Dikkat etmeme lüksü: “Ahlat Ağacı”

2   +   8   =  

“Bir filmi izlerken neye dikkat etmem gerekir?”

Geçen akşam bir arkadaşım bana bu soruyu sordu. Sonra devam etti: “Mesela ben pek diyalog sevmiyorum. En sevdiğim filmlerden biri Quest For Fire (Jean-Jacques Annaud, 1981), çünkü içinde bildiğimiz türden bir diyalog geçmiyor.” Bense bol diyaloglu filmleri tercih ettiğimi söyledim, yanımızdaki diğer arkadaşımız ortaya Before Sunrise’ın (Richard Linklater, 1995) adını attı.[1] Film izlerken neye dikkat edilmesi gerektiği sorusu cevapsız kaldı.

Elbette bu sorunun genelgeçer bir yanıtı yok. Bir filmi izlerken aynı anda birçok şeye dikkat etmek gerekiyor, izleyici bazen bunlardan bir kısmına daha fazla önem veriyor. Diğer yandan, “Bir film izlerken neden herhangi bir şeye dikkat etmek gereksin ki?” diye soranlar da olacaktır. Bir filmi sevmek veya sevmemek, filmin iyi veya kötü olması ve izlerken neye dikkat edip neyi göz ardı etmek gerektiği birbirlerinden farklı tartışmalar. Tüm bunlar göründükleri kadar ayrışmayabiliyorlar. “Çok iyi bir film değil, ama ben severim,” veya “Herkes sevdiği, çok abarttığı için sevmiyorum,” gibi sıklıkla duyduğumuz, kullandığımız cümleleri hatırlayalım.

İzlediğimden beri düşündüğüm, bu sorularla birlikte düşününce biraz daha anlamlandırdığıma inandığım bir film var. Bütün bunları aklımızda tutarak biraz Ahlat Ağacı (Nuri Bilge Ceylan, 2018) konuşalım istiyorum.

Geleneksel olarak dakikalar boyunca sabit duran kameraların getirdiği bir “sıkıcılık” ile bağdaştırılan Nuri Bilge Ceylan sineması, bir değişim evresinde. Hatta belki saptığı yeni yolu tamamladı ve artık bambaşka bir yere evrilecek. Bir Zamanlar Anadolu’da (2011) filminden bu yana karakterleri bol bol konuşuyor, yeri gelince de şakalaşıyor. Bu yeni dönemin veya yaklaşımın zirvesi de şimdilik Ahlat Ağacı.

Nuri Bilge Ceylan, diyaloglardaki artışı sinemaya dair dogmalara karşı bir başkaldırı olarak nitelendirirken aynı röportajda, filmin bariz biçimsel hatalarının açıklaması için de bu diyalog bolluğuna işaret ediyor: “Ben belli obsesyonlarım gereği daha çok inandırıcılıktan yana kullanır oldum seçimlerimi giderek. Film seyrederken biçimsel hatalarını, öbüründen daha kolay affedebildiğimi fark ettiğimden dolayı belki… Karakterlerin psikolojik tutarlılığı veya doğruluğu daha önemli galiba benim için.” Başkaldırı sözcüğü önemli, çünkü babayla oğul arasındaki ilişkiyi anlamlandırmamızı sağlayacak.

Filmin baş karakteri Sinan, babasının hareketlerini açıklarken de benzer bir ifade kullanıyor: “Bu onun için bir tür başkaldırı.” Baba, hem en büyük umutların kaynağı (öğretmenlik, kuyu, kitabı tek okuyan olması) hem de en büyük suçların olağan şüphelisi (parayı o mu aldı?) olarak karşımızda. Filmin kendisi de tıpkı Sinan gibi bütün bunları babaya tam da konduramıyor gibi. Bir zamanlar at yarışına bulaşmış, kasabadaki itibarı yerle bir olmuş, fuzuli işler müdürü, Nurdan Gürbilek’in deyimiyle “kudretsiz bir çocuk adam” o. Öte yandan hâlâ at yarışı oynadığından veya oğlunun parasını çaldığından şüphelensek de hiçbir zaman emin olamıyoruz. Parayı çalan o olsa, o kadar kışkırtıcı konuşmaz. Ya da konuşur mu?

Babanın bu kudretsizliği, Sinan’ın genel alaycılığına bir açıklama sunabilir. Yine Nurdan Gürbilek’e başvuralım: “Kuşkusuz babayı korkutucu olmaktan çıkartmanın bir yoludur onu komikleştirmek. Ama diğer yandan baba sahiden de komik, sahiden de korunmaya muhtaç, sahiden de çocuktur. Bu durumda herkesten önce davranıp onu önce kendisi gülünç kılarak, onunla önce kendisi alay ederek düşmanca bir alaydan korumak ister onu çocuk. (…) Ama koruma isteğinin bu kadar ağır basması bile rollerin daha baştan tersine çevrilmiş olduğunu gösterir” (2016, s. 59). Örneğin sınava giderken babası ondan köfte almak için para istediğinde, köfte için harcanmayacağını bile bile o parayı verecektir. Tabii böyle bir babayla kurulan ilişki, alaycılıkla sınırlı kalmayabilir. Gürbilek, bize haksızlık ettiğini düşündüğümüz insanları cezalandırmanın bir diğer yolunun, kötü bir çocuk, asi bir evlat olmak olduğuna işaret eder. Başkaldırı, bu sefer de babanın en sevdiği canlı olan köpeği satmak gibi bir karşılık bulacaktır.

İncelenmesi gerektiğini düşündüğüm bir diğer röportajın merkezinde, Sinan’ı canlandıran Doğu Demirkol ve baba rolündeki Murat Cemcir yer alıyor. Nuri Bilge Ceylan’ın kendisi için “spektrumu geniş” demesini tiye alırken, Demirkol’un böyle bir sözcüğün kendi adının yanında kullanılmasını yadırgıyormuş gibi bir havası var: “Bunu artık cv’me yazarım, özellikle spektrumum geniş diye.” Yine aynı röportajın bir başka yerinde, Cannes’da filme gelen alkışlar için “Orada alkışlanırken o kadar da gururlanamıyorsun, çünkü biliyorsun ki o alkışlar hocaya,” gibi bir ifade kullanıyor. İki cümlede de benzer bir yabancılaşma, kendini o dünyadan hariç tutma hâli seziliyor. Cannes’da çok eleştirilen o postürünü gördüğümde de oradaki “kasıntılığın” bir parodisini yaptığını düşünmüştüm. Röportajda ise iki komedi oyuncusu, belki olan bitene gerçekten yabancılaştıklarını gösteriyor, belki de ağırlıklı olarak taşralı dinamiklerine başvuran komedi personaları yabancılaşmalarını gerektiriyor.

Filmdeki epizotların hepsi başlı başına bir yazıyı hak ediyor, özellikle “kuru kuyuyu kazmak” hakkında söylemem gerektiğini düşündüğüm birçok söz de var. O sözlerin akademik bir çerçevede, bambaşka mecralardan gelmesini umuyorum. Şimdilik kısa bir giriş yapmış ve filmi gerçekten çok sevdiğimi belirtmiş olayım. O kıpır kıpır kamerasından, diyalogların birbirine bağlanırkenki aceleci hâlinden ve yer yer anlaşılmaz seslerinden gelen, yaratıcısına ve seyircisine dikkat etmeme lüksü tanıyan o naif kırılganlığı çok sevdim. Öyle ki bütün bu hataları filmde anlatıldığı (biçimsizdir, ama meyve verir) hâliyle bir ahlat ağacına benzetecek, yönetmenin kendisi aksini söylerken dahi filmin bu anlamda biçimsel bir okumasını yapacak romantikliğe kapılmamak için kendimi zor tutuyorum.[2]

Ahlat Ağacı, Nuri Bilge Ceylan’ın en iyi filmi değil, ama filmden çıktığımda, on yıl sonra sorulsa kendisinin en sevdiği filmi olarak buna işaret edebilir diye düşündüm. Sanki sineması, mirası, seyircisi, festivali, ödülü gibi bizlerin aklına gelenleri düşünmemiş ve yalnızca istediği gibi bir film yapmış. Dolayısıyla illa bir “en” kullanacaksak belki de “en özel filmi” demek lazım. Kimden geldiğini hatırlamıyorum, aradığımda da bulamadım, sahibi bu yazıyı görürse lütfen kusura bakmasın, ama okuduğumda çok hoşuma giden bir tweet vardı. Yönetmenler için “eleştirileri yanıtladı” gibi cümlelerin saçma olduğunu, sanatsal üretimin bir cevap değil soru olarak görülmesi gerektiğinden bahsediyordu. Nuri Bilge Ceylan da bunun farkında ve belki de filmografisinin en değerli sorularını bu filmde soruyor.

Sanırım 2016’nın yaz aylarıydı. BKM’de dört komedyenle birlikte o sıralar Güldür Güldür Show’a yeni çıkmış Doğu Demirkol sahne alacaktı. Seyircilerin arasında Nuri Bilge Ceylan’ın olduğundan bahsedildi. Adı anons edilen Ceylan, döndü ve bizi selamladı. Bir stand-up gösterisindeki ilk gülümsemem o an, “Ne alaka?” düşüncesiyle birlikte geldi. Benim için bu hikâyenin başlangıç noktası burası. Nitekim böyle anlatmak hoşuma gidiyor, kendimi işin bir parçasıymış gibi hissetmemi sağlıyor.

Baştaki soruyu biraz değiştirelim. Bir film çekerken neye dikkat etmek gerekir diye on maddelik bir liste yapılsa, Ahlat Ağacı belki de çoğuna uymaz. O daha çok “niye dikkat etmek gereksin ki?” diyen sesi takip etmiş ve kuralları bu seferliğine tam da benim gibi düşünenlerin seveceği doğrultuda çiğnemiş. Her zaman denk gelmeyebilir, sanırım bu kez şanslıyız. Bu kez filme dikkat etmeme lüksünü, yaşayan en büyük yönetmenlerden biriyle, bol bol diyalogla paylaşıyoruz.


Kaynak: Nurdan Gürbilek, Kötü Çocuk Türk, Metis.

[1] Klasik biçim/içerik tartışmasını birkaç adım öteye taşıyan bir okuma için bu yazıyı öneririm.
[2] Bu konunun güzel ve ayrıntılı bir tartışmasına bu podcast’te denk geldim.