Çöken “ilerici” neoliberalizm ve ortanın solunun sonu

9   +   2   =  

Donald Trump’ın seçilmesi, bir araya gelince neoliberal hegemonyanın çöküşüne işaret eden bir dizi dramatik siyasi başkaldırıdan birini temsil ediyor. Bu başkaldırılardan bazıları: Birleşik Krallık’ta Brexit referandumu, İtalya’da Renzi reformlarının reddi, ABD’de Bernie Sanders’ın Demokrat Parti adaylığı kampanyası ve Fransa’da Ulusal Cephe’ye verilen desteğin artışı. İdeoloji ve hedefleri farklı olsa da, bu seçim isyanlarının reddettikleri şeyler ortak: Kurumsal küreselleşme, neoliberalizm ve bunları yücelten siyasi kurumlar. Tüm örneklerde seçmen bugün finansal kapitalizmi tanımlayan kemer sıkma politikalarına, serbest ticarete, talancı borçlanmaya ve düşük ücretli istikrarsız istihdama “Hayır!” diyor. Tam olarak ilk kez 2008’de küresel finansal düzenin neredeyse çökmesiyle görünür olan kapitalizmin bu türünün yapısal bunalımına bir tepki olarak oy verdiler.

Ancak yakın zamana kadar bu bunalıma verilen temel tepki toplumsal protestoydu. Dramatik ve canlı olduğu muhakkak ama çoğunlukla kısa ömürlü. Buna karşın parti görevlileri ve elitler tarafından kontrol edilen siyasal sistemler (en azından ABD, Birleşik Krallık ve Almanya gibi güçlü kapitalist devletlerde) bu protestolara görece bağışıklık gösterdi. Ancak şimdi seçimlerin şok dalgası, küresel finansın kaleleri de dahil tüm dünyaya yayılıyor. Trump’a oy verenler, Brexit’in lehine ve İtalya’daki reformların aleyhine oy verenler gibi siyasal efendilerine karşı ayaklandılar. Parti kurumlarına nanik yaparak son otuz yıldır yaşam koşullarını yıpratan sistemi reddettiler. Buradaki sürpriz bunu yapmalarında değil, daha önce yapmamalarında.

Bununla beraber Trump’ın galibiyeti yalnızca küresel finansa karşı bir ayaklanma değil. Seçmenlerinin reddettiği yalnızca neoliberalizm değil, ilerici neoliberalizmdi. Kulağa tezat gibi gelebilir, ama bu ABD seçim sonuçlarını anlayabilmenin ve bir ihtimal başka yerlerdeki başka gelişmelerin de anahtarını elinde tutan bir gerçek, belki de habis bir siyasi görüş. ABD’deki biçimiyle ilerici neoliberalizm, bir yanında yeni ana akım toplumsal hareketler (feminizm, anti-ırkçılık, çok kültürlülük ve LGBTQ hakları), diğer yanında üst düzey “sembolik” ve hizmet bazlı iş sektörü (Wall Street, Silikon Vadisi ve Hollywood) olan bir ittifak. Bu ittifakta ilerici güçler pratikte bilişsel kapitalizmin güçleriyle birleşmiş oluyor, özellikle finansallaşma ile. Farkında olmadan da olsa ilerici güçler, kapitalist güçlere karizmalarını ödünç veriyor. Prensipte farklı sonuçları olabilecek çeşitlilik ve güçlendirme idealleri, üretimi ve eskiden orta sınıf yaşamı diyebileceğimiz şeyi mahveden politikaları parlak göstermek için kullanılıyor.

ABD’de son 30 yılda gelişen ilerici neoliberalizm, 1992’de Bill Clinton’ın başkan seçilmesiyle tasdik edildi. Clinton, Tony Blair’in “Yeni İşçi Partisi’nin” ABD eşleniği olan “Yeni Demokratların” esas mühendisi ve bayraktarıydı. Sendikalı üretim işçilerinin, Afrikalı Amerikalıların ve şehirli orta sınıfın koalisyonundan oluşan “New Deal” (Yeni Düzen) [i] programı yerine modern ve ilerici iyi niyetlerini, çeşitliliği, çok kültürlülüğü ve kadın haklarını benimseyerek beyan eden girişimciler, banliyö sakinleri, yeni toplumsal oluşumlar ve gençlerle yeni bir ittifak oluşturdu. Her ne kadar bu gibi ilerici görüşlerin arkasında dursa da, Clinton hükümeti Wall Street ile flört ediyordu. Ekonomi Goldman Sachs’a emanet edilerek bankacılık sisteminin kısıtlamaları kaldırıldı ve sanayisizleşmeyi hızlandıran serbest ticaret anlaşmaları müzakere edildi. Bundan zararlı çıkan ise bir zamanların Yeni Düzen sosyal demokrasisinin kalesi, bugün ise Seçiciler Kurulu’nu Donald Trump’a teslim eden Rust Belt (Pas Kuşağı) [ii] bölgesiydi. Güney’in yeni sanayileşmiş merkezleriyle birlikte bu bölge, son yirmi senede yoldan çıkmış bir finansallaşma sürecinde büyük darbe aldı. Clinton’ın Barack Obama dahil ardıllarınca da sürdürülen politikaları, başta endüstriyel üretimde istihdam edilmiş kişiler olmak üzere tüm çalışan insanların yaşam şartlarını kötüleştirdi. Kısaca sendikaların güçsüzleşmesi, net maaşların azalması, artan güvencesizlik ve artık kullanılmayan tek çalışanlı aile geçim bedeli yerine iki çalışanlı ailenin yükselişinin vebalinin büyük bir bölümü Clintoncılığın boynuna.

Son örneğin öne sürdüğü üzere sosyal güvenliğe yapılan bu darbe, yeni toplumsal hareketlerden ödünç alınan bir özgürleştirici karizma cilası ile kaplandı. Üretim geçen yıllar boyunca aşındıkça ülke “çeşitlilik”, “güçlendirme” ve “ayrımcılık karşıtlığı” konuşmalarıyla çalkalandı. “İlerlemeyi” eşitlik yerine liyakat düzeni üzerinden tanımlayınca, bu terimler “özgürleştirmeyi”, kazananın her şeyi aldığı kurumsal hiyerarşiyi yıkmak yerine onun içinde küçük ve elit bir “yetenekli” kadın, azınlık ve gay grubunun yükselişi ile eşdeğer kıldı. “İlerlemenin” bu liberal bireyselci özgürleştirme anlayışı, giderek 1960’larda ve 1970’lerde ortaya çıkmaya başlayan yatay, hiyerarşi karşıtı, eşitlikçi, sınıf hassasiyeti bulunan, anti-kapitalist anlayışın yerini aldı. Yeni Sol zayıflarken, kapitalist toplum eleştirisi de yanında yok oldu ve ülkenin kendine özgü liberal-bireyci kafa yapısı, belli belirsiz bir biçimde “ilericilerin” ve kendine solcu diyenlerin gayelerini soldurarak yerini sağlamlaştırdı. Ancak işi sonlandıran, bu evrimin neoliberalizmin yükselişine denk gelmesi oldu. Kapitalist ekonomiyi getiren parti mükemmel eşini buldu: “Sınırları zorlamaya” [iii] ve “cam tavanı kırmaya” [iv] odaklanmış liyakat temelli kurumsal feminizm.

Sonuç, budanmış özgürleştirme idealleri ve finansallaşmanın ölümcül biçimlerini bir araya getiren “ilerici neoliberalizm” oldu. Trump’ın seçmenleri tarafından bütünüyle reddedilen de bu karışımdı. Bu kozmopolit cesur yeni dünyada geride kalanlar arasından baskın olan elbette sanayi işçileriydi ancak aynı zamanda aralarında müdür, küçük iş adamı, Pas Kuşağı veya Güney’deki sanayiye sırtını dayamışlarla beraber işsizlik ve uyuşturucu yüzünden harap olmuş kırsal bölgelerde yaşayan insanlar da vardı. Bu insanlardaki sanayisizleşme yarasına tuz basan, bir hakaret gibi devamlı kültürel olarak çağ dışı olduklarını yüzlerine vuran ilerici ahlaktı. Trump seçmenleri küreselleşmeyi reddederken onunla birlikte gelen liberal kozmopolitancılığı da reddetmişlerdi. Bazıları (gerçekle alakası olmasa da) kötüleşen durumlarının suçunu politik doğruculuğa, renkli insanlara [v], göçmenlere ve Müslümanlara atmaya dünden razıydı. Onların gözünde feministler ve Wall Street o yollarda beraber yürümüşler, Hillary Clinton suretinde mükemmel bir biçimde birleşmişlerdi.

Bu birleşmenin gerçekleşebilmesinin sebebi, gerçek bir solun ortada olmayışıydı. Kısa ömürlü Occupy Wall Street gibi periyodik çıkışlara rağmen, onlarca yıldır ABD’de sürekli bir sol varlığı mevcut değildi. Bir yanda finansallaşmanın topyekûn bir eleştirisini yapan, diğer yanda ırkçılık, cinsiyetçilik ve hiyerarşi karşıtı bir özgürleştirme vizyonuyla Trump destekçilerinin haklı rahatsızlıklarını bağdaştıran kapsamlı bir sol anlatı da yoktu. Aynı oranda, emek ve yeni toplumsal hareketler arasındaki olası bağlantılar da yıkıcı bir şekilde çürümeye terk edildi. Birbirinden koparılan geçerli bir sol ihtimalinin iki kaçınılmaz direği, aralarında kilometreler varken birileri onları zıt olarak tanımlasın diye bekledi.

En azından Black Lives Matter’ın (Siyah Hayatlar Değerlidir) teşviğiyle onları birleştirmeye uğraşan Bernie Sanders’ın fevkalade birinci tur kampanyasına dek. Hüküm süren neoliberal sağduyuyu çürüten Sanders’ın ayaklanması, Trump’ınkinin Demokrat taraftaki paraleliydi. Trump Cumhuriyetçi düzeni baş aşağı ederken Bernie, Obama’nın Demokrat Parti’nin her seviyesini kontrol eden destekçileri bulunan tasdikli ardılını yenmeyi kıl payıyla kaçırdı. Sanders ve Trump, ABD seçmenlerinin büyük bir çoğunluğunu ateşledi. Ancak yalnızca Trump’ın tepkisel popülizmi hayatta kaldı. Trump, büyük bağışçılar ve parti patronlarınca desteklenenler de dahil Cumhuriyetçi rakiplerini aradan kolaylıkla çıkarırken Sanders’ın isyanı çok daha az demokratik olan bir Demokrat Parti tarafından başarıyla kontrol altına alındı. Genel seçim zamanı geldiğinde sol alternatif bastırılmıştı. Geriye tepkisel popülizm ve ilerici neoliberalizm arasında bir Hobson seçimi [vi] kaldı. Sözde sol Hillary Clinton etrafında birlik olunca yana verince ok yaydan çıktı.

Ancak yine de bundan sonra bu, solun reddetmesi gereken bir seçim. Sosyal güvencenin özgürleştirilmesine karşı çıkan siyasi sınıflar tarafından önümüze sürülen koşulları kabul etmek yerine var olan düzene karşı büyüyen engin toplumsal tiksintinin üzerine giderek siyasi sınıfları yeniden tanımlamak üzerine çalışmalıyız. Sosyal güvenceye karşı özgürleştirme yoluyla finansallaştırmanın tarafını tutmak yerine, finansallaştırmaya karşı özgürleştirme ve sosyal güvencenin arasında yeni bir ittifak kurmalıyız. Sanders’ın planı üzerine kurulan bu yeni planda özgürleştirme, kurumsal hiyerarşide çeşitlilik sağlamak değil, onu yok etmek anlamına geliyor. Bolluk ise şirket kârı ya da yükselen katkı payları değil, herkes için iyi bir yaşamın materyal gereklilikleri anlamına. Bu kombinasyon, güncel konjonktürde yegâne prensip sahibi ve galip tepki olmayı sürdürüyor.

Şahsen ben ilerici neoliberalizmin yenilgisine gözyaşı dökmüyorum. Elbette ırkçı, göçmen karşıtı ve ekoloji karşıtı Trump yönetiminden korkacak pek çok sebep var. Ancak ne neoliberal hegemonyanın içe çöküşünün ne de Demokrat Parti’nin yakasındaki Clintoncılık elinin kırılışının yasını tutmalıyız. Trump’ın zaferi, özgürleştirme ve finansallaştırmanın mağlubiyetini gösteriyor. Ancak bu başkanlık ne güncel krize bir çözüm, ne yeni bir rejim umudu, ne de güvenli bir hegemonya sunuyor. Karşı karşıya kaldığımız daha ziyade bir fetret devri, zihinlerin ve kalplerin kolayca çalınabileceği açık ve dengesiz bir durum. Bu durumda yalnızca tehlike yok, fırsat da var: Yeni bir sol inşa etme fırsatı.

Bunun olup olmayacağı kısmen Clinton’ın kampanyasına koşanların oturup düşünmelerine bağlı. Vladimir Putin ve FBI tarafından desteklenen “bir avuç acınası insanın” [vii] kaybettiklerine dair rahatlatıcı ama yanlış miti bir kenara bırakmaları gerekiyor. Sosyal güvence gayesini, maddi refahı ve işçi sınıfı haysiyetini, liyakat, çeşitlilik ve güçlendirmenin hatalı anlayışları adına kurban etmenin suçunu kabul etmek zorunda kalacaklar. Sanders’ın dilinden düşmeyen “demokratik sosyalizmi” diriltmeleri, bunun yirmi birinci yüzyılda ne ifade ettiğini anlamaları, finansal kapitalizmin siyasi ekonomisini nasıl dönüştürebileceğimiz üzerine derin bir şekilde düşünmeleri gerekecek. En önemlisi de ne ırkçı ne de sadık sağcı olan, bizzat kendileri “hileli bir oyunun” kaybedenleri olan Trump seçmenlerine ulaşmak ve onları canlanmış solun anti-neoliberal projesine dahil etmek zorundalar.

Bu, ırkçılık ve cinsiyetçilikle ilgili acil ve önemli meselelerin sesinin kısılması anlamına gelmiyor. Daha ziyade uzun zamandır var olan bu tarihsel baskıların finansal neoliberalizm bünyesinde nasıl yeni ifadeler bulabildiğini göstermek anlamına geliyor. Seçim kampanyasına hükmeden yanlış, sıfır toplamlı fikirlerin aksini ispat ederek, kadınlar ve renkli insanların yaşadığı fenalıkları, Trump’a oy veren insanların deneyimleriyle bağdaştırmamız gerekiyor. Bu sayede canlanmış bir sol, herkes için savaşmaya adanmış bir koalisyonun temellerini atabilir.


* Bu yazı, Nancy Fraser tarafından “The End of Progressive Neoliberlism” başlığı ile Dissent için yazılmış, Onur Sesigür tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir.

[i] ABD’de 1933 ve 1938 yılları arasında başkan Franklin D. Roosevelt tarafından yürürlüğe sokulan, Büyük Buhran sonrası yeniden yapılandırmayı amaçlayan sosyal ve ekonomik planlar bütünü.

[ii] ABD’nin kuzeybatısında New York eyaletinin kuzeyi ve Michigan gölü arasını kapsayan bölüm, sanayisizleşmeyi takiben ve geride bırakılan metruk fabrikalar sebebiyle 1980’lerde bu isimle anılmaya başlanmıştır.

[iii] Orijinali: leaning in. 2013’te Sheryl Sandberg’in Lean In: Women, Work, and the Will to Lead isimli kitabıyla iş camiasında sıkça kullanılmaya başlanan, kadınların erkek egemen kapitalist düzende yükselmek için “sınırları zorlaması”nın gerekliliğini anlatan ve öğütleyen tabir.

[iv] Orijinali: cracking the glass ceiling. Kadınları iş dünyasının üst katlarından uzak tutan engelleri ortadan kaldırmak anlamında kullanılan bir tabir.

[v] Orijinali: people of color. Çoğunlukla kullanılan “beyaz olmayan” ibaresi, betimlenmek istenen özneye başka bir özne üzerinden işaret etmektedir. Kelimenin toplumsal ağırlığı göz önünde bulundurulunca bu konuda alışılmadık veya kötü bir çeviri, yanlış bir çeviriye tercih edilmiştir.

[vi] Orijinali: Hobson’s choice. Adını 16. yüzyılın sonu ile 17. yüzyılın başı arasında yaşamış, İngiliz kiralık at ahırı sahibi Thomas Hobson ve onun müşterileriyle kurduğu ilişkiden alan tabir. Kötü ile kötünün “iyisi” arasında seçim yapmak.

[vii] Hillary Clinton, 9 Eylül 2016 tarihinde, Trump ve ekibini “basket of deplorables” olarak tanımlamıştır.