Emin Alper‘in ikinci filmi Abluka‘nın, aslında ilk filmi Tepenin Ardı (2012) ile benzer bir meselesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu kez İstanbul’da, abluka altında bir mahallenin cinnet hallerini izliyoruz. Film, yirmi yıldır hapiste olduğunu öğrendiğimiz Kadir’in, iki yılı kalmışken muhbirlik yapma şartıyla tahliye edilmesiyle açılıyor. Kardeşi Ahmet’in de yaşadığı mahalleye yerleşen Kadir, bir yandan çöp toplayıcısı gibi görünerek devlete çalışırken bir yandan da büyürken yanında olamadığı kardeşiyle arasını düzeltmeye çalışıyor. Ahmet ise belediyenin köpek itlaf ekibinde. İki kardeşin de otoriteyle olan ilişkisi, “pis işi yapan olmak” üzerine kurulu. Biri çöplerle uğraşıp içinde örgütün bomba yapmakta kullanabileceği malzemeleri ararken, diğeri doğrudan tüfeği kullanan oluyor.

Emin Alper’in de röportajlarında söylediği gibi, filmdeki örgüt Tepenin Ardı‘ndaki yörüklere benzer bir görünmez düşman. Bir anlatım biçimi haline gelmesi için üzerine kafa yorulmuş olağanüstü ses tasarımı aracılığıyla Kadir için Meral, Ahmet için ise dışarıdaki herkes benzer bir düşman niteliği kazanıyor. Sesler karakterleri cinnete sürüklerken, seyircinin de gerçeklik algısıyla oynuyor. Eşiyle birlikte Kadir’e kalacak bir yer veren Meral, örgütle olan bağlantıları ortaya çıktıkça yavaş yavaş femme fataleleşiyor. Hem büyük bir arzu nesnesi olan hem de tasvip edilmeyen kadın, Kadir’in kafasında sevişme sesleriyle somutlaşıyor. Meral’le bir ilişki yaşadığından şüphelendiği Ahmet’e uyarısını yapmayı ihmal etmiyor: “Kimsenin namusuna halel getirme, olur mu oğlum?” Arzudan, belki de kıskançlıktan doğan tipik Anadolu muhafazakârı refleksi. Karısı tarafından terk edilmiş Ahmet ise halihazırda dış dünyadan ablukayla soyutlanmışken, öldürmesi gereken köpeklerden birini evinde beslemeye başlayınca mahallenin geri kalanından da paranoyalarıyla uzaklaşıyor. Kapı zilinin sesi, dışarıdaki bomba ve silah sesleriyle aynılaşıyor. O kendisini evine kapattıkça kapısının zilini çalan ve içeride ışığı yanıyor olmasına rağmen kapıyı açmadığını gören Kadir’in de paranoyası büyüyor. Özellikle aynı olayı ikisinin bakış açısından ayrı ayrı izlediğimiz sahnelerde iki kardeşin paranoyasının birbirini nasıl bilmeden beslediğini görüyoruz.

Kadir rolünde Mehmet Özgür, Ahmet rolünde Berkay Ateş çok başarılı. Bu eril dünyanın içinde Meral karakterinin bunca önemli bir etki bırakıyor olmasında da Tülin Özen‘in güçlü mevcudiyeti büyük pay sahibi. Emin Alper’in ise günümüz Türkiye Sineması’nda Nuri Bilge Ceylan’ın karşısına çıkacak en dişli rakip olduğu yorumları yerinde görünüyor.

Görünmez düşmanlardan bir diğeri, üçüncü kardeş Veli. Kadir’in emniyette çalışan Hamza’ya söylediğine göre Kadir hapse girdikten sonra küçük yaşta Ahmet’i terk etmiş, nerede olduğu bilinmiyor. Soruşturan Hamza’nın verdiği cevaplar, Kadir’in kafasındaki Veli imgesini şekillendirmeye başlıyor. Örgütün bir parçası, belki de lideri olduğu ima edildikçe Veli mitleşiyor, adeta bir çizgi roman karakterine benziyor.

Kardeşlerin anne-babalarına dair bir bilgi verilmiyor. İki kardeşin cinneti genelde “kadınsızlık” üzerinden yorumlanıyor olsa da otoriteyle olan ilişkilerini açıklamaya yardımcı olmak için “babasızlık” da ileri sürülebilir. Nurdan Gürbilek, babanın eksikliğini kapatmak için erken büyüyerek hep çocuk kalan “alaturka Oedipus”un Yeşilçam’da hep bir “yanlışlıklar komedisi” üzerinden temsil edildiğini söylüyor. “Size baba diyebilir miyim amca?’nın uzun yıllar Yeşilçam melodramının vazgeçilmez kalıbı olmasını, bu toplumun cumhurbaşkanını yıllar boyunca yarı şaka ama epeyce ciddi bir ses tonuyla ‘Baba’ diye çağırmasını, karşısına adilce bir emniyet müdürü, biraz içli bir şarkıcı, biraz muktedir bir tip çıksa onu da ‘Baba’ diye bağrına basmasını (…) nasıl açıklayacağız?”[i] ‘Baba’ların iki kardeşle olan ilişkisi ise hor görme üzerine kurulu. Emniyettekiler Kadir’in raporlarındaki “kraldan çok kralcı” hal ile dalga geçerken bir köpek tarafından ısırılan Ahmet, belediye başkanı tarafından başka biriyle karıştırılarak köpek eti sattığı için azarlanıyor: “Devletin karşısında, ‘onlar’ın gözünde Kadir ve Ahmet defterdeki birer satır, bir istatistiktir yalnızca. İhtiyaç duydukları baba, onları yaralar, döver, mahallelerini ablukaya alır, hayatlarını kıskıvrak kuşatır.[ii] Emin Alper’in röportajlarından öğrendiğimiz kadarıyla Kadir, anne-babasını öldürdüğü için hapis yatıyor. Filmin son halinin bu bilgiyi içermiyor olması, belki karanlık dünyasında Gürbilek’in ifade ettiği gülünçlüğe pay bırakmamasıyla da açıklanabilir.

Dış dünyaya, ablukaya, mahalle içindeki çatışmalara dair bilgiyi televizyon aracılığıyla öğreniyoruz. Halihazırda bildiklerimizin nasıl aktarıldığını gördüğümüzde, gerçeklik algısını bu denli dağıtan filmde belki de en gerçek olanın, medyanın gerçekten uzaklığı olduğunu fark ediyoruz. Televizyonda köpeklerle oynayan, onların başını okşayan bir belediye başkanı gösterilirken sokak köpeklerinin barınaklara alındığından bahsediliyor. “Terörist ölü ele geçirildi” başlığıyla verilen haberler, bize hiç yabancı gelmiyor. Zamansız ve mekânsız bir atmosfer yaratıldığını görüyoruz ama gerçekler buna bir yere kadar izin veriyor. Emin Alper, çözüm sürecinin devam ettiği dönemde, üniversite yıllarından bildiği mahallelerden esinlenerek yazdığı senaryoda karakterleri İç Anadolu şivesiyle konuşturarak bizi kafamızda oluşması muhtemel doğu imgesinden uzaklaştırmak istese de filmin atmosferi, 1 Kasım öncesi Cizre’de, on gündür Silvan’da olanlarla örtüşüyor. Paranoyalarımız, içinde bulunduğumuz cinnet halini fark etmemizi engelliyor, arka plandaki kulakları sağır edecek bomba ve silah sesleri tekdüzeleşmiş, duyma eşiğimizi aşmış. Medya gözümüzün önündekini bizden saklıyor. Bize “Ya övün, ya da itaat et” deniyor.[Tweet “Cinnet televizyondan yayınlanmayacak. Önleminizi alın.”]

Geçtiğimiz ay Kristal Elma 2015’te Emin Alper’i, Başka Sinema oturumunda izledim. Proje direktörü İmre Tezel ile birlikte bir festival kültürü oluşmasının öneminden, bunun için Başka Sinema’nın önemli bir adım attığından, seyircinin de bunu değerlendirip filmlere daha fazla ilgi göstermesi gerektiğinden bahsettiler. Tabii ülkede bir festival kültürü oluşmasının önündeki en büyük engel bu olmayabilir. Geçtiğimiz yılki Antalya Film Festivali ve bu yılki İstanbul Film Festivali, Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek (Reyan Tuvi, 2014) ve Bakur (Çayan Demirel & Ertuğrul Mavioğlu, 2015) belgeselleri üzerinden sansür tartışmalarıyla geçti. Filmekimi devam ederken Ankara katliamı oldu. Bu yıl festivaller ertelendi, Antalya Film Festivali belgesel yarışmasını tamamen kaldırdı. Şimdi de üst-baş tartışılıyor.[iii]

Sokak ablukada. Sanat ablukada (Abluka burada başlıyordu çünkü). Aslen ABD’de 1960’ların “Black Power” hareketinden çıkan, bizim hayatımıza ise Gezi’nin duvarlarından giren bir sözü uyarlamak gerekirse: Cinnet televizyondan yayınlanmayacak. Önleminizi alın.

 [i] Kötü Çocuk Türk (Metis, s. 61), Nurdan Gürbilek
[ii] Zil Çaldığında: Abluka‘nın Anlattıkları, Belce Ünüvar
[iii] Basit bir Google araması 2000 yılında bire bir aynı tartışmanın döndüğünü gösteriyor.