Son birkaç senedir, başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerde yeni bir müzikal söyleme, daha doğrusu benzer müzikal söylemlere tabi yeni gruplar ve solo müzisyenler az çok müzik kovalayan herkese “neler oluyor?” dedirtmiştir diye tahmin ediyorum. Tam olarak neler olduğunu bilmek için muhtemelen 10 sene kadar geçmesini bekleyip geriye doğru bakmamız gerekecek ancak şimdilik şunu söyleyebilirim: Evet, bir şeyler oluyor gibi görünüyor.

Öncüllerinin aksine birtakım temel noktalar üzerinde birleşen, birbirini büyüten Türkçe rock grupları, akustik solo müzisyenler heyecan verici şarkılar üretiyorlar. Şu an etrafta dönen her neyse, 2000’lerde kısmen Ankara odaklı rock ve punk gruplarının estirdiği şiddetli ama kısa süreli rüzgârdan daha temelli, daha yaratıcı, daha bağımsız ve (özellikle konu şarkı sözleri olduğunda) daha yetkin ve anlamlı görünüyor. İsim seçimleri bile özel, çekici (ve birçoğunda uzun).

Bu yeni müzisyenler ve ürettikleri şarkılar modern müzik taksonomi ağacında birbirlerinden uzakça dallara yerleştirilebilecek olsalar da, aynı bahçede oyun oynayan aynı neslin çocukları. Bunu basitçe yakın sosyokültürel çevrelerden, aynı zamanlarda ve daha da önemlisi aynı ülkenin büyük şehirlerinde benzer yaşanmışlıkları soğurarak yaşayan genç insanlar olmalarına bağlamak mümkün, ancak elbette yeterli değil.

Bir bağlayıcı etmen, kullanılan şarkı sözleri gibi görünüyor. “Kullanılan” pek doğru tanımlamıyor durumu, belki de bağlayıcılığı tam olarak bu yüzden. Yeri geldi mi sözleri odağa koymaktan çekinmiyor bu insanlar. Bu tavrı bir müzisyen için etkileyici buluyorum. Ayrıca esaslı denebilecek bir “İkinci Yeni” etkilenmesini de görebiliyoruz. Büyük Ev Ablukada’nın ismi bile buna bariz bir kanıt. Gerek hayalci içerik seçimleriyle gerek Türkçe’nin bilindik, alışılmış akışını, dil kalıplarını gıdıklamaktaki hevesleriyle bu gruplar yazınsal açıdan ilginç bir benzerlik gösteriyorlar. Aralarında elbet daha kuvvetli ve zayıf kalemşorlar mevcut, ancak temel tavır oldukça tutarlı gözüküyor.

Oluşan birçok kültürel akımın müziğe sirayet ettiği, yeni müzik akımlarının da etraflarında alt kültürler yetiştirdiği göz önünde bulundurulursa, şu an aslında ayan beyan görmemize rağmen akademik bir ruhla temkinli davranıp henüz “tür” demek için acele etmediğim bu müzikal harekete, topyekûn bir tepki olarak bakmak da mümkün. Elektronik müziğin ya da elektronik temelli akustik süslemeli grup müziğinin hegemonyasında geçen 10 seneden, bar gruplarında ve çalınan cover’larda, buram buram hissetiğimiz, çoğunlukla dansa yönelik inceltilmiş funk ruhundan ve izleyicinin orijinal müzik talep etmemesinden bıkıp kendince iki kelam etmek isteyen müzisyenler görüyorum etrafta. Hikâyeleri kendilerine mahsus olmakla beraber, ya bu tepkileri içselleştirmişler ya da içselleştiren dinleyicilerce üne sevk edilmişler. Haziran sürecinin ve Gezi’nin de yüreklendirici etkisiyle bir katkı sağladığını söylemek yanlış olmaz. Hayatın her yanına sirayet etmiş bir ruhun, müziği es geçtiğini düşünmek hata olur herhalde.

Müzisyenlerin bağımsızlaşmasında ve yaratıcılıklarının bu denli görülebilir olmasında belki de en büyük etken dijital müzik devrimi. Bu devrimin müziği daha “indie” davranmaya ittiğini görüyorum.

Bu “indie” tavrı temelde ikiye ayırabiliriz. Kayıt ve mix yazılımlarının, kayıt ekipmanlarının kolaylaşıp kişisel kullanıma açılması ve oldukça makul sayılabilecek bir bütçeyle evlere, yatak odalarına ufak müzik stüdyolarının kurulması devrimin ilk bölümü. Bu durum, dileyen müzisyenleri büyük müzik stüdyolarından, dinozor ses mühendisleri ve prodüktörlerden kurtarıyor. Piyasanın kokusuyla boyanmak zorunda kalmış tecrübeli insanları işin içinden çıkardığınız zaman yeni bir şeyler duyma ihtimaliniz de doğal olarak artıyor. Elbette bu durumdan kendini sıyırabilmiş üstatlar mevcut, elbette bu “indie” grupların bir kısmı da albümlerinin son aşamalarında büyük stüdyolardan yardım alıyor ancak artık onlara muhtaç değiller. Prodüksiyon ya da yapım aşaması (şarkı yazımı), plak şirketleri formülden çıkarıldığı zaman özgürleşmişti. Şimdi büyük müzik stüdyolarını da aradan çıkararak mekanik re-prodüksiyonu da (kayıt) sermayeden ve geleneksel piyasa tecrübesinden özgürleştirmek mümkün.

İkinci özgürleştirici etken ise müzisyenleri “indie”leştiren dijital müzik devriminin belki de omurgası. Dijital re-prodüksiyon ve streaming, yani temel olarak dağıtım. Müzisyenler sosyal medya platformları üzerinde ücretsiz temsil edilebiliyor ve yine ücretsiz tanıtım ve paylaşım hakkı kazanıyor. Çeşitli siteler üzerinden şarkılarını dinleyiciye bizzat sunup anında geri dönüş alabiliyor, hatta bazı siteler üzerinden satış yapabiliyor ya da bağış kabul edebiliyorlar. Bütün bunları bir süredir yaşıyoruz zaten. Peki, ne oldu da bir kültürel esinti kendini müzikte bu kadar uzağa savurmaya başladı? Görünen o ki cevabın büyük bir parçası Spotify ve iTunes. Son 2-3 senedir oyunu değiştiren bu iki platform Türkiye’de genç insanların müziğe standart erişimini temsil etmeye başladı. Gün geçtikçe arşivlerini geliştiriyorlar ve bağımsız müzisyenlerin kendilerini temsil etmelerini giderek kolaylaştırıyorlar.

Bütün erişim kolaylığına rağmen bu iki mecra üzerinden elde edilen maddi gelir pek hatırı sayılır olmuyor tabi. Spotify’da dinlenilen şarkı başına yaklaşık 0,007 Amerikan Doları yani 1 kuruşun biraz üzerinde bir gelirden bahsediyoruz. iTunes’da ise eğer bağımsız bir müzisyenseniz ve bir aracı kullanmıyorsanız, Apple’ın %30 kesintisinden sonra geriye %70 size kalıyor. Ortalama bir albümün 7-8 lira olduğunu düşünürsek, müzisyene albüm başına yaklaşık 5 lira civarı bir para kalıyor. Haliyle gruplar para kazanabilmek için konserlerden medet umuyor.

Para kazanabilmek için sürekli konser verme zorunluluğu, yeni dönemde tanınan, cover’dan ziyade kendi müziğini yapan, besteleriyle etrafına müzikal bir karakter çizebilmiş grupları, dijital dünya haricinde gerçek hayatta da sürekli ulaşılabilir tutuyor. Müzisyenler, yeni yeni oluşan hayran kitleleri için çok kalabalık olmayan nispeten küçük sahnelerde, çok daha samimi bir ortam oluşturma fırsatı yakalamış oluyor. Bu akımın temsilcileri için ufak ve samimi kitlelerin biraz daha büyük, bir parça daha uzak bir hale gelmesi hem istenilen hem istenilmeyen bir durum olsa gerek, zira işin bir de ekonomik boyutu var.Büyük Ev Ablukada, birazdan bahsedeceğim üzere bu tayfadan, bu süreçten geçen ilk grup oldu.

Yeni müziği takip ve canlı performansı yüceltme konusunda benim oldukça beğendiğim üç oluşumun da bu grupların tanınırlığını arttırdığını söylemeden geçmek olmaz. Hayatına televizyon ekranlarında başlayıp bir süre sonra yalnızca internetten yayın yapmaya başlayan Akustikhane bunlardan ilki. 1 saatlik program süresi boyunca hem 7-8 canlı şarkı dinliyor hem de grubun hikâyesini ve söyleyeceklerini duyma imkânı buluyorsunuz. Başını birazcık kumdan çıkaran müzisyenleri programa davet etmek konusunda da oldukça atikler. Tanınmış, daha tecrübeli müzisyenlere de zaman zaman yer vermekle beraber, iyi müzik yapan yeni isimlerin kendilerini göstermeleri için oldukça güzel bir ortam. Diğer bir bahsetmek zorunda hissettiğim oluşum ise Sofar. Çok ülkeli bir organizasyonun İstanbul ayağı. Her ay bir gönüllünün oturma odasında, ufak bir dinleyici topluluğuna, çoğunlukla “unplugged” konserler düzenleniyor. Sessiz sakin oturulup, güzel (çoğu zaman) müzik dinleniyor. Son platform ise B!P Akustik. Karnaval kapsamında Yalçın Birol’un hazırlayıp sunduğu radyo programına paralel akustik performans videoları, yeni gruplar için güzel bir tanıtım platformu sağlıyor. Aşağıda bahsini geçireceğim grupları ve solo müzisyenleri konuk etmiş bu organizasyonların, akımın yan etkenleri olduğunu ve bu akımı büyütüp, onunla beraber büyüyebileceğini öngörüyorum.

Şimdi, bu akımın öncülerine ve katılımcılarına birer şarkıyla göz atalım. Bu noktada bu seçkiyi bahsettiğim kültürel bağlamda benim gözüme giren müzisyenlerden oluşturduğumu, uzun vadede akım dışında kalabilecekler olduğu gibi seçkiyi hazırlarken atladıklarımın, gözümden kaçanların da olabileceğini eklemek isterim. Niyetimiz kimseyi kırmak değildir.

Büyük Ev Ablukada
İlk adımı atan adamlar. Oluşan sosyokültürel yapıyı su yüzüne çıkabilecek kadar geniş kapsamda ilk ortaya koyanlar. 2008’de Salihins ve Banavar ikilisinden doğup, Banavar’ın oyunculuğu ve popülerliğiyle iyice göz önüne gelen, büyürken “Full Faça” olan, façalı bir de albüm çıkaran grup (ve Turgut Uyar şiiri), ilk etapta samimiyeti ile akabinde günlük ama şiirsel ve biraz da pasaklı sözleriyle sevildi ve bu zamanlara kadar geldi. Geniş kitlelere ulaşması, öyle görünüyor ki Çıplak Ayaklar konserinin kayıtlarıyla oldu. Sahnedeki rahatlıkları, doğaçlamalar, hatta neredeyse tamamen doğaçlamadan oluşan “Lili”, performanslarını daha samimi bir boyuta taşıyor. Aynı samimiyeti Full Faça konserlerinde görmek zor, zira daha büyük konserlerden bahsediyoruz ve seyirciyle iletişim bu kadar özel olamıyor haliyle. Bu sebeple daha özel bulduğum Çıplak Ayaklar konserinden bir şarkıyla devam ediyoruz.

Not: Sahneye yerleştirilmiş çiçekler, Nirvana’nın MTV Unplugged konserinde etrafa dağıtılmış beyaz zambakları hatırlattı. Cobain’in bu konserle cenazesini düzenlediği rivayet edilir. Bir yere bağlamadan buraya bırakıyorum bu gözlemi.

Yüzyüzeyken Konşuruz
2011 yılında Kaan Boşnak’ın YouTube’daki videolarının fark edilmeye başlamasıyla fikri oluşan grup, 2013 yılında Evdekilere Selam gönderdi, Fono Müzik de etiketleri basıp albümleri raflara koydu. Yakın zamanda bir de ufak ayrılık yaşayan grup, neyse ki öpüşüp barıştı. Kaan Boşnak’ın söz ve müzik önderliğinde, tatlı tatlı, ciddi ciddi, bazen de kedili şarkılar yapan bir grup Yüzyüzeyken Konuşuruz.

Adamlar
Eski Dostum Tankla Gelmiş. 2014’te çıkan albümün ismi bu. Müthiş bir albüm. İçinde Doors duyuyorum, Cem Karaca duyuyorum, Led Zeppelin duyuyorum, gerçekten iyi bir albüm. Tolga Akdoğan’ın sözleri ve müziğiyle yürüyor adamlar. Kendisi aynı zamanda oyunculuk ve seslendirme de yapmakta. Grupta klavyeleri 123’ten, DANdadaDAN’dan, Tamburada’dan tanıdığımız Burak Irmak çalıyor, güzel birliktelik.

Son Feci Bisiklet
“Son Feci” birilerinin Arda Kemirgent’i delirtmesi üzerine oluşmuş, Ankara menşeli bir grup. Hep dile getirdikleri, pek sevdikleri Arctic Monkeys’in ilk zamanları kadar sert ve hareketli değiller, ancak gitarlarda o İngiliz “indie” ruhunu yakalamak mümkün. Kemirgent iyi bir şarkı sözü yazarı, belki de bu akım içerisinde ayrıca bahsedilmesi gereken 2-3 adamdan biri. Burada bahsettiğim tüm grupların bu konuda kalbur üstü olduğunu belirtmiştim ancak mevzu hikâye anlatmak olunca özellikle “Bikinisinde Astronomi” uzun süre hatırlanması, üzerine konuşulması gereken bir şarkı. Son Feci Bisiklet’in bu şarkıda zirve yapmakla beraber ballad yazma konusunda ayrı bir yerde durduğunu düşünüyorum. Son Feci EP’nin ardından yeni çıkaracakları albümleri Vesaire’yi (heh) bekleyiniz. Vesaire ekibinden Can Koçak’ın Kemirgent’le yaptığı sohbete şuradan ulaşabilirsiniz.

Kalben
Gitarına kâkülü düşen kadın. Söz yazımı konusunda özel olarak bahsedilmesi gerektiğini düşündüğüm bir diğer müzisyen. Kişiselliğin dozunu ayarlama konusunda epey başarılı buluyorum. Hikâye anlatma konusundaki becerisini buğulu sesiyle birleştirince, pek keyifli şarkılar ortaya çıkıyor. Yarattığı bir “persona” mıdır, bizzat kendi midir bilinmez ama sahnedeki insanın dinlemeye değer hikâyeler sunduğu açık. Yine Vesaire ekibinden, iyi müzik avcısı Merve Evirgen de Kalben’le sohbet etmişti, o da burada.

Yok Öyle Kararlı Şeyler
Derler ki: “Mütevazı rock yapıyoruz ama tam tersi de olabilir…”. İlk tepkim şu olmuştu: “Educatedear’ın vine videolarında oynayan çocuklar zannettiklerim epey iyi rock grubuymuş.” Özellikle rhodes, hammond kullanımlarıyla Adamlar’la yan yana getirebildiğim grup, canlı performanslarında aralara sıkıştırdıkları Yavuz Çetin şarkılarıyla enstrümanlarını da konuşturmaktan geri kalmıyorlar. Kendilerine has bir tavırları var, bazen naifçe bazen de belki biraz büyük kelimeler kullanarak dertlerini anlatıyorlar. “Simitlere martı atmak” kavramını da günlük hayatıma yedirme çabası içerisindeyim. 2014’te çıkan yine Yok Öyle Kararlı Şeyler isimli ilk albümleri için de oldukça ilgi çekici bir sergiyle tanıtım yaptılar. Onu da şarkıyla beraber buraya bırakıyorum.

Ars Longa
Ars longa, vita brevis! Sanat uzun, hayat kısa! Grubun da albümü çıkarma süreci biraz uzun sürdü. Özellikle gitarlarda hissedilen Coldplay dokunuşlarıyla dikkat çekiyorlar. Bir yandan da hafif müzik yapmak için evrilmiş bir gırtlağa sahip bir vokali, Ali Sinan Çulhaoğlu’nu bünyelerinde bulunduruyorlar. Allem edip, kallem edip sonunda albümlerini bastılar. Günler albümü müzik marketlerde satılmıyor, eğer iTunes ve Spotify yetmezse Facebook sayfalarına bir mesaj atın derim.

Alarga
“Naif bi’ şeyler…” Gerçekten de öyle. 2014 Şubat’ta Çağın Kırca etrafında bir araya geldiler. Kişisel dostluğumuzdan da kopya çekerek hafif bir Kings of Convenience etkisi olduğunu söyleyebilirim. Ankaralılar ve hâlâ Ankara’dalar. Son Feci Bisiklet’le de davulcu Can Sürmen ve basçı Ozan Özgül’ü paylaşıyorlar. Trompet ve yer yer kullanılan akordeon, akımın diğer gruplarından biraz daha batılı bir yere koyuyor Alarga’yı. 25.09 isimli bir de kısaçalar çıkardılar. Sözleriyle müziklerindeki naifliği doğru yakalamaları henüz parlamamış bir ustalığın belirtisi gibi gözüküyor, göreceğiz.

Yeni bir şeyler oluyor. Güzel şeyler oluyor. Dediğim gibi, 10 sene kadar beklemek gerek neyin ne olduğunu tam anlamak için, ancak son bir kaç senede bu topraklardaki tüm rezalete rağmen içimizde yeşeren bir umut var, bununla yaşıyoruz bir süredir. Bu akımı bu umudun bir parçası bildim. Doğru bildim mi, göreceğiz. Bu sırada siz şu konsere gidin, tanık olun. Mümkünse de afişini filan bulun bir yerden, eve götürüp saklayın. Eğer haklıysam o afiş çok önemli olacak.