Erdem sinyalciliğinden erdem budalalığına

İllüstrasyon: Tomi Um, The New York Times.
İllüstrasyon: Tomi Um, The New York Times.

“Sinyalleme” (signalling), evrimsel biyolojide karşımıza çıkan bir kavram. Kuşların eş bulma arayışında sergiledikleri davranışlar bu kavramın güzel bir örneği: Erkek kuş, çekici dansıyla seçilme şansını artırmaya çalışarak dişi kuşa “sinyal” gönderiyor. Bir de son yıllarda karşımıza çıkan “erdem sinyalleme” (virtue signalling) olgusu var, üstelik sosyal medyanın da etkisiyle hayatımızda artık büyük bir yer edinmiş durumda.

Erdem sinyalleme, nadiren iyi yönde kullanılıyor ama çoğunlukla büyük problemler yaratıyor. İnsan, sosyal bir varlık ve kabul görme arzusu taşıyor. Mesela, başkalarına ne kadar duyarlı olduğunu gösterebilmek adına özellikle gündemde olan çevrecilik, hayvan hakları gibi meselelere dair paylaşımlar yaparak bir nevi “erdem sinyalliyor”. Bunu yapanların her birinin asıl niyetlerini bilmek elbette mümkün değil. Söylemlerini eylemleriyle destekliyor mu, toplumsal meselelere çözüm üretmek için harekete geçiyor mu, yoksa amacı sadece takipçileri tarafından alkışlanmak mı? Bunu ancak kişinin kendisi bilebilir. Kaldı ki, topluma hesap vermekle yükümlü yönetici sınıf gibi kamusal bir konumu olmayan sivillerin yangın veya deprem gibi doğal afetlerde ya da başka güncel meselelerde açıklama yapma zorunluluğu yok. Ancak başkalarının güncel meselelere dair paylaşım yapıp yapmadığını gözetlemek erdem sinyalleme olgusuna iyi bir örnek teşkil ediyor. Oysa kimse kendi duyarlılığını başkalarının eylemsizliği ya da tutumu üzerinden ispatlayamıyor.

Erdem sinyalleme, çoğunlukla riskli bir tutum. Kitlesel güdülerle hareket ederek, iptal kültürüne dahil olarak fazlasıyla tehlikeli olabilecek bireysel veya toplumsal cinnetlere katkıda bulunmak mümkün. Sosyal medyada etkileşimin artık yegâne geçerli onaylanma mekanizmasına dönüştüğünü biliyoruz. Dahası sosyal medya bireysel özelliklerin grup kimliklerine dönüşmesine olanak tanıyan bir zemin sunuyor. Bu mecralarda belirli grupları harekete geçirecek, seslerini yükseltmelerini sağlayacak ve libidinal bir coşkuya kapılmalarını sağlayacak belirli kalıplar var. Birçok paylaşımın bağlamından koparıldığına ve paylaşanın kimliğine bir saldırıya dönüştüğüne, yanlış bilginin çokça beğenilebildiğine ve çarpıtılmış bir onaylanmaya dönüştüğüne sıkça tanık oluyoruz.

Sosyal medyada takipçisi çok olanların, eleştirinin ne olduğunu bilerek takipçilerine hitap etmesi önemli bir sorumluluk. Siyaset bilimci Hakan Yılmaz, fikirleri yorumlarken sıkça yaptığımız hataları şöyle sıralıyor:

Kişiliğe çekmek: Fikre değil, fikir sahibine saldırmak
Kimliğe çekmek: Fikre değil, fikir sahibinin kimliğine (din, cinsiyet vb.) saldırmak
İdeolojiye çekmek: Fikre değil, fikir sahibinin ideolojisine (sol, sağ vb.) saldırmak

Olayları yorumlarken sık yaptığımız hataları da şöyle sıralıyor:

Yetersiz sayıda gözlemden yanlış bir genellemeye sıçramak (Birkaç benzer olaydan yola çıkıp, “her şey böyledir” diye yanlış bir genellemeye sıçrarız.)
Yetersiz sayıda ters gözlemi kanıt göstererek doğru bir genellemeyi yanlış ilan etmek (Birkaç ters örnekten yola çıkıp, doğru bir genellemeyi yanlış ilan ederiz.)
Doğruluğu kanıtlanmamış bir genellemeyle somut olayları açıklamaya çalışmak (Yanlış bir genelleme ile somut olayları açıklamaya çalışırız.)

İnsanların linç etmeye meyilli olduğu kişilerin ya da fikirlerin linç edilmesine katılmak kolay. Zaten bir paylaşıma gelen ilk alıntılar ve yanıtlar sonrakilerin seyrini etkiliyor. Çoğunlukta olmanın konforu da durup düşünmeden başkasının yaklaşımını bize aitmiş gibi sunmamıza olanak tanıyor. Arka planı hakkında hiçbir fikrimizin olmadığı bir haber çıkıyor karşımıza, cinayet de olabilir taciz vakası da. İnsanlar yalnızca başlık üzerinden başlıyor yargılar dağıtmaya, bela okumalara. Anlık duygusal tepkiler neredeyse herkesi ele geçiriyor. İnanma arzusu, bilme arzusuna genelde ağır basıyor. Bu da insanları manipülasyona daha açık hâle getiriyor.

Halbuki her güncel olayda, bir haber karşısında çoğunluk tepki vermeye başlamış diye “erdem sinyalleme” aşamasına geçmeye gerek yok. Ama onaylanmama korkusu ile beğenilme arzusu birleşince birkaç paylaşım üzerinden “itibar” kazanmak isteyenler çok. “Sen neden tepki vermiyorsun?” diye sorulan hesaplar itibarsızlaştırmaya vardığında “erdem budalalığına” dönüşüyor.

Erdem sinyalleme, kendi ülkesindeki hak ihlallerine sesini çıkarmayıp elâlemin ülkesinde yaşananlara gözleri yaşartan ilkeli bir duruş sergileyenler için geniş bir konfor alanı sunuyor. Örneğin hayatında hiç bulunmadığı ABD’de siyahilerin haklarını savunacak, İngiltere kraliçesinin asaletini konuşacak, Almanya’nın enerji politikası hakkında fikir beyan edecek kadar “politik” bilince sahipken ne hikmetse kendi ülkesinde olan bitenleri göremeyen insanlar var. Elbette bu riyakârlıkta nice hikmetler de var.

Sömürgeci gelenekle özdeşleşmiş monarşiyi tutarlı biçimde eleştirenleri kastetmiyorum. Sanayi Devrimi’nden sonra işgücü ve kaynak ihtiyacını karşılamak için “ehlileştirme” adı altında yoksul ülkeleri işgal edenlere karşı çıkmaktan ziyade Batı medeniyetini “bakın, onlar da kötü” yüzeyselliğinde kalan tutumu eleştiriyorum. Gerçekten “ırkçılık” suçlamasıyla en azından utandırabiliyor muyuz Batı’yı? Bu riyakârlığı Filistin meselesinde de görmek mümkün. Filistin dünyanın gözü önünde işgal ediliyor, Filistinliler durmadan öldürülüyor ancak onlar ezilen Müslümanlara “üzülmekle” yetiniyorlar. Kendi ülkelerindeki yoksullaşmaya, kurumsallaşmış kuralsızlığa, akademik yozlaşmaya, kişilere göre eğilip bükülen uygulamalara söyleyecek sözleri yok. Ama sosyal medyada sık sık dolaşıma giren, ABD’deki evsizlere yönelik uygulamaları gösteren videolara fazlasıyla duyarlı bir imaj çiziyorlar, kendi ülkelerinde “şanslı” hissediyorlar.

Agâh Aydın, “Adaletin olmadığı, hukukun işlemediği toplumlarda, adaletin en ilkel formu olan haset (bende yok onda da olmasın) duygusu hakimdir,” demişti. Haset sayesinde yoklukta uzlaşıyoruz, yoksunlukta eşitlenmeyi arzuluyoruz. Muhtemelen bu nedenle Batı ülkelerine ilişkin olumsuz haberler gördüğümüzde heyecanla ve neşeyle tuhaf bir eşitlik hissine kapılıyoruz: “Benzin fiyatları orada da artıyor,” diyerek teselli arıyoruz.

Utanır insan olan. Bu riyakârlıktan, erdem budalalığından kurtulmanın yollarını bulmamız gerekiyor.

Muhabbetimiz daim olsun...

Benzer Yazılar
daha fazla

Gerçeğin siyaseti

Kâbusu yaşıyorduk, kıyamete uyandık. Sayılar, bilirkişiler, uzmanlar, haberciler, siyasetçiler ekranda akmaya devam ediyor. Benzeri bir yalnızlık, çaresizlik, terk…
Total
0
Share