordu. Dolayısıyla seyircinin de.

Müzeyyen’in neden gittiğini gerçekten de ne Arif anlıyor ne de seyirci, ama bunun nedeni senaryonun işliyor olması değil karakter özellikleriyle hikâyenin işlenişi arasındaki tutarsızlık.

Teoman’ın 17 adlı şarkısı “Boş ver beni, mühim değilim / Bu O’nun hikâyesi” diye başlar ve şarkının sonuna kadar O’ndan bahseder. Arif’e ise “Ben mühim değilim / Bu O’nun hikâyesi ama onu da boş ver” gibi bir şey dedirtilmiş ve buna rağmen ona ilgi göstermemiz bekleniyor. Arif’in en önemli özelliği, Müzeyyen ile yaşadığı ilişki. Bu açıdan Müzeyyen’in eski sevgililerinden herhangi bir farkı yok. Sempati duymadığımız bir karakterin başına gelenlerden (ne kadar ciddi bir şey yaşamış olursa olsun) etkilenmeyiz. Eğer anlatılan Arif’in hikâyesi ise Arif’in ilgi uyandıran bir karakter olması lazım; ama bu haliyle seyircinin ilgisini çekmek gibi bir iddiası yok, o yüzden seyircinin de onun başına gelenle ilgilenmesi için bir neden yok. Filmin ilk 15-20 dakikasındaki Arif’in biten ilişkisi ve ardından yaşadıklarını anlatan bölüm, fragmanlar veya reklamlar uzamış ve film hiç başlamamış gibi hissetmemize neden oluyor. Filmde ilgi çekici olduğu iddia edilen tek karakter Müzeyyen; ama onun da seyirciyle arasına bilinçli bir duvar örülmüş. Bu haliyle anlamadığımız bir kadının onu üzdüğünü iddia eden umursamadığımız bir adam izliyoruz ve cevapsız kalan soruları merak etmiyoruz.

(Başarılı bir “adam kadını sever, kadın bir süre sonra adamla birlikte olmak istemez” hikâyesi için: 500 Days Of Summer)

Dış ses çok kötü bir yazarın sesi ve susmuyor: Film çekilirken sinemanın yazından farklı olarak bir görsel dil imkânı sunduğundan bihabermiş gibi hareket edilmiş. Romanda okuyucunun gözünde canlandırmaya yardımcı olacak detaylı betimlemeler, filmde seyirciye zaten gördüğünü bir daha söyleyerek onu aptal yerine koyan cümlelere dönüşmüş ve ana karakterin yazar olmasının, her görüntünün arkasına bir cümle yerleştirmeyi gerektirmediği unutulmuş. Üstelik bu cümleler o kadar klişe ve zorlama ki, filmin çözüm anı olması gereken Arif’in kitabının çıkması, bu kadar kötü bir yazarın kitabının nasıl basılmış olduğuna şaştığımız büyük bir sürpriz haline gelmiş.

(Dış sesin iyi bir yazarın sesi olduğu ve doğru kullanıldığı bir film için: Stranger Than Fiction)

Diyaloglar gerçek dışı: Filmdeki diyalogların neredeyse tamamı gerçek dışı ve abartılı, sanki bütün film Müzeyyen’in eski sevgililerinin çırılçıplak poker oynadıkları o masada geçiyormuş gibi… Sin City veya Desperado benzeri atmosferlere sahip macera filmlerinde olsa sırıtmayacak bu diyaloglar gerçek bir hikâye anlatma iddiasındaki bu filmde çok gülünç kaçıyor. Özellikle Arif ve Müzeyyen’in tanışma sahnesindeki konuşmalar o kadar kötü yazılmış ki, bir araya gelip bir ilişkiye başlamalarını değil birbirlerinden uzak durmalarını istiyoruz.

To Rome With Love‘da Alec Baldwin’in oynadığı karakter, Ellen Page’in oynadığı karakterden etkilenen kendi gençliğine “bu yapmacık, sahte tavırları nasıl fark edemezsin?” diye kızıyordu. Müzeyyen’in ağzından çıkan her söz için Arif’e benzer şekilde kızılabilir.

(İyi yazılmış diyalogları olan bir film için: Dazed and Confused)

Müzeyyen tipleşiyor: Altyazı’nın yaptığı röportajda, Vitrinel filmin “sevdiği kadının gitgide kendisinden uzaklaştığını hisseden bir adamın ne yapması gerektiğini bilemeyişini, terk edildiği için öfkelenirken bir yandan maço bir kültürde ender görülen bir empati duygusuyla kadının gidişine onun özgürlüğü olarak bakıp çaresizce susuşunu” anlattığını söylüyor.

Filmin kendisinin yaratmadığı, ama sürdürmeye katkıda bulunduğu bir kadın tipi var. Bu kadın, bahsedilen “maço kültür”e bir tepki olarak doğmuş ve kendisini, onun dayattığı her şeye karşı olarak konumluyor. Bir erkek üzerinden tanımlanmaya karşı; ama erkeğe karşı olarak tanımlanmakla ilgili bir sıkıntısı yok. Erkeği denklemden çıkarmaya çalışırken ondan hâlâ kurtulamadığının farkında değil. Yeni tanıştığı insanlara “havalı” cümleler kurmasından ne kadar zeki olduğunu, ilişkilerini bir süre sonra nedensizce bitirmesinden ne kadar özgür olduğunu anlamamız gerekiyor. Kadının zekâsıyla kabul görmesinin ve özgürleşebilmesinin tek yolu buymuş, kadın bir toplumsal kalıptan uzaklaşırken mutlaka başka bir kalıp içine girmeliymiş gibi… Kendini bir ilişkiye hazır hissetmemek ya da bugüne kadar kurduğu ilişkilerinde mutluluğu bulamadığı için ilişkilerini bitirmekte tabii ki­ hiçbir sakınca yok; ama bunu başlı başına bir karakter özelliği haline getirerek insanlarla iletişim kuramamayı bir beceriymiş gibi göstermeye ve bunu toplumun dayatmalarına aykırılık olarak nitelendirmeye de gerek yok. “Issız adam” tiplemesinin sosyal hayattaki gülünç ve acınası taklitlerinin kadınlar için karşılığı olabilecek Müzeyyen de bu haliyle derin bir karakter değil, basit bir tip ve tıpkı “ıssız adam” tipi gibi “Ya siz hâlâ bıkmadınız mı hiç kendinizden / Evinden uzak yalnız kovboy triplerinizden?” (Teoman’ın Zamparanın Ölümü 2 adlı şarkısından) diye eleştirilmeyi hak ediyor. İnsanın kendisi zaten yeterince derin ve ilginç, onunla ilişki kuramamakta nasıl bir derinlik olabilir? Kitabında anlattığı tutkunun derin bir tutku olduğunda ısrar eden Arif gibi filmin kendisi de böylelikle, hikâyesini ve Müzeyyen karakterini derinleştirmek için sürekli uğraştığı ve içi boş iddialarda bulunduğu için bırakılsa kendiliğinden derin olabilecek bazı şeyleri kaybettiriyor.

(Güçlü ve gerçek bir kadın karakter için: Erin Brockovich)

Bulduğu başlığı kullanmama izin veren ve yazıdaki fikirlerin gelişmesine katkıda bulunan Naz Sakarya’ya teşekkür ederim.