Yazar ve fizyolog George Henry Lucas, 1839’da Charles Dickens’ın Londra’da bulunan Doughty Sokağı’ndaki evini ziyaret etti. Dönemin en ünlü yazarının kitaplığını titizlikle inceleyen Lucas, onu felsefe, bilim ve yüksek edebiyattan uzak olmakla suçladı. Doughty Sokağı’nda Dickens’ın evinin yerine açılan Charles Dickens Müzesi’nde bu ay başlayan Charles Dickens: Man of Science (Charles Dickens: Bilim Adamı) sergisi ise ünlü yazarın Victoria Devri’nde bilimin önemli temsilcilerinden olduğunu gösteriyor. Dickens’ın yazdıkları eşliğinde jeoloji, termodinamik, kimya ve tıp gibi bilimsel tutkuları da ziyaretçilerle paylaşılıyor.

Müzenin küratörlerinden Frankie Kubicki’ye göre “150 yıldır Dickens’ın bilime karşı ilgisiz olduğu, hatta onu düşmanı bellediği düşünülüyordu. Bu gülünç bir yanlış anlamadan ibaret, o Victoria Devri’nin en ilham veren bilimsel iletişimcilerindendi.” Dickens’ın bilime karşı hasmane bir tavrı olduğuna yönelik yaygın bir kanı var mı emin değilim, materyalist kimliğiyle bilinen, ilgisini romanlarına da serpiştiren bir yazardan söz ediyoruz. Örneğin bu yazıyı yazarken tekrar okuduğum Kasvetli Ev’in (Çev: Aslı Biçen) başlangıcında “Holborn Tepesi’ne dev bir kertenkele gibi tırmanan on-on beş metre boyunda bir Megalosaurus”tan bahsediliyor. Dolayısıyla belki de Man of Science sergisinin değeri bir paradigmayı yıkmasından değil, bilinen bir meselenin derinlerine inmesinden geliyor.

Özellikle paleontolog Richard Owen, ölüm döşeğinde Dombey ve Oğlu’nu onun sesinden dinlemek isteyen matematikçi Ada Lovelace ve onun romanlarının askerlerde yarattığı etkiyi “okuyarak tedavi” diye adlandıran Florence Nightingale’in çok sevdiği Dickens’a göre bilim topluma hizmet etmeliydi. Kitaplarındaki hasta ve ölüm döşeğindeki çocuklar, çocuk hastalıklarına bakışı değiştirdi ve dünyanın ilk çocuk hastanesinin Doughtry Sokağı’nın hemen yakınlarındaki Great Ormond Sokağı’nda kurulmasına vesile oldu. 1956’da American Journal of Medicine’da yayımlanan bir makalede, Bay Pickwick’in Serüvenleri’ndeki şişman çocuğun tıbbi bir sendromu tanımladığı belirtildi. Fazla kilolu bireyler, tıpkı kitaptaki gibi nefessizlik ve sürekli uyku hâliyle karşılaşabiliyordu. Sonradan buna Pickwick Sendromu adı verildi. Dolayısıyla, Dickens bilimin gelişimine bizzat katkıda bulundu.

Sergi kapsamında görülebilecekler nesnelerden biri, Dickens’ın Vezüv Yanardağı’na gidip “tepeden tırnağa yanarak” döndüğü gezi başta olmak üzere her evden uzaklaştığında yanında taşıdığı seyahat çantası. Michael Faraday’in Kraliyet Enstitüsü’nde verdiği derslerde aldığı notlar da müzede yer alıyor. Dickens’ın sonradan bunları düzenlediği, kurmaca ve sosyal meselelerin yanı sıra çay yapmak, bira mayalandırmak ya da mum yakmak gibi gündelik hayat aktivitelerinin ardındaki bilime yer veren haftalık dergisi Household Words’te yayımladığı biliniyor.

John Pepper’ın imzasını taşıyan ve aslen bir dizi optik illüzyondan ibaret olan Pepper’ın Hayaleti de sergi kapsamında yeniden yaratılıyor. Dickens’ın Lanetli Adam’ında da yer verdiği bu figürler, yazarın Pepper’la birlikte duyuları yanıltmanın kolaylığını ortaya koyarak sahtekâr cinci tayfanın foyasını meydana çıkarma çabasının bir sonucu.

Onu felsefe, bilim ve yüksek edebiyattan uzak addeden George Henry Lucas’ın sözlerinin sırrını belki de Dickens’ın misafirlerle arasının pek de iyi olmamasında aramak lazım. Bunun en iyi örneği bir diğer yazar, Hans Christian Andersen. 1857’de Dickens’ların evine konuk olan Andersen, bir türlü gitmek bilmediği için ailede büyük bir mutsuzluğa sebep olmuştu. Hatta Dickens, o gittikten sonra misafir odasındaki aynaya şunu yazmıştı: “Hans Christian Andersen bu odada beş hafta uyudu, aile için ise ASIRLAR geçmiş gibiydi!” Peki, tam olarak ne olmuştu?

Andersen, Dickens’ların evine ilk geldiğinde Danimarka’da erkek misafirlerin evin oğullarından biri tarafından tıraş edilmesi geleneğinden bahsetti. Dickens bunun üzerine ona Rochester’da bulunan bir berberden her gün için randevu ayarlamak zorunda kaldı. Onunla ilgili anlatılan bir diğer hikâye, misafirliği sırasında kitaplarından birinin kötü eleştirisine denk gelmesi, ardından kendisini bahçede yere atarak deliler gibi ağlamaya başlamasıydı.

Dickens’ın The Frozen Deep adlı oyununu izlerken seyircilerin arasında Kraliçe Victoria’nın da olması Andersen’i ziyadesiyle mutlu etmişti. Yalnız performans ve sonrasındaki parti boyunca huysuzluğu gittikçe arttı, zira ilgi odağı olmayı asla başaramamıştı. Dickens’ların ondan yaka silkmesinin vardığı seviyeyi anlatmak için David Copperfield’ın şakşakçı kötü adamı Uriah Heep’in Andersen’den esinlenildiği iddialarından bahsetmek faydalı olabilir.

Yine de Dickens’ın her misafirden nefret ettiğini söylemek yanıltıcı olabilir. 7 Şubat 1812’de doğan Dickens’ın misafir ağırlamayı sevdiği etkinliklerden biri doğum günleriydi. W. H. Hughes’a yazdığı bir mektupta bu durumu şöyle açıklıyordu: “Her akşam 8’de yatarım, doğum günümde ise akşam yemeğine kadar uyanık kalırım.” Kimi zaman evde, kimi zaman ise Dickens’ın sevdiği restoranlardan birinde düzenlenen doğum günü partilerine düzenli olarak katılan isimlerden bazıları John Forster, Thomas Beard, Peter Cunningham ve Wilkie Collins’ti. Arkadaşlarıyla günün tamamını geçirmeyi tercih eden Dickens, günün erken saatlerinde onları sevdiği en aktivitelerden birine, uzun yürüyüşlere çağırıyordu. Bu rutin, bir tek okuma turnesi için ABD’de olduğu Kasım 1867 – Nisan 1868 aralığına denk düşen 56. yaş gününde kesintiye uğradı.

7 Şubat 1868’de ABD gazeteleri onun doğum günü olduğunu yazınca eline çiçek ve çelenkler, iyi dileklerle dolu mektuplar, şık bir broş, bir gümüş matara, plastron düğmesi seti ve altın kol düğmeleri gibi yığınla hediye ulaşmıştı. Aynı gün Washington’da ABD başkanı Andrew Johnson’la tanıştı. Ne konuştuklarına ya da birbirleriyle ilgili ne düşündüklerine dair ayrıntılı bilgi içeren herhangi bir şey yazmadı. Aynı günün akşamı gerçekleşen okuma buluşmasıyla ilgili ise aksine fazlasıyla tutkuluydu: “Okuma bittikten sonra seyirci ayağa kalktı ve ben masaya dönüp onlara kısa bir konuşma yapana kadar ayakta alkışlayıp tezahürat yapmaya başladı. Seyircilerim süperdi.” ABD halkı, Dickens’ın ilgisini çekme konusunda başkana kıyasla çok daha başarılıydı.

Şeker Henry’nin Akılalmaz Öyküsü’nde (Çev: Ayşe Gül Güre) Roald Dahl, nasıl yazar olunur sorusuna şu cevabı veriyor: “Charles Dickens için kolay olmuştu bu. Daha yirmi dört yaşındayken oturup basılır basılmaz bir çok-satan oluveren Pickwick Papers[i] isimli kitabını bir solukta yazıvermişti; ama unutmamak gerekir ki Charles Dickens üstün zekalı biriydi ve üstün zekalı olanlar biz diğer sıradan insanlara hiç benzemezler.” Dickens bir dâhiydi, bilimle her zaman iç içeydi ve uslanmaz bir materyalistti. Dickens gibi olun.


Kaynaklar: Charles Dickens Museum Blog, The Guardian


[i] Eser, Türkçeye Bay Pikvik’in Serüvenleri ve Mister Pickwick’in Serüvenleri adlarıyla çevrildi.