Devletlü ölüm melekleri: ‘Cellatlar’

6   +   9   =  

Yastıkadam (2003) oyunuyla tanınan, In Bruges (2008) filminin yönetmeni ve Oscar’a aday olan senaryosunun yazarı Martin McDonagh’ın yeni oyunu Hangmen (Cellatlar) [1], Mart ayına kadar Londra’daki Wyndham’s Theatre’da oynuyor. Adalet, vicdan, idam cezası gibi konuları akıllıca tespitler, ironi ve fiziksel komedinin yerinde kullanımıyla renklendirerek irdeleyen oyunun çağrıştırdıkları hakkında müsaadenizle birkaç söz söylemek istiyorum.

Oyun, 1963 yılında Harry Wade adlı bir celladın küçük bir kıza tecavüz edip onu öldürmekle suçlanan James Hennessy’yi asmasıyla açılıyor. Daha ilk sahneden Harry’nin sert mizaçlı ve yaptığı işi yasaları gerekçe göstererek savunan devletçi biri olduğunu, ülkenin en iyi celladı Albert Pierrepoint’i de bir saplantı haline getirdiğini (“Ben de en az lanet olası Pierrepoint kadar iyiyim!”) anlıyoruz. Paniklediği zamanlarda kekeleyen naif yardımcısı Syd’e söylediklerine ve boynuna geçirilecek ipten kaçmak için umutsuzca çırpınan Hennessy ile atışmasına güldüğümüz yüksek tempolu sahnenin sonunda bir anda gelen idam şok etkisi yaratıyor. Sahnenin teknik olanaklarının da sonuna kadar kullanıldığı, kolun çekilmesiyle ipin iyice gerildiğini gördüğümüz ve oyuncunun yerde açılan bir bölme aracığıyla zemin seviyesinin altına, seyircinin görmediği bir yere doğru düşmesiyle gerçekleşen bir an bu. Az önce kahkahalarla gülen seyircinin yerinde doğrulmasına vesile olan bu an, Martin McDonagh’ın diğer işlerinde de gördüğümüz tipik numaraların incelikli örneklerinden biri. McDonagh en basit tasnifle kara-komedi diyebileceğimiz bu oyunda da komik anların arasına üzerinde düşünülmeye değer sorular serpiştirmeyi başarıyor.

İkinci sahneye geçiş, idam sahnesinin yukarı doğru kalkmasıyla gerçekleşiyor. İdam mangasının konuşarak terk ettiği sahne, sadece ipin görünebileceği tedirginlik verici bir ışık ve efektler eşliğinde yukarı doğru kaldırılırken, arkasından bir İngiliz pub’ı dekoru yavaş yavaş ifşa oluyor. Artık 1965 yılında, Britanya’da idamın yasaklandığı günde, Harry’nin sahibi olduğu Oldham’daki bir bardayız. Sahnede Harry, eşi Alice, barın müdavimleri ve Harry ile idam yasağı hakkında röportaj yapmaya gelmiş bir gazeteci var. Harry işsiz kalmasından mutsuz görünmüyor, hatta ufak çevresindeki ününden, kendi çöplüğündeki krallığından memnun. Herkesin ne düşündüğünü merak etmesinin verdiği üstünlük duygusunun tadını çıkarırken içeri giren “tehlikeli görünümlü” yabancı, bütün işleri değiştiriyor. Sonradan adının Mooney olduğunu öğrendiğimiz ve Harold Pinter karakterlerini andıran bu Londra’lı genç adam, Harry ve Alice’in küçük kızı Shirley ortadan kaybolunca şüpheleri üzerine çekiyor.

cellatlar_hangmen_iki

Harry günlük hayatında da “astığım astık, kestiğim kestik” biri. İnsanları asarken adaleti tesis ettiğine dair duyduğu kesin inanç, örneğin kızının dertlerini dinlemeden onu ağlak olmakla suçlayarak kestirip atmasına da yansıyor. Hikâye 60’ların ortasında geçtiği için karakterlerin tamamı ırkçı, cinsiyetçi ve homofobik. Bu tür cümleler özellikle Harry’nin ağzından çıktığında, diğerleri tarafından onaylanarak geliştiğine ve sürdürüldüğüne şahit oluyoruz.

Matthew Dunster’ın rejisi ve oyunculuklar, akıllıca yazılmış bu metni layıkıyla taşıyor, özellikle fiziksel komedi üzerinden işleyen sahnelerin mekaniği çok etkileyici. Bar müdavimlerinden biri olan kulağı duymayan yaşlı adam tiplemesi ve zamanında yaptığı bir cinsel organ şakası sonucu adı çıkan Syd gibi klişeleşmiş, başka yerlerde berbat örneklerini gördüğümüz türden şakalar bile burada işliyor, hatta kahkaha attırıyor.

Guardian gazetesinin eski muhabirlerinden Duncan Campbell’ın oyun broşüründe yayımlanan “A Hanging Offence” (İdam Cezası) adlı yazısına göre Britanya’da 1868 yılına kadar idamlar halk tarafından izlenebiliyormuş. Hatta 1864 yılında gerçekleştirilen bir idamı izlemek için gelen 40.000 kişinin arasında Charles Dickens da varmış ve daha sonra yaşadığı deneyimi “türdeşlerimden oluşan büyük bir kalabalığın bu kadar tiksindirici olabileceğini imkansız sanırdım” diyerek aktarmış. Oyunun geçtiği 1960’larda ise hapishanenin etrafı idamları protesto eden bir kalabalıkla dolarmış. Buna rağmen özellikle II. Dünya Savaşı’nın ardından her hafta yaklaşık 5-10 kişi cellatlık için başvuruda bulunurmuş. Tıpkı Harry Wade gibi yaptıkları işten gurur duyarlarmış, hatta pek çoğu anılarını kitap haline getirmiş. Oyunda “en iyi” olarak bahsi geçen Albert Pierrepoint ise gerçekten de ülkenin en tanınmış celladıymış[2]. Hatta oyunda anılan “Help the Poor Struggler” (Zavallı Gayretkeşe Yardım Edin) adlı pub’ın da sahibiymiş. Nazileri öldürerek ünlenen Pierrepoint bile anılarında adam asmanın caydırıcı yönüne dair duyduğu şüphelerden bahsetmiş: “İdam cezasıyla ilgili sorun kimse herkes için istemiyor, ama herkesin kimin yırtması gerektiğine dair farklı bir fikri var.” Tabii ülke tarihinde, başka ülkelerde de olduğu gibi idam cezasının yanlış uygulandığının fark edildiği örnekler de var[3]. Ölümünün ardından ailesinin gıyabında af aldığı Derek Bentley[4] ve oyundaki Hennessy idamının izler taşıdığı iddia edilen James Hanratty ilk akla gelenler.

Britanya’da idam 1965 yılında yasaklanmış olsa da Campbell’ın yazısına göre 1983 yılına kadar halkın %75’i geri gelmesini istiyormuş. 2015’te bu oran %50’nin altına düşmüş. Britanya en azından istatistiki olarak asmaları kesmeleri kurmacanın dünyasına yavaş yavaş bırakıyor gibi görünüyor. Türkiye için yapılmış benzer bir çalışma var mı, bilmiyorum. Yaptığım Google araştırması sonucu internet sitelerinde yapılmış küçük ölçekli ve ciddi bir değeri olmayan anketlere rastladım. Türkiye’de en son uygulanan idam 1984 yılındaydı ve kaldırılması için ilk adımlar AB uyum yasaları çerçevesinde 2002’de atıldı. 2006 yılında tüm suçlar için kaldırılan idam, özellikle Abdullah Öcalan üzerinden hâlâ tartışılıyor, çocuk ve kadın cinayetleri ile tecavüz vakalarının ardından tekrar ortaya atılıyor. Evrensel insan hakları ve hukukun bağlayıcılığı gibi temel ilkelere karşı muhafazakârların tek argümanı ise “senin anana bacına yapsalar” olmaya devam ediyor. “Asmayalım da besleyelim mi” sözünün mirası, muhafazakârın dilinde “pembe otobüs” önerilerinin hemen yanında yaşıyor.

Oyuna dönelim. Harry’nin işi bir gecede artık yasadışı, gayri medeni addedilmeye başlıyor. Onun için önemli olan tek şey Pierrepoint’ten daha iyi bir cellat olduğunun insanlar tarafından kabul edilmesiyken seyirci, katil ile cellat arasında belki de o kadar büyük bir fark olmadığını sorgulamaya başlıyor. Devlet adına öldürmek, öldürmek sayılmaz mı? National Universal of Ireland’da drama hocası Patrick Lonergan’ın oyun broşüründe yayımlanan yazısında söylediği gibi: “Harry’nin bazı söylediklerinden ve yaptıklarından iğrenebiliriz, ya da ona sinirlenebiliriz. Ayrıca bugün vatandaşlarını belki bizim suç olarak bile kabul etmeyeceğimiz şeylerden dolayı idam eden devletleri kınayabiliriz. Ancak McDonagh bize devlet şiddetinin sadece insanların toleransıyla mümkün olduğunu gösteriyor. Peki, bu durumda Hangmen bize ne söylüyor olabilir?” Belki de Harry’nin çöplüğü bize daha büyük bir yerleri işaret eden, ölçeğini bilmediğimiz bir haritadır.

[1] Türkçesi cellatlar, ancak burada özel olarak asarak öldürme kast ediliyor.
[2] Pierrepoint’in anılarını yazdığı aynı adlı kitaptan uyarlanan Pierrepoint: The Last Hangman adında bir film de var.
[3] Bu durumun kurmacadaki en ünlü örneği Life of David Gale.
[4] Bentley 1953 yılında PC Sidney Miles’ın ölümünün ardından (tetiği esas çeken Christopher Craig reşit olmadığı gerekçesiyle ceza almamasına rağmen) idam edilmiş. 1991 yapımı Let Him Have It filmi bu hikâyeyi anlatıyor. Filmin adı, olay anında Bentley’nin Craig’e tetiği çekmesi için söylediği iddia edilen sözlerden hareketle konulmuş ve “cezasını çeksin” anlamına geliyor. Bentley de Craig de bu sözü inkar etmiş.