Paris’te Son Tango filminde Maria Schneider’ın Marlon Brando tarafından tecavüze uğrayışını betimleyen adı çıkmış “tereyağını getir” sahnesinde, tecavüz sahici olmasa bile Schneider’ın yüzündeki panik ve dehşet tamamıyla sahiciydi. Schneider’ın sinematografik çırpınışları rol icabı değildi. Vaktiyle “Gözlerimden gerçekten yaşlar dökülüyordu,” demişti. Hem gerçek hayatta hem de beyaz perdede küçük düşürüldüğünü biliyordu. 1972 tarihli filmin çekimleri sırasında neler yaşandığını yıllar boyunca açıkça anlatmıştı. Marlon Brando ve filmin yönetmeni Bernardo Bertolucci, Maria Schneider’a sahneyi böyle çekmek üzere aralarında gizlice anlaşmışlardı. Bu sahne, senaryoda yoktu.

Bertolucci, 2013’te verdiği bir video röportajda, Schneider’a tereyağından bahsetmediği için kendisini suçlu hissettiğini söylemişti. Ama bu sahneyi çekme kararından ötürü pişman olmadığını söyleyerek, istismara aldırış etmedi. Geçtiğimiz ay ise İspanyol bir kuruluş cinsel şiddete dikkat çekmek amacıyla Bertolucci’nin bu röportajını web sitesine yükledi. Sonuç itibarıyla video birdenbire büyük bir öfkeye neden oldu, sosyal medyada Jessica Chastain, Anna Kendrick ve Chris Evans gibi ünlü Hollywood simaları da dahil olmak üzere birçok kişi oyunculardan birinin rızası olmadan çekilen bu tecavüz sahnesini kınadı.

Schneider 2011 yılında kanserden öldü ve filmin çekimlerinden yıllar sonra verdiği bir röportajda “Menajerimi aramalı veya avukatımı sete çağırmalıydım, çünkü kimseyi senaryoda olmayan bir şeyi yapmaya zorlayamazsınız. Ama o zamanlar bunu bilmiyordum,” demişti. O zamanlar yalnızca 19 yaşındaydı. 48 yaşında olan Marlon Brando’nun ise bunun son derece ahlâkdışı olduğunu bilmesi gerekirdi. Bertolucci’nin de bilmesi gerekirdi, ama kendileri gibi erkeklerin “sanat” adına kadınları düpedüz yaralayabilecekleri ve yıldırabilecekleri bir dünyada yaşıyorlardı. Bertolucci, röportajında hiç pişman olmadığını alenen söylemişti.

Paris’te Son Tango bir erkeğin travmasına ilişkin bir filmdi, ama filmde travmatize edilen Schneider oldu. Çekimlerden sonraki yıllarda manevi bir çöküş yaşadı, intihara kalkıştı ve uyuşturucu bağımlısı oldu. Bir daha çıplak bir sahnede rol almayı tamamen reddetti, o filmin kendisini ele alma ve tanımlama biçimini kabullenemedi. 40’lı yaşlarında ise film endüstrisinde kadınlara daha iyi roller verilmesi için kampanyalar yürüttü.

Bertolucci’ye hâlâ büyük saygı ve hayranlık gösteriliyor. Röportajlarında “Bana kalırsa tamamen özgür olmak gerekiyor,” diyor. “Maria’nın aşağılanmayı ve hiddeti canlandırmasını istemedim. O öfkeyi ve aşağılanmayı bilakis yaşamasını istedim. Sonra hayatı boyunca benden nefret etti.”

Maria Schneider, Marlon Brando ve Bernardo Bertolucci film setinde. Fotoğraf: Hulton Getty

Maria Schneider, Marlon Brando ve Bernardo Bertolucci. Fotoğraf: Hulton Getty

Rıza, bu hikâyedeki anahtar kelime. Schneider, bazılarının söylediği gibi tecavüze uğramadı. Ama film setinde başına gelenleri önleyemeyecek kadar korkmuştu ve çaresizdi. Açıklamaları kafa karışıklığını yansıtıyor. Kendini “biraz tecavüze uğramış” hissetmişti. Kimse onu teselli etmedi veya ondan özür dilemedi.

Paris’te Son Tango, devrimci bir film olarak anıldı. The New Yorker dergisinin ünlü film eleştirmeni Pauline Kael, filmin “bir sanat türünün çehresini değiştirdiğini” söyledi ve filmi “o güne kadar yapılmış en güçlü erotik film” olarak tanımladı. Film Bertolucci’nin bir cinsel fantezisine dayanıyordu, Brando’nun canlandırdığı karakter de karısının intiharından doğan travmayı kendisinden çok daha genç bir kadına duygusal ve fiziksel tahakküm kurarak dışavuruyordu. Filmde, kadınlar erkeğin zihinsel arınmasının (katarsis) dayanaklarıydı. Birçok eleştirmen filmin özgürleştirici olduğunu da söyledi. Ama kimin için özgürleştirici?

Harikulade Bacon göndermeleri, fondaki Paris manzaraları ve Gato Barbieri’nin müzikleriyle bu film 1970’lerin avangard akımının zirvesi oldu. Neredeyse ilham vericiydi. O zamanlar Maria Schneider bir bohem rol modeli olarak gösterildi: Çiçekleri, şapkaları ve kürkleriyle çok güzeldi. Üstelik biseksüeldi. Özgürlüğü temsil ediyordu. Buna rağmen 1970’lerde yaşamış birçok kadın gibi, aslında daha çok erkek hazzına hizmet eden bir cinsel devrimin kurbanıydı. Genç kadınlardan özgür seksi arzulamaları bekleniyordu: Paris’te Son Tango filminde anonim ve tehlikeli olan seks, Erika Jong’un bir kadının bakış açısından ve daha nezaketle yeniden yazdığı Uçuş Korkusu (Fear of Flying) romanında “fermuarsız düzüşme” olarak anılacaktı.

Cinsel devrimin esası, artık bildiğimiz üzere, çoğunlukla kadınları sersemlemiş, neler olup bittiğini veya suçun kimde olduğunu anlayamaz halde bırakan iktidarın kötüye kullanımıydı. Kafa karışıklığı ve aşağılanma, cinsel özgürleşme için ödenmesi gereken bedellerdi. Alfred Hitchcock’tan Stanley Kubrick’e büyük yönetmenlerin genç kadınlara yönelik istismarlarının belgelendiği bağlamda, Schneider’ı harap eden zor durumun neden öylece göz ardı edildiğini anlıyoruz.

Schneider yaşadıklarını anlattığında hiçbir şey olmadı. Brando ve Bertolucci ise hâlâ dokunulmaz sanatçılar olarak görülüyorlar.

Ama yaşananlar unutulamaz. Bertolucci bu olayı “gülünç bir yanlış anlama” diye anıyor. Ama 19 yaşındaki bir kadının gerçek acısını filme almaya talip olan kendisiydi. Adına sanat dendi, hâlâ da öyle anılıyor. Bertolucci’nin yaptığı yanına kaldı. Gerçekten mide bulandırıcı. Onun dünyasında erkekler rol yapar, kadınlar ise yalnızca hissedebilir. Bertolucci “bir oyuncu olarak değil, bir kız olarak tepkisini görmek istedim,” diyor.

Rıza, 1970’lerde bildiğim bir kelime veya kavram değildi. Ama görür görmez bunun bir ihlal olduğunu anlamıştım. Bu ihlal planlanmış, sonra da kutsanmıştı. Bunu konuşmaya geç kalmış olabiliriz, hiç değilse şimdi konuşabiliyoruz. Keşke bunu Schneider hayattayken yapabilseydik, keşke hıçkırıklarının arkasından sesini de duyabildiğimizi ona söyleyebilseydik.


Bu yazı, Suzanne Moore’un The Guardian’da yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.