Cizre’de ne oldu?

10   +   9   =  

Madem nisyanla malulüz, hafızayı tazeleyerek başlayalım. Cizre’de sokağa çıkma yasağı halkın can ve mal güvenliğini sağlamak bahanesiyle 4 Eylül akşamı başladı, polis araçlarından yapılan anonslarla duyuruldu. İlçedeki devlet ablukası hiçbir yasal dayanağı olmadan tam dokuz gün sürdü. Tüm iletişim imkânları ortadan kaldırıldı, yiyecek-içecek ve ilaç tedariki yapılmadı, kamusal hizmetler tümüyle durdu, ilçede yaşayan yurttaşların yaşam, seyahat, aile ve konut dokunulmazlığı gibi anayasal hakları ihlal edildi.

Hadisenin uluslararası gündeme girmesiyle sıkıyönetim koşullarına son verildi ve ablukanın kırılmasının ardından Cizre savaştan çıkmış gibiydi. Hasar görmeyen bina neredeyse yoktu, sokaklar boş mermi kovanları, zarar görmüş araç kalıntıları, mayın çukurları ve kan izleriyle doluydu. Yürütülen operasyon ve yaşanan çatışmalar sonucunda on beşi ateşli silahlarla, altısı da hastaneye kaldırılamadığı için hastalık veya diğer nedenlerle olmak üzere yirmi bir kişi hayatını kaybetti. Devlete bakılacak olursa, Cizre’de tek sivil kayıp yoktu. Ana akım medya da üzerine düşeni olanı biteni önemli ölçüde karartarak yaptı.

Oysa yaşadığı rahatsızlığın ardından polisin engellemesiyle hastaneye kaldırılamayan 35 günlük M. Tahir Yaramış ve “Ben yaşlıyım, bana kimse bir şey yapmaz” diyerek ekmek almaya çıktığında sokak ortasında vurulan 74 yaşındaki Mehmet Erdoğan Cizre’de hayatını kaybedenler arasındaydı mesela. Dahası sayısız savaş suçunun işlediği abluka sırasında düşman hukuku bile ayaklar altına alındı, cenazelerin defnedilmesine dahi izin verilmedi. 13 yaşındaki Cemile Çağırga’nın cesedi derin dondurucuda, 45 yaşındaki Meryem Süne’nin cesedi ise bir soğuk hava deposunda bekletildi. “Kurşunun üzerine adres yazmıyorlar,” Cizre’de ablukanın ortasındaki bir ilkokul öğretmeni böyle söylüyor. Dileyen, Diyarbakır Barosu’nun dokuz günlük vahşete ilişkin ayrıntılı raporunu buradan okuyabilir.

Çatışmaların başlamasıyla şarkılı türkülü dev mitinglerde terörü lanetleyenlere, bir kenara bırakılmış sakızı yeniden çiğnermiş gibi anlatılan birlik, beraberlik ve kardeşlik masallarına bakmayın. Suruç’taki katliamdan sonra yeniden tırmanan savaş toplumsal meşruiyetini yavaş da olsa yitiriyor. Bu savaşı kimin, neden başlattığı artık neredeyse herkesin malumu. İktidar, çatışmasızlık sırasında kaybettiği siyasi inisiyatifin peşinden koşuyor, lakin bu yolda devlet yordamını ödünç aldığı 90’lara dönmek artık imkânsız görünüyor. Memleketin doğusunda olanı biteni tümüyle karartmaya, sessiz sedasız katliamlar yapmaya kimsenin gücü yetmiyor. Hakikat değişmiyor, aklını ve vicdanını yitirmemiş herkes bir arada huzurla yaşamayı istiyor. Velhasılıkelam, fotoğrafta kurşun deliklerinin arasından gülümseyen çocuk Deleuze’ü bir kez daha doğruluyor. İktidar hayatı hedef aldığında, hayat bizzat iktidara direniş oluyor.