Robot olmadığınızı kanıtlayın: 7   +   10   =  

Bu sene Death Cab for Cutie sekizinci stüdyo albümü Kintsugi’yi yayımladı, ancak birçok insan için onlar 2000’lerin ortalarının yıldızıydı, zira gençlik dizisi “The O.C.” ile milyonlarca dinleyiciye ulaşıyorlardı. Kendi şarkıları olan Marching Bands of Manhattan’da da söyledikleri gibi “kendi hallerinde, inzivaya çekilmiş” bir grupken birdenbire Fox’un “prime time”ında yer alan bir dizide performans sergilemeye yükselmişlerdi. Birçok genç için Music from The O.C. albümü indie müziğe giriş niteliğindeydi, ayrıca indie gruplar için de, henüz indie “yeni normal” olana dönüşmeden yaklaşık 10 yıl önce, bir TV reklamı ya da dizisi yoluyla popüler olmanın yolunu açmıştı.

“The O.C.” evreninde Death Cab for Cutie çok spesifik bir yer tutar. Alternatif gençliğin hayallerini süsleyen Seth Cohen “A Movie Script Ending”i çok kritik bir sahnede arabasında çalar, grubun CD’sini Noel hediyesi olarak verir. Ayrıca Seth Cohen bulunmaz Hint kumaşı olarak tanımlanır, çünkü hem Death Cab’i hem de çizgi romanları sever (babası / her baba gibi “Death Cab bir grup, öyle mi?” diye sormuştur). Dizide sürekli olarak gruptan bahsedilir, grup the Bait Shop’ta konser verir, ayrıca resmi soundtrack albümünde de yer alır. Şimdi Transatlanticism ve Plans gibi albümleri tekrar dinlemek eski günlükleri açıp tekrar okumak gibi bir nostalji uyandırır, özellikle de heyecanlı ve endişeli olduğumuz 16 yaşımıza geri dönüp baktığımızda. (Sonuçta “sen sabah derslerini ekerdin / ve birlikte vücutlarımızın nasıl çalıştığını öğrenirdik” gibi bir dizeyi sadece bir ergen dinleyebilir.)

“Beverly Hills 90210” ve “My So-Called Life” gibi dizilerin de buna benzer soundtrack’leri vardı, ama bu soundtrack’lerin senaryo bağlamında önemli bir rol oynaması ancak 90’ların sonuna doğru gerçekleşmiştir. “Dawson’s Creek”in 3. sezon finalinde, dizinin kötü kızı Jen Linley bulundukları durumu “bu, zekamızın daha keskin, esprilerimizin daha zekice ve kalbimizin çok daha fazla kırılmış olduğu, arka planda ise çok yakında demode olacak bir pop şarkının çaldığı alternatif bir gerçeklik” olarak açıklar. Gençlik dizilerinin müzikleri hikâyenin ekseninde o kadar önemli bir yer tutar ki, neredeyse “dördüncü duvarı yıkmak”, izleyiciye izlediklerinin tamamen bir hayal ürünü olduğunu hatırlatmak göze alınır. Yine de tıpkı ergenliğin kendisi gibi, bu sanatçıların raf ömrü de ziyadesiyle geçiciydi. Ergenliğinin ilk yıllarında olanlar için gençlik dizilerinin soundtrack albümleri yetişkinliğe geçiş pasaportu gibiydi, daha önce hiç karşılaşmadığınız bir karamsarlığa özlem duymanıza neden olurdu.  “Dawson’s Creek”i izlemeye henüz iznim bile yokken dizinin albümünü saplantı haline getirmiş bir halde sürekli dinliyordum, küfürlü sözlerle heyecanlanıp Sixpence None the Richer’ın hangi sahnede çaldığını çıkarmaya çalışıyordum. Bu albümlerde yer alan şarkılar muhtemelen ergenliğinden çoktan çıkmış insanlar tarafından seçiliyordu, yine de işe yarıyordu, 1999’da “Dawson’s Creek” soundtrack albümü en çok satan beşinci albüm olmuştu. Tesadüfen aynı yıl “Teen Choice Awards” verilmeye başlandı. Bu yıllar medyanın gayet çakal bir şekilde gençleri eğlendirmeye yöneldiği yıllardı, hatta Britney Spears son şarkısı “(You Drive Me) Crazy”yi söylemek için “Sabrina the Teenage Witch” dizisine konuk olmuştu, ve bu şarkı daha sonra dizinin başrolünü üstlenen Melissa John Hart’ın yeni filminin adı olmuştu. Dawson’s Creek bundan kazanç sağlayan ilk TV programlarından biriydi, şarkıların lisans ücreti karşılığında, her bölümün sonunda plak şirketlerine 15 saniyelik promosyon alanı verirdi.

Ondan önce gelen bütün dizi – müzik ilişlerine nazaran, Music from The O.C hala, hem eleştirel hem de ticari olarak en etkili gençlik dizisi soundtrack’idir. Bunun bir sebebini 2004’teki kültürel iklimle açıklayabiliriz. O zamanki gençliğin internet deneyimi günümüzdeki seviyeye erişmeye başlamıştı, ancak  yeni müzikleri keşfedecek ve paylaşacak sosyal medya platformları bu kadar çok değildi. Tabii ki, LimeWire, Kazaa ve MySpace kullanıyorduk, ama ne arayacağımızı bilmeden bunlar oldukça işe yaramaz platformlardı. Eğer nereden başlayacağımızı bilmiyorsak indie dinleme deneyimimizin küratörlüğünü üstlenmesi için biraz daha büyük ve daha havalı bir kuzene ihtiyacımız vardı, ki bu kuzen şimdi başlı başına internetin ta kendisiyle yer değiştirdi. “The O.C.”nin yaratıcısı Josh Schwarts ve müzik süpervizörü Alex Patsavas bu görevi oldukça ciddiye almışlardı, “The O.C.”nin albümlerini “soundtrack” değil “Mixes” olarak adlandırmasının sebebi de budur.

Diğer gençlik dizilerine nazaran, “The O.C.” müziği daha farklı bir yöntemle kullanmıştır. “Pretty Little Liars”ın müzik süpervizörü Chris Mollere Rolling Stone’a “The O.C.”nin televizyon formatını değiştirdiğini ve ve çok farklı şeyler yapabileceğinizi, örneğin diyalog olan bir sahnede sözleri olan bir şarkının kullanabileceğini gösterdiğini, bunun “The O.C.”den önce kabul edilen bir şey olmadığını ve bu dizide yer almanın grupları bambaşka yerlere taşıdığını söylemişti. Müziği senaryodan ayrı düşünmek mümkün değildi “The O.C.”de, Ryan’ın Marissa’ya onu sevdiğini söylediği sahnede çalan Dice’ı, Trey’in vurulduğu ve Caleb’in gömüldüğü sahnede Imogen Heap’in mırıldanmasını, birinci sezonun kilit sahnelerinde ve daha sonra Marissa’nın öldüğü sahnede Hallelujah’ın çaldığını bir hatırlayın. Bu dizide müzik, Yunan mitolojisindeki koronun rolünü üstleniyordu. Alex Patsavas’ın daha önce resmi olarak hiçbir şey yayımlamamış gruplarla MySpace aracılığıyla iletişim kurması gayet iyi bilinir. Josh Schwartz pilot bölümü için yazdığı senaryoya iPod’unda yer alan şarkıları eklemişti. Bu insanlar daha önce kimsenin duymadığı grupları özellikle araştırırlardı, televizyonda çalmalarını bir kenara bırakın, her bölümde yer alan her şarkıya özenle web sitelerinde yer verirlerdi. Böylece izleyicileri, yeni grupların ve albümlerin peşine düşmeleri için gaza getirirlerdi. Bir alternatif müzik radyo kanalının bir toplama albümde bir araya getirdiği gibi hiç üşenmeden kendi karışık kasetlerini hazırlarlardı. Sizin de en az onlar kadar Bloc Party seveceğinizden eminlerdi.

Dizinin onuncu yılı şerefine yapılan bir röportajda Schwartz, genç insanlara başka bir şekilde asla duyamayacaklarından emin olduğu yeni müziği tanıtmanın onun için görev bilincine dönüştüğünü söylemişti. “Bu öyle bir zamandı ki iTunes yoktu, MTV müzik videoları yayımlamıyordu ve yerel radyo kanalı da saatte bir aynı sekiz şarkıyı çalardı, “Hey Ya!” ise saatte mutlaka iki kez çalınırdı. Bu grupların muhtemelen yaptıkları müziğin prömiyerini bir Fox dizisinde yapabileceklerine dair tereddütleri vardı, çünkü müziklerini sunabilmek için başka yolları yoktu. Death Cab for Cutie’den dizide bahsederdik ve satışlar, bilirsiniz, patlardı.” Indie müzisyenlerin kalitesi popüler bir gençlik dizisinde yer alıp alamadıklarına göre ölçülmeye başlanmıştı ve Beastie Boys, Beck gibi isimler bile yeni şarkılarını herkese açmadan önce “The O.C.”de kullandırtıyorlardı. (Özellikle Beck oldukça ilgiliydi, Guero’da yer alan beş şarkısının tek bir bölümde çalınmasına izin vermişti.) Durumu analiz eden eleştirmenler, popüler bir gençlik dizisinin genç hayranlarının alternatif indie müzikle ilgilenebileceğine hiç ihtimal vermedikleri için oldukça şaşkınlardı, bu dizinin Kaliforniyalı gençlerin müzik endüstrisine sağlayabileceği katkıyı bu kadar etkilemesine inanamıyorlardı. “The O.C. izleyicisinin yalnızca yarısının bir adet Transatlanticism albümü aldığını bir düşünün. Elimizde resmen yeni bir Nirvana var!” diyorlardı.

Deathcab

Dizi ilk sezonunu bitirdiğinde Death Cab for Cutie de sahip olduğu en büyük başarıya ulaşmaktaydı. Atlantic ile anlaşmışlardı, Billboard listelerine girmişlerdi, Grammy adayı olmuşlardı ve ikinci albümleri satışlarıyla platinum seviyesine yükselmişti. Daha fazla TV programında yer almaya başlamışlardı ve ikinci Twilight filmi için bir şarkı yazmışlardı (filmin müzik süpervizörü yine Alex Patsavas’tı). Seth Cohen’in uzatmalı sevgilisi Summer Roberts onların “bir gitar ve bir sürü şikayetten ibaret” olduğunu düşünebilirdi, ama “The O.C.” hayranları grubu gönülden sahipleniyordu. Dizi bittikten 10 yıl sonra bile albüm incelemeleri “The O.C.” referanslarıyla dolup taşıyordu. Death Cab for Cutie, “The O.C.’nin indie müziği normalleştirmesinden” faydalanan tek grup değildi. Gençlik dizilerinin soundtrack’leri, yetişkinliğe geçiş aşamasında büyük bir rol oynadıkları gibi, aynı zamanda da yeni türler, yeni sahneler keşfetmek için de bir platform sağlıyorlardı. Death Cab for Cutie beni Ben Kweller’a götürdü, Ben Kweller da beni Rilo Kiley’ye götürdü. Ana akım bir TV kanalında Le Tigre gibi bir grubu duymak, The Ed Sullivan Show’da The Beatles’ı görmekle aynı heyecanı veriyordu. Altıncı ve son soundtrack albümüyle birlikte “The O.C.”nin indie sanatçıları vurgulamasının etkisi iyice büyümüştü ve artık başka indie müzisyenlere “Smile Like You Mean It” veya “Float On” gibi yıllar önce büyük başarı yakalamış şarkıları yeniden yorumlamaları için sipariş verebiliyorlardı.

Music from The O.C.’nin kişisel bir karışık kasetle karşılaştırılması tabii ki saçma olur, ne de olsa, dizinin amacı öyle olmasa da, spesifik bir pop-kültürel hareketin yolunu açmışlardı. Bu soundtrack’ler size şarkının içinde kaybolma anları vermek için üretildiyse bile, bu hisler asla gerçeklikten uzak değildi. İnsanların müziği nasıl bulduğuna çok fazla görev yükleniyor, sanki bu onların müziği sevme ve anlayabilme kapasitesini belirleyecekmiş gibi. Bu albümlerdeki şarkılar ergen dizi karakterlerinin / her ergenin hayatındaki duygusal anları belirlesin diye seçildiler, ve bu albümleri dinlemek sizi sanki o dizinin içindeymişçesine kendi hayatınıza bakmaya iterdi: okul servisinde başınızı cama yaslayıp dışarı bakarken, sınıfınıza doğru koridorda yürürken ve hatta hoşlandığınız çocuk o Joseph Arthur şarkısını duysaydı o da sizden hoşlanır mıydı diye düşünürken. Music from The O.C. sentetik bir ergenlik ve sentetik duyguları temsil ediyordu: bu şarkı seni üzgün hissettirecek, bu şarkı sana serseri gibi hissettirecek, bu şarkıyı duyduğunda git ve o çocuğu öp! Çünkü bazen bir şarkıyı dinlemek ve yanlış aşkı, yanlış aşk acısını veya yanlış isyanı hissetmek, gerçeğinden daha iyi değilse bile çok iyi gelebilir. Size çok da heyecan verici olmayan ergenliğinizden bir kaçış fırsatı sunabilir. Rory Gilmore yatağında Black Box Recorder’ı dinlerken en yakın arkadaşı Lane’e “Bu şarkıyı seviyorum. Bana karanlık hissettiriyor” der. Lane de gülümseyerek “Karanlık iyidir” diye cevaplar. Ben Gibbard da muhtemelen aynı fikirde olurdu.

* Bu yazı Sinead Stubbins’in Pitchfork’ta yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.