David Foster Wallace aşina olduğunuz bir isim olabilir. Belki henüz Türkçeye çevrilmemiş, aşık usandıran dipnotlarıyla meşhur dev eseri Infinite Jest’e (Sonsuz Jest) başlayacak kadar cesursunuz. Belki İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler’le yetindiniz. Belki The End of the Tour’da (James Ponsoldt, 2015) Jason Segel’ın oynadığı yazar olarak karşınıza çıktı ve Liberal Arts’ta (Josh Radnor, 2012) ona adı geçmeden yapılan atıfları anlamadığınız için utandınız. Ya da adını bile duymadınız. Bunların hiçbirinin çok da önemi yok. David Foster Wallace 1962’de doğdu, 2008’de ise intihar etti. Kenyon College’da yaptığı “Bu Su” başlıklı mezuniyet konuşmasında hayatın varsayılan ayarlarından kurtulmayı anlatmasının üzerinden tam üç yıl geçmişti. O konuşmanın kısaltılmış bir versiyonunu aktarıyoruz.


İki balık, diğer tarafa doğru yüzen daha yaşlı bir balıkla karşılaşıyor. Yaşlı balık onları kafasıyla selamlıyor ve şöyle diyor: “Günaydın beyler, su nasıl?” İki genç balık bir süre daha yüzüyor. Bir süre sonra biri diğerine dönüyor ve “Su ne yahu?” diye soruyor. En bariz, en önemli gerçekler, görmesi en zor olanlardır. Yetişkin hayatımızın gündelik varoluşu esnasında bu tip yavan cümleler, kimi zaman ölüm kalım meselesi olabilir. 

Eğer benim gibi bir öğrenciyseniz, özgür sanatlar (liberal arts) eğitiminin “düşünceyi öğretme” iddiasının aşağılayıcı olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak pek de öyle bir durum yok, çünkü burada öğreneceğim düşünme yetisi düşünme kapasitesiyle değil, neyi düşünebileceğimi seçmekle ilgili. Daha az kibirli olmak, kendimle ve kesinliklerimle ilgili biraz daha farkındalık sahibi olmak. Kesin bildiğim şeylerin çoğunluğunun tamamen yanlış ya da çarpıtılmış olduğunu zor yoldan öğrendim.

Evrenin merkezi David Foster Wallace değil   

İstemsizce emin olma eğiliminde olduğum şeylerin yanlışlığına bir örnek: Deneyimlediğim her şey, evrenin mutlak merkezi olduğuma dair duyduğum derin inancı destekliyor. Buna göre ben var olan en gerçek, en canlı ve en önemli insanım. Bu denli doğal ve basit benmerkezciliği çok nadiren düşünürüz, çünkü sosyal açıdan tiksindirici bir şeydir. Ancak aşağı yukarı hepimiz için aynı. Varsayılan ayarımız bu, doğuştan içimize işlenmiş. Bir düşünün, tamamen merkezinde olmadığınız hiçbir deneyiminiz yok. Deneyimlediğiniz dünya SİZİN önününüzde ya da SİZİN arkanızda, SİZİN solunuzda ya da sağınızda, SİZİN televizyonunuzda ya da SİZİN monitörünüzde. Diğer insanların düşünceleri ve hislerinin size bir şekilde iletilmesi gerekiyor, ama sizinkiler çok anlık, acil, gerçek.

Lütfen size şefkat ya da diğerlerine yönelmek gibi sözde erdemlerden bahsedeceğimi sanmayın. Bu bir erdem meselesi değil. Bu derinden ve gerçek anlamda benmerkezci olmaya ve her şeyi kendi lensimden görüp yorumlamaya dair doğal ve içime işlenmiş ayarı değiştirmeyi ya da bundan kurtulmayı seçmemle ilgili. Varsayılan ayarını bu şekilde değiştirebilen insanlara “uyumlu” deniyor, ki bu rastgele seçilmiş bir söz değil.

Bir akademik eğitimle ilgili en büyük tehlike, meseleleri fazla entelektüelize etmek. Önümüzde, içimizde olan bitene bakmaktansa kafamızdaki soyut tartışmalarda boğulmak. “Düşünmeyi öğrenme” klişesinin işaret ettiği, aslında nasıl ve ne düşündüğünüzle ilgili biraz olsun kontrol sahibi olmayı öğrenmek. Neye ilgi göstereceğini ve deneyimden nasıl anlam oluşturacağını seçebilecek bilinç ve farkındalığa sahip olmak.

Zihnin harika bir hizmetçi ama berbat bir efendi olması klişesini hatırlayın. Ateşli silahlarla intihar eden insanların kendilerini hep kafalarından vurmaları tesadüf değil, o berbat efendiyi vuruyorlar. Bu intiharların da çoğunda ölüm onlar tetiği çekmeden çok önce gerçekleşiyor. Özgür sanatlar eğitiminizin de asıl değeri bu olmalı: Her gün rahat, zenginlikle dolu ve saygın yetişkin hayatınızdan ölü, bilinçsiz ve kafanızın kölesi olan halinize, yani o özgün, mutlak ve muazzam yalnızlığa dair varsayılan ayarınıza geçmeye engel olmak.

David Foster Wallace ve can sıkıcı rutinler

Yetişkin hayatının mezuniyet konuşmalarına girmeyen boyutları var. Sıkıntı, rutin ve yılgınlık gibi. Birçok kasvetli, sinir bozucu ve manasız görünen rutin. Ama mesele bu değil. Seçme işinin esas devreye gireceği yer işte bu ehemmiyetsiz, sinir bozucu saçmalıklar. Çünkü trafik ve uzun kuyruklar bana düşünme zamanı veriyor. Ben de neyi düşüneceğime ve neye dikkat edeceğime dair bilinçli bir karar vermezsem her an sinirli ve mutsuz olacağım. Çünkü varsayılan ayarım, bu tür durumların tamamen benimle ilgili olduğu konusunda net. BENİM açlığım, BENİM yorgunluğum ve BENİM eve gitme isteğim. Diğer herkes de benim yoluma çıkıyor gibi görünüyor. Kim bu yoluma çıkan insanlar? Ne kadar da tiksindirici ve aptallar, bomboş bakıyorlar ve insan gibi görünmüyorlar. Yüksek sesle telefonla konuşan insanlar ne kadar da kaba ve sinir bozucu. Ne kadar da derin ve kişisel bir haksızlık bu.

Eğer özgür sanatlar eğitimi almışsam, varsayılan ayarlarımda şunları düşünüyorum: “Bencilce benzinlerini yakan büyük ve aptal arazi araçlarına, şeritleri tıkayan ciplere ve kamyonetlere bak. Vatansever ya da dindar kamyon arkası yazıları hep en büyük, en tiksindirici derecede bencil araçlarda. Bunları kullananlar da olabilecek en çirkin, en düşüncesiz ve en agresif şoförler.”  Geleceğin bütün yakıtını harcadığımız için çocuklarımızın çocuklarının bizden nasıl tiksineceğini de düşünebilirim. İklimi mahvettiğimiz için ne kadar aptal, bencil ve iğrenç olduğumuzu ve modern tüketim toplumunun nasıl berbat bir şey olduğunu da. Böyle düşünmeyi seçmem anlaşılabilir, pek çoğumuz bunu yapıyoruz. Ancak bu o kadar kolay ve otomatik ki bir seçim sonucunda gelmesine gerek kalmıyor. Bu benim varsayılan ayarım. Yetişkinliğin sıkıcı, sinir bozucu ve kalabalık yanlarını deneyimlememin otomatik biçimi.

David Foster Wallace için seçimlerin önemi

Lütfen size ahlaki tavsiyelerde bulunduğumu ya da bu şekilde düşünmek zorunda olduğunuzu söylediğimi düşünmeyin. Çünkü bu zor bir şey. İrade ve mücadele gerektiriyor, benim gibi biriyseniz de bazı günler bunu başaramayacaksınız ya da basitçe yapmak istemeyeceksiniz.

Ancak çoğunlukla eğer kendinize bir seçim sunacak kadar farkındaysanız az önce çocuğuna bağıran o şişman ve ölü bakışlı hanımefendiye farklı bir gözle bakmayı seçebilirsiniz. Belki de normalde böyle değildir. Belki de üç gece üst üste kemik kanserinden ölmekte olan kocasının elini tutmuştur. Ya da belki daha dün ufak bir kibarlıkla eşinizin korkunç ve çileden çıkarıcı bürokratik problemini çözen düşük ücretli motorlu taşıtlar dairesi çalışanıdır. Tabii bunların hiçbiri olası değil, ama imkansız da değil. Ne düşünmek istediğinize bağlı. Eğer gerçekliğin ne olduğundan otomatikman eminseniz ve varsayılan ayarınızda işliyorsanız siz de benim gibi can sıkıcı ve üzücü olmayan olasılıkları değerlendirmeyeceksiniz. Ancak eğer gerçekten dikkat etmeyi öğrenirseniz, başka seçenekler olduğunu da bileceksiniz. Kalabalık, sıcak, yavaş, tüketici cehennemi türünden bir durumu yalnızca anlamlı değil, aynı zamanda kutsal ve yıldızları yaratan güçlerin aynısıyla (aşk, kardeşlik, her şeyin derinlerdeki mistik tekliği) dolu olarak deneyimlemek sizin elinizde olacak.

Bu mistiklik ille de doğru olacağından değil. Büyük harfle “Hakikat” diyebileceğimiz tek şey, bunu nasıl görmeyi deneyeceğinize yönelik seçimin sizin elinizde olması. Gerçek eğitimin özgürlüğü bu. Neyin anlamlı, neyin anlamsız olduğuna bilinçli bir şekilde karar verebiliyorsunuz. Neye tapacağınıza da.

Güce taparsanız güçsüz ve korkak olursunuz, kendi korkunuza hissizleşmek için de diğerlerinin üzerinde daha fazla güce ihtiyaç duyarsınız. Zekanıza, akıllı görünmeye taparsanız aptal, sahtekâr, her an foyası meydana çıkacakmış gibi hissedersiniz. Ancak bu tapınma türlerinin asıl sinsiliği şeytani ya da günahla dolu olmaları değil, bilinçsizce yapılmaları. Bunlar varsayılan ayarlar.

Bunlar yavaş yavaş, günbegün, yaptığınızın bu olduğunun hiçbir zaman tam farkına varmadan, ne gördüğünüz ve değeri nasıl ölçtüğünüzle ilgili giderek daha seçici olarak kapılıverdiğiniz türden tapınmalar.

Günaydın David Foster Wallace, su nasıl?

O sözde gerçek dünya sizin varsayılan ayarlarınızda işlemenize engel olmayacak, çünkü insanın, paranın ve gücün sözde gerçek dünyası, korku, nefret, sinir bozukluğu, acı çekme ve kendine tapınmadan oluşan bir havuzun kenarında neşeyle şarkısını mırıldanıyor. Kültürümüz bu güçleri olağanüstü bir zenginlik, rahatlık ve kişisel özgürlük getirecek şekilde dizginledi. Küçük, kafatası boyundaki krallıklarımızın lordları olma ve bütün evrenin merkezinde yalnız kalma özgürlüğü. Bu türden bir özgürlüğün cazip yanları çok. Ancak elbette özgürlüğün farklı biçimleri var, isteme ve elde etme dünyasında da bunların en değerli olanından pek bahsedildiğini duymazsınız. Özgürlüğün gerçekten önemli olan türü ilgi, farkındalık ve disiplin içeriyor, ayrıca diğer insanları gerçekten umursamayı ve onlar için her gün defalarca acınası ve seksi olmayan hallerde fedakârlıklarda bulunmayı.

Gerçek özgürlük bu. Eğitimli olmak ve nasıl düşüneceğini bilmek bu. Alternatifi bilinçsizlik, varsayılan ayar, sidik yarışı, “olmuştu” ya da “olacaktı” diye hayıflanmanın daimi eziyeti.

Büyük h’li “Hakikat”, ölümden önceki yaşamla alakalı.

Gerçek bir eğitimin değerinin bilgiyle neredeyse hiçbir ilgisi yok ve neredeyse tamamen basit bir farkındalıkla ilgili. Kendimize neyin gerçek ve önemli, görünürde saklanmış, her an her yerde olduğunu hatırlattığımız bir farkındalık:

“Bu su.”

“Bu su.”   

Bunu yapmak, yetişkin dünyasında her gün sabahtan akşama kadar bilinçli ve hayatta kalmak hayal edilemeyecek kadar zor. Bu da bir diğer dev klişenin doğru olduğunu gösteriyor. Eğitiminiz gerçekten de hayatınızın mesleği.


Kaynak: Brain Pickings