Ailemin iş yeri evimize yürüyerek beş dakika uzaklıktaydı, fakat Mehmet için bu kısa mesafe büyük maceralara gebeydi. Zira akşamları annemi ve annemin elini tutmuş küçücük beni iş yerinin köşesinden eve kadar ardımızdan takip eder, bizi türlü tehlikelere karşı savunurdu ve biz eve varır varmaz büyük bir telaşla geri gider, babam onu görene ve gülümseyene kadar iş yerinin kapısında sessizce beklerdi. Sonra ağır adımlarla şehrin kim bilir hangi sokağında onu bekleyen bir sonraki görevine doğru yelken açardı. Her gün. Babamın ya da babam gibilerin arada bir cebine sıkıştırdığı üç beş kuruşun yüzü suyu hürmetine ya da geçmişteki tanışıklıklarına istinaden değil, onu olduğu gibi, meczup görünümü, sessizliği ve -açıkçası-“deliliği” ile kabullendiğimiz için yapardı bunu. Deli olduğu için değil. Mahallenin delisi değil, biraz tuhaf kostümlü süper kahramanıydı belki.

*******

Mehmet’i yakın zamanda viral bir fenomene dönüşen ve koskoca bir şehri koskoca bir tiyatro sahnesine çeviren Malatyalı Mercedes Kadir‘in hikayesini okuduğumda hatırladım, yıllar sonra. Malatya sokaklarında önüne Mercedes logosu taktığı sopasıyla dolanan, trafik ışıklarında herkesle birlikte bekleyen, sopası “bozulduğunda” bakım için sanayi sitesine bırakan Kadir, şehri yalnızca varlığıyla bile başka bir gerçekliğe, tuhaf bir mizansene, bir çeşit evcilik/şehircilik oyununa sürüklüyor. Mehmet ve diğer tüm deliler gibi. Bu tuhaf gerçeklik kaymasına, ilginçtir, devlet mekanizması bile ayak uydurmuş ve Malatya Emniyet Müdürlüğü Trafik Tescil Denetleme Şubesi, “Mercedes Kadir” adına, 44 MK 444 plaka kodlu bir ruhsat hazırlamış ve aracın rengi de odun sarısı olarak belirtilmiş. Fakat sistem gerçekleri es geçmemiş ve Kadir’e alkollü araç kullanmaktan tutun, hız limitini aşmaya dek pek çok ceza kesilmiş.

Foucault, Deliliğin Tarihi‘nde delilikle ilgili asıl ilgi çekici ve araştırılmaya muktedir olanın, deliliğin nasıl ve neden dışlandığı, deliliğin yani akıl dışının ve aklın arasındaki sınırın ne olduğu meselesi olduğunu söylüyor ve bunu iktidar mekanizması üzerinden anlamaya çalışıyordu. Fransız Devrimi henüz filizlenirken kapitalizmin çarkları çoktan dönmeye başlamıştı. Haliyle delilerin bu çarkın işleyişine katkı sağlamaktan ziyade zarar verdikleri düşünülüyordu ve yeni çağın biyopolitik muhasebelerinde yerleri yoktu. Farz-ı misal, sanayi devriminin şahlanışının sembolü olan Victoria dönemindeki “Deliler Gemisi” örneği de bu biyopolitik tutumun bir uygulamasıydı. Britanya’nın türlü noktalarından toplanan deliler bir gemiye doldurulur, açık denizlere çıkılır ve yolculuk sonunda -diğer delilerin elinden kurtulup- sağ kalmayı başaranlar da ıssız adacıklara bırakılırdı. İktidar mekanizmasının toplum üzerinde ve nezdinde kurduğu makro kimliğine mikro düzeyde de karşılık yaratması çabaları olarak görebileceğimiz bu bir nevi beden politikası, sadece delileri değil, fahişeleri, suçluları ve hatta ekonomik sisteme çomak sokan bazı zenginleri de vurmuştu. Böylelikle biyo-iktidardan söz etmek mümkün olmuştu.

"Mercedes Kadir"

“Mercedes Kadir”

Elbette deliliğin zaman içerisinde biyopolitik mekanizmaların oyuncağı olmaktan çıkıp-en azından kağıt üzerinde- kabullenilmesine dair, psikolojik ve psikiyatrik tedavi yöntemlerinin yükselen başarısından ve akıl hastanelerinin işlevselliklerinin gitgide artmasından tutun, insan haklarının, zar zor da olsa, şartsız kabulüne dek pek çok şey söylenebilir. Fakat kanımca, Foucault’nun sırtını bilime dayayarak sorduğu akıl dışı ve aklın arasındaki çizginin ne olduğu sorusu, toplumsal bağlamda ele alındığında sadece deliliğe değil, toplumsal akla dair de tuhaf soruları beraberinde getiriyor ve bu sorular her ne kadar cevapsız kalsalar da ilgi çekici olan bu:

Toplumsal akıl ve toplumsal akıl dışının arasındaki sınır nedir? Toplumsal akıl, toplumsal akıl dışını dışlayabilir mi? İktidar mekanizması nehrin hangi yakasının selametinden sorumlu?Yoksa bizler, yani -sözde- deli olmayanlar bu nehrin üzerinde savrula savrula ilerleyen bir deliler gemisinin mürettebatı mıyız bu durumda? Yani özetle, kafamızda deli sorular…

Bu sorular deliliğin kendisinden ziyade toplumsal aklın/deliliğin sorgulanmasının asli mesele olduğu anlamına geliyordur belki de ve Malatyalı Mercedes Kadir’in geniş hayal dünyasının kentin mütevazı hayal dünyasına dönüşmesinin cevabı da buradadır. Bu cevapsız sorulara yorum getirebildikçe kentlerin kendi deli(lik)lerine sahip çıkmasının ve onları sözlü tarih figürlerine dönüştürmelerinin kökenine vakıf olabiliriz gibi görünüyor.

*******

Mahallemizin tuhaf kostümlü süper kahramanı Mehmet’i, 17 Ağustos 1999 gecesi yaşadığımız şehir yerle bir olmuşken, sokaklarda koşuşturan kalabalığın içinde görenler olduğunu duymuş, çocuk aklımla, merhamet ile hüzün arası bir duyguyla, sevinmiştim. İnsan öyle durumlarda en ufak bir şeyden dahi mutluluk çıkarabilmeye muktedir, malum. Birkaç ay sonra onu tıraşlı, tertemiz giysili bir halde, İstanbul’un en sosyetik caddelerinden birinde yürürken gördük. Mahcup mahcup ve belki de bizlerden başka kimsenin anlayamayacağı bir muziplikle gülümsedi. Rivayet odur ki, İstanbul’a dek yürümüş, kısa zaman içerisinde kendini kim bilir kimlere kabul ettirmiş ve yeni bir mahallede yeni kahramanlıklar yapmaya devam etmiş.

Evet, her kentin, kendi cinnetiyle baş edebilmek için Mehmet gibi, Kadir gibi kahramanlara ihtiyacı var. Çünkü Philip K. Dick’in de dediği gibi, “delirmek bazen gerçekliğe verilebilecek en uygun tepkidir.”