Eylül hâlâ müzik yaptığından emin (ve bunda hiçbir sorun yok)

2   +   6   =  

Eylül Çekirge’yle Bilkent Üniversitesi’nin merkez kampüsünün yakınlarındaki Bilkent Center adı verilen mini alışveriş merkezinde tanıştık. Muhtemelen kendilerini mini alışveriş merkezi olarak adlandırmıyorlardı, ama içinde birtakım kafe ve restoranlar, birer bowling salonu, sinema, süpermarket zinciri, fast-food katı olan, yine de tipik bir AVM’den küçük sayılabilecek bu alanı bilmeyenler için bu ifade yol gösterici olabilir. Bu yazı boyunca siz sayın okurlardan pek çok şeyi kafanızda canlandırmanızı rica edeceğim, ilki de bu mini alışveriş merkezi olsun. Diğerleri AVM’lere kıyasla daha az keyif kaçıran mekânlar olacak, söz veriyorum.

Sanırım 2010’du (farklı sebeplerden ötürü 2009’dan önce, 2011’den de sonra olamayacağını tahmin ediyorum, ortalamasını aldım diye düşünebiliriz), hukuk fakültesiyle girdiğim manasız mücadelenin ortalarındaydım. Pardon, mücadele demişim. Benim gösterdiğim çaba bakımından ortada bir mücadele filan yoktu. Israrla her gün okula gitsem de biriyle derslikler ya da amfilerdense kantinler ya da kafelerde karşılaşmam daha olasıydı. Eylül’le de böyle bir gün, ortak arkadaşlarımız aracılığıyla denk gelmiştik.

Biriyle yeni tanıştığımda ona hemen sorular yöneltiyorum, üniversite yıllarından beri bu durum aşağı yukarı böyle. Kalabalık bir arkadaş grubunda henüz tanışmadığım biriyle bir süre vakit geçirmek ve o süre boyunca tanıştırılmamak benim için büyük bir gerginlik kaynağı. O durumun adını koymak, “Bu arada biz tanışmadık. Merhaba, ben Can,” diyerek elimi uzatmak için doğru ânı bekliyorum. Tanışmayı atlattıktan sonra ikinci aşama da “Ne yapıyorsun? Kimlerdensin?” benzeri sorular sıralamak oluyor. Yıllar içinde bunun karşıdakini tanımaktan çok kendimi anlatma isteğinden kaynaklandığını fark ettim.

2010 civarında en sık sorduğum sorulardan biri, “Ne yapıyorsun?”u takiben gelen “Hayır yani, bu hayatta ne yapıyorsun?” idi. Ayrıntıya girilmeden ortaya atılmış “Ne yapıyorsun?”un hâl hatır soruyormuş gibi anlaşılması üzerinden geliştirdiğim bu soruyu komik, kendimi de bunu dillendirdiğim için zıpır buluyordum. Hiçbir zaman bu düşüncemi doğrulayan bir reaksiyon almadıysam da bunu ısrarla sürdürüyordum. Eylül’le tanıştığımızda ona yönelttiğim soru da buydu: “Bu hayatta ne yapıyorsun?” Gelen cevap ise şu basitlikteydi: “Müzik yapıyorum.”

Bu cevabı ilk duyduğumda biraz tuhaf bulduğumu itiraf etmeliyim. Hatırladığım kadarıyla “Ne tür müzik yapıyorsun?”, “Nerede müzik yapıyorsun?” gibi takip soruları sormak yerine bu cevap benim için yeterliymiş gibi kafamı sallamakla yetinmiştim. Ya da zihnim art arda sorduğum sorularla bir insanı sıkboğaz ettiğimi bana unutturmuş. Esasında 20 gün önce Eylül’le yeni albümü Dokuzuncu Dünya Savaşı için Zoom üzerinden yaptığımız sohbete dek o gün orada ne demek istediğini tam olarak anlamamıştım. Konuşmamızın ardından ise o gün o takip sorularını sormamış olmayı her zamankinden çok istediğimi fark ettim. Nitekim kendisiyle, çevresiyle, müziğiyle ilgili pek çok şeyi sorgulamaya devam eden, neredeyse her konu hakkında temkinle konuşan, heyecanla girdiği lafı yarıda kesip o heyecanının derecesini tartan[i] bu genç müzisyenin aynı netlikle söylediği tek şey hâlâ buydu: “Müzik yapıyorum.” Muhtemelen kendisi 2010’daki o kısa sohbetimize hiçbir anlam yüklememişti, ama benim de tek başına anlamsız olduğunu düşündüğüm “Müzik yapıyorum,” ifadesi, tenisçi Andy Murray’nin Twitter profiline “I play tennis” (Tenis oynuyorum) yazması gibi bir netliğe işaret ediyordu.

Dediğim gibi, 20 gün önce müziği ve son albümü hakkında sohbet etmek için Eylül’le Zoom’da buluştuk. Eylül’e klasik röportajlar yerine The New Yorker’daki profil yazılarına benzer bir iş çıkarmak istediğini söylemiştim, o da buna sıcak bakmıştı. Tabii böyle bir denemeye girişmemde yeni çıkan bir işi duyurmak için basın bültenini kopyalayıp yapıştırmayı yayıncılık açısından utanç verici bulmam, eser sahibine karşı saygısızlık addetmem de etkiliydi. Söze Eylül’ü uyararak başladım: “Ben The New Yorker’dakiler kadar iyi yazamam yalnız.” Güldü, onun için sorun olmadığını söyledi. Kayda girdim ve sohbet etmeye başladık.

Eylül 1992’de Ankara’da doğmuş, liseyi bitirene dek de Ankara’da yaşamış. Liseyi bitirdikten sonra İngiltere’de Nottingham Üniversitesi’nde felsefe okumuş, orada geçirdiği beş yılın ardından İstanbul’a dönmüş. Dokuzuncu Dünya Savaşı’nın çıkışını duyurmak için e-posta kutuma gönderdikleri basın bülteninde bu bilgileri öğrendiğimden beri onunla yapacağımız sohbetin arasına Ankara nostaljisi sıkıştırmayı düşünüyordum. Tam da hayal ettiğim gibi olmadı: “Üniversiteyi de orada geçirmiş olsam benim de kanım Ankara için akıyor olabilirdi, ama İngiltere sürecinden sonra biraz unuttum açıkçası. Biraz komik olacak, ama şehir de inanılmaz gelişti, tanıyamaz hâle geldim.” Kentlerin geçirdiği değişimlerin hafızayı nasıl etkileyebileceği konusu, akademik çalışmalardan sanat eserlerine dek farklı yerlerde sıklıkla karşımıza çıkıyor. Örneğin Eylül’ün bana müzik yaptığını söylediği Bilkent Center’a bugün gidip baksanız, yazının başında kullandığım “mini” ifadesi gülümsemenize yol açabilir. Nitekim Eylül de orada yaşayan anneannesinin vefatından sonra Ankara’ya bir daha hiç gitmemiş.

İngiltere’de geçirdiği sürecin hem heyecan verici hem de kafa karıştırıcı olduğunu, normalde hukuk okumak için gittiğini, sonra bölüm değiştirdiğini anlatıyor. “Hukuk kazanınca biraz ‘gönderdiler’ gibi oldu. Sonra çok da hoşuma gitmedi, memnun değildim hukuk okumaktan.” İngiltere’de okumasam da hukuk fakültesinin kafa karıştıran, can sıkan yanlarına aşina biri olarak ne demek istediğini anlayabiliyorum. Aklıma ODTÜ’nün istediğim bölümlerine puanım yetmeyince “Bari hukuk okuyayım, genelgeçer bir bölüm olsun,” diye düşündüğüm tercih günleri geliyor.

17 yaşında evden ayrılmaya, yurtdışına gitmeye dair şunları söylüyor: “Başka bir yerde yaşama duygusu tabii ki acayip, ama insan hemen alışıyor. Tabii şu an düşündüğümde rüya gibi geliyor, çünkü çok uzun süredir buradayım.” Ufak bir sessizliğin ardından ekliyor: “Gerçi geçmişe dair pek çok şey bana rüya gibi geliyor.” Burada da babamın taşınma, yeni işe girme benzeri durumlarda yaptığı, eski eviyle ya da işiyle ilgili hiçbir şey hatırlamadığına, o kişinin kendisi olmadığını iddia etmesine dayalı şakaları (“Ben kendimi bildim bileli bu evde yaşıyorum”) anımsıyorum.

İngiltere’den dönmesinde vize gerçeklerinin ne denli etkili olduğunu sorduğumda Eylül isim vermeden lafı dönemin hükümetinin[ii] politikalarına getiriyor: “Vize durumu kalmaya karar verenler için de zor, hiçbir zaman tam anlamıyla rahatlayamıyorsun.” Peki, dönmeyi kendisi mi istemiş? “Ne istediğimi ben de bilmiyordum ki, çok gençtim. Orada da burada da işlere başvurdum, ne olacaksa olsun dedim.” Bu tür sorularımdan sıkıldığını hissediyorum, ben lafı müziğe getirmenin bir yolunu ararken hemen ekliyor: “Aşırı soğukkanlı bir açıklama yapmışım gibi hissettim. Tabii özel sebepleri de vardı işin, robot gibi konuşmayayım.”

Üniversite günlerinden.

2010 tarihini doğru kabul edip ufak bir hesaplama yapıyorum, “Müzik yapıyorum,” cümlesine ulaşmasının miladını bildiğim yere, hukuk fakültesinin yaşattığı hayal kırıklığına çekmeye çalışıyorum. Hâlbuki müziğe nasıl başladığı sorusunun cevabını bulması için Eylül’ün çok daha geriye gitmesi gerekiyor. İlköğretim yıllarında Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi’nde erken müzik eğitimi aldığını, piyano çalmaya başladığını ve müzik teorisi öğrendiğini anlatıyor: “Edebiyata çok ilgim vardı. İlk başta şarkı sözü yazmaya niyetim yoktu, şiir yazıyordum. Piyano da öğrenince bunları besteleyeyim diye düşündüm.” Sonra trombon öğrenmeye, caz bandosunda trombon çalmaya başlıyor. Aynı zamanda okul korosunda, bir yandan piyanoyla beste yapmayı sürdürüyor. Lisede Bach kompozisyonu ve çok sesli müzikle ilgili, özellikle Barok dönemine odaklanan dersler alıyor. Yani kişisel geçmişinde hatırı sayılır bir klasik müzik eğitimi yatıyor. Buna rağmen, belki de yaptığı müziğin zamanla farklı bir yöne evrilmesinden dolayı alaylı olmak – okullu olmak düzleminde nereye denk düştüğünden de çok emin değil: “Alaylıyım diyemiyorum, ama bu öğrendiklerimin hepsini unuttum. O yüzden pek okullu gibi de hissetmiyorum.”

Peki, felsefe okurken müziğe dönmek istediğine nasıl karar vermiş? Daha doğrusu bu işi profesyonel olarak da yapabileceğini nasıl fark etmiş? Burada gözünü karartıp o eşiği atlamanın önemine değiniyor. Bir diğer önemsediği konu da çevresinden aldığı olumlu dönüşler, bestelerini paylaşmaya karar vermesinin en büyük körükleyicisi olarak buna işaret ediyor.

İlk etapta Soner Sarıkabadayı’yla çalışmaya başlıyor, “Beni Yak” ve “Kalk Git” adlı iki şarkı yayımlıyor. Bugün buradan bakınca son albümüne kıyasla daha farklı, daha pop sayılabilecek bir tarza sahip bu şarkılardan pek de memnun olmadığını düşünüyorum. O yüzden sorularımı biraz daha temkinle sormaya başlıyorum. Eylül anlattıkça bu konuda da yanlış bir varsayımla hareket ettiğimi görüyorum: “Benim için öğretici, nitelikli bir süreçti. Bir sürü inanılmaz müzisyenle tanıştım. Sonradan şarkıların düzenlemelerini biraz daha farklı yapmak istediğime karar verdim. Bu yüzden o işbirliğine son verdim.” O konuşurken bu meselenin tür tartışmasına da temas eden bir yanı olduğuyla ilgili bir fikre kapılıyorum. Sanatçılar hiçbir türe ait hissetmediklerine dair bir beyanda bulunduklarında bu beni rahatsız ediyor, sanki kendilerinin özel olduklarını vurgulamaya çalışıyorlarmış, “Benim sanatım önceden yapılan bütün tanımların ötesinde,” diyorlarmış gibi geliyor. Öte yandan “Ne tür müzik yapıyorsun?” sorusunun, cevap vereni tıpkı “Nerelisin?” sorusu gibi cevabı alanın kafasındaki kategorilere (“Kayseriliyse parayı sever, cimridir” ya da “Popçuysa şöyledir, böyledir” gibi) karşı savunmasız kılan bir yanı var. Dolayısıyla müzisyenlerin bu potansiyelden endişe duymaları anlaşılır. Tür ya da tarz değiştirenlerden bir açıklama, hatta özeleştiri beklememiz de bir bakıma haksızlık. Öte yandan Eylül, eski tarzını sevenlerin de şu an yaptığı müziğe şaşırmalarını anlayabildiğini belirtiyor: “Ne yaptığımı, ne istediğimi düşünmek yerine deneyerek görmeye çalışıyorum sanırım.” Şu an yaptığı müziğe elektronik-pop mu demek gerektiğini sorduğumda da “Ben de bilmiyorum ya, daha çok insan dinlemeye başlayınca pop oluyor galiba,” deyip geçiyor. Olayın müzik dinleme tarafından müziğini paylaşma tarafına görece yakın zamanda geçmiş, “Hayır yani, hayatta ne yapıyorsun?” sorusuna “Müzik yapıyorum,” diyen birini bir de tür tartışmasına sokmanın gereği olmadığını fark ederek Eylül’ün müzik kariyerinin sonraki aşamalarına dair sorularıma geçiyorum.

“Kalk Git” klibinden.

“Beni Yak” ve “Kalk Git” ardından Epic Istanbul’la anlaşıyor ve beş şarkı yayımlıyor. Dördünün düzenlemesi ve prodüksiyonu Ankara çıkışlı Motto grubundan tanıdığımız Ozan Hatipoğlu’na ait. Söze “O düzenlemeler biraz daha…” diye başladıktan sonra bir an sessizleşiyor, şöyle devam ediyor: “‘İçime sindi’ demek istemiyorum, diğerleri sinmemiş gibi algılanmasın. Sadece beni daha iyi yansıttıklarını düşünüyorum.”

Laf hazır derdini iyi anlatabilmek konusuna gelmişken buluşmadan önce gezindiğim YouTube videolarındaki yorumları ona hatırlatıyorum. “Düğüm”ün videosuna gelen “satanist imgeler” yorumlarını kastederek, sözcükleri en düz anlamıyla kullandığını zannettiği yazılarda bile “Yahu, ben öyle demedim ki,” çıkışını yapma isteği uyandıracak en az bir yorum alan biri olarak anlaşılmama korkusunu ne denli hissettiğini soruyorum. Eskiden bu konuları çok düşündüğünü, sonra oraya girerse çıkamayacağını fark ettiğini anlatıyor: “İfade özgürlüğüyle ilgili bir sorunum yok, ama bilinçsizce kabalaşan insanları ciddiye alamıyorum. Genel anlamda sosyal medyayı sık kullanan birinin tuhaf bulacağı bir dönüş almadım, ama sınama sorularını çok yadırgıyorum. ‘Şunu şöyle yaptın, ama söyle bakalım hangi kompresörü kullandın?’ gibi yorumlar geliyor bazen. Kırk sene düşünsem dinlediğim ve hoşuma giden işler yapan bir insanı teste tabi tutmak aklıma gelmez.”

Eylül ve “Düğüm” klibinin yönetmeni Mustafa Özen.

Yine de bu konuyu biraz daha kurcalamadan edemiyorum ve lafı Epic’le yaptığı dört şarkıdan biri olan “Çok Kalbimi Kırdın”a getiriyorum. Yani adını görür görmez kafamda “Kalbimi Çok Kırdın” diye “düzelttiğim” şarkı. Benzer dilbilgisi sevdalılarıyla şarkının YouTube videosunun yorum bölümünde de karşılaşabilirsiniz. Burada çağrışımlarım beni birkaç yıl önceye, Alarga’nın Bilmende Fayda Var (2018) albümü çıkmadan önce Çağın Kırca’yla yaptığımız bir konuşmaya götürüyor. Albüme koymayı düşündüğü “Birazcık Yalnız Gibisiniz” şarkısının sözleri şöyle: “Yanlış anlamazsanız / Birazcık huysuz gibisiniz / Belli ki değildiniz / İnsanlar yüzünüze vurmadıkça / Boş boş konuşmadıkça / Sizin yerine onunla yatmadıkça.” Şarkıyı bana dinletiyor, ben de son dizenin ikinci sözcüğünün “Sizin yerine” yerine “Sizin yerinize” olması gerektiğini anlatmaya başlıyorum. Hâliyle almak istediği yorum bu değil, ama ben de herhangi bir şarkıyla ilgili iyi ya da kötüden fazlasını söyleyecek teknik bilgiye sahip değilim. Şarkı iyi işte, ben de bildiğimi düşündüğüm bir yerden yorum yapmaya çalışıyorum. Sonuç olarak beni dinlemiyor ve şarkıyı albümde aynen böyle kullanıyor. İyi ki de dinlememiş, çünkü şarkıyı aynı melodiyle “yerinize” diye söylemeye çalışınca hiç olmuyor. Ayrıca “Birazcık Yalnız Gibisiniz”in İlhan Berk’in “Siz” şiirindeki gibi ikinci tekil – ikinci çoğul arasındaki kaymalara benzer bir yapıya bürünmesi hoşuma gidiyor.

“Çok Kalbimi Kırdın” klibinden.

“Çok Kalbimi Kırdın”ın nakaratındaki ilk “çok”, aynı melodiyle cümleye “kalbimi” sözcüğüyle başlandığında eksik hissettiren bir kırılganlık katıyor gerçekten de. Normal şartlarda bakıldığında anlatım bozukluğu olsa da şarkının içinde işliyor. O halde sorun ne? Eylül bunu bir soruya dönüştüremeyeceğimi fark ederek lafımı tam burada bölüyor, “Çok laf işittim ya o konuda,” diyerek gülmeye başlıyor. “Yakın çevremde insanlar bu konuda ikiye de değil, üçe, dörde filan bölünüyor. Bunun dilbilgisel açıdan yanlışlığını tartışanlar, aslında kabul edilebilir olduğuyla ilgili örnekler verenler, şarkıda imlaya o kadar bakılır mı diyenler… ‘Çok kalbim kırıldı’ benim kullandığım bir kalıp. ‘Kalbimi çok kırdın’a kıyasla biraz daha buruk, daha devam eden bir süreci anlatmak istiyorum. Ama tabii doğrusu ‘Kalbimi Çok Kırdın’.” Röportaj yapacağım diye karşıma oturttuğum insanı tepki görmüş kurumsal şirketin yazdığı kamuoyuna açıklama metni ağzıyla konuşmaya zorladığımı fark ederek bu sefer ben gülmeye başlıyorum. Hiçbir zaman iyi bir şarkı yazarı olamayacağımı bir kere daha fark ederek devam ediyorum.

Sırada Eylül’ün son albümü Dokuzuncu Dünya Savaşı var. İmgesel çağrışımlardan hareket edilmiş, içinde açıkçası benim de yakalamakta zorlandığım birçok referans barındırıyormuş gibi görünen, ortasında Eylül’ün fotoğrafının yer aldığı kapağıyla birkaç gün önce yayına girmiş. Albümü ilk dinlediğim andan bu yana önce birkaç gün boyunca “Aheste”, sonra da birkaç gün boyunca “Biri Var” aklıma takılmış, evde günlerce bu iki şarkıyı mırıldanıp durmuşum, onlarla ilgili mutlaka bir şeyler sormak istiyorum. Röportaj için buluşmadan önce dersimi çalışırken ise dikkatimi basın bülteninin en altındaki ufak bir not çekiyor: “Kulaklıkla dinlemeniz önerilir.”

Sinema için sürekli dönen, çevrimiçi seyir platformlarının yükselişiyle iyiden iyiye zirveye çıkan “Nerede izlemeli” tartışmasının müzik için muadili var mı, bilmiyorum. En azından tarafların bu denli tutkulu olduğu bir tartışmaya denk gelmedim. Müzisyen arkadaşlarımın insanların tüketim alışkanlıklarının onların stüdyoda dinledikleri sesten farklı bir gerçekliğe işaret ettiğini kabullendiklerini, albümlerini kötü kulaklıklarla, dizüstü bilgisayarların ya da arabaların hoparlörleriyle dinleyerek denemeler yaptıklarını biliyorum. “Kulaklıkla dinlemeniz önerilir,” ifadesi ise bana ilk anda sinemadakine benzer bir tartışmaya taraf olan birinin ağzından çıkmış gibi geliyor. Eylül ise bunun biçimsel değil, esasa dayalı bir not olduğunu belirtiyor: “Antin kuntin ayrıntılarla çok uğraştık, onlar da yalnızca kulaklıkla düzgün duyuluyor. O teknik bir uyarı değil aslında, hikâyeyi tamamlamak, ifadeyi kuvvetlendirmek için bir öneri.”

“Dokuzuncu Dünya Savaşı”. Tasarım: İrem Alkan. Fotoğraf: Ozan Acınık

Ben de kulaklıkla dinliyorum. Dokuzuncu Dünya Savaşı’nın 13. ve 25. dakikaları arasındayken zihnim beni bu sefer 2018 yapımı A Star Is Born filmine götürüyor. Filmin başrolünde Lady Gaga var, kendi yazdığı “Shallow” adlı parçayı canlandırdığı karakterin sesiyle söylüyor. 2019 Oscar sezonu yaklaşırken bir arkadaşımla yaptığımız sohbette laf A Star Is Born’a geldiğinde arkadaşım “Shallow” için “Kadın hit yazmayı gerçekten çok iyi biliyor,” gibi bir yorum yapmıştı. Dokuzuncu Dünya Savaşı’nın sırasıyla “Ruh Şişedeki Gibi Durmaz”, “Aheste” ve “Biri Var”a denk gelen bu aralığını dinlerken aklıma bu sohbet geliyor ve mırıldanıyorum: “Kadın hit yazmayı gerçekten iyi biliyor.” Eylül “Shallow” için “tabii ki biliyorum” diyor, ama A Star Is Born’u izlemediğini söylüyor. “Boş ver, pek de iyi bir film değildi zaten,” diyorum.


[i] Örneğin yakın zamanda başlayacağı canlı kayıtları için şöyle diyor: “Onlar için de ekstra heyecanlıyım. Heyecan demek doğru değil de… Yoo doğru, geri aldım, heyecan doğru ifade.”

[ii] 2012’de İçişleri Bakanı olan Theresa May, yurtdışından okumaya gelen öğrencilere mezun olduktan sonra iş bulmaları için yalnızca dört ay veren bir yasayı yürürlüğe sokmuştu. Geçtiğimiz yıl bu süre iki yıla uzatıldı.



sayın okur, gönüllü yayıncılığın velinimetlere ihtiyacı olacağını biliyorduk. yazılarımızı okuduğunuz, beğendiğiniz, paylaştığınız için müteşekkiriz. vesaire için maddi destek de sunmak isterseniz, ziyadesiyle minnettar olacağız.