Çalınan Dikkat: Neden Odaklanamıyoruz?

İllüstrasyon: Eric Chow.

Kaybolan Bağlar kitabıyla büyük beğeni toplayan, yazdıklarıyla ilgi ve tartışma uyandıran yazar Johann Hari ile 2022’nin son aylarında Türkiye’de yayımlanan ikinci kitabı Çalınan Dikkat üzerine konuştuk.


Bizimle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Türkiye’de yayımlanan ikinci kitabınız için sizinle buluşuyoruz. Bu vesileyle Metis Yayınları ve Barış Engin Aksoy’a da teşekkürlerimizi iletelim. Çalınan Dikkat, Kaybolan Bağlar kadar çarpıcı, kışkırtıcı ve ilham verici. Yine kendinizden ve yakın çevrenizden başlayarak kapsamlı bir araştırmaya yöneldiğiniz bir çalışma olmuş. Kitabı okumamış okurlarımız için sormak istiyorum, neden odaklanamıyoruz?

Çok teşekkür ederim. Türkiye’deki yayıncılarımı seviyorum.

Bu kitabı çok kişisel bir nedenle yazdım. Odaklanma ve dikkat yeteneğimin kötüleştiğini hissedebiliyordum. Kitap okumak gibi benim için çok önemli olan şeyler gittikçe zorlaşıyordu. Ama utanmış, araştırmaktan korkmuştum. Sonra bir şey oldu.

Vaftiz oğlum Adam on beş yaşındayken (gerçek adı bu değil, mahremiyetini korumak için değiştirdim) okulu bıraktı. Neredeyse uyanık olduğu tüm saatleri evde boş bir şekilde ekranlar arasında gidip gelerek geçirir oldu. Ekrana geri dönmeden veya aniden başka bir konuya geçmeden, bir konu üzerinde birkaç dakikadan fazla konuşmak mümkün olmuyordu. Durağan veya ciddi hiçbir şeyin ona ulaşamayacağı bir yerde, Snapchat hızında uçuyor gibiydi. Zeki, terbiyeli, kibardı – ama hiçbir şey onun zihninde tutunamıyor gibiydi.

Onu böyle görmeye ve kendi dikkat yeteneğimin yok olduğunu hissetmeye dayanamadım. Bir şey yapmaya karar verdim. Küçük bir çocukken Elvis’e takıntılıydı; ona dedim ki, “Hadi Graceland’e gidelim. Tüm Güney’i dolaşalım. Ama bir şartım var. O gün telefonunu yalnızca bir kere, o da günün sonunda kullanabilirsin.” Kabul etti.

Graceland’e vardığınızda, işi, etrafı gezdirmek olan birileri artık yok. Size bir iPad veriyorlar, küçük kulaklıkları takıyorsunuz ve iPad ne yapmanız gerektiğini söylüyor. iPad unutulmuş bir aktörün sesiyle size içinde bulunduğunuz odayı anlatıyor ve ekranda oranın bir fotoğrafını gösteriyor. Bu yüzden Graceland’de iPad’e bakarak tek başımıza dolaştık. Her tarafımız boş suratlı insanlarla çevriliydi, etraflarındaki hiçbir şeyi görmeden sadece aşağı bakıyorlardı. Kimse uzun süre ekranlarından başka bir şeye bakmıyordu. Yürürken onları izledim, giderek daha gergin hissediyordum. Arada sırada biri iPad’den başka tarafa bakınca bir umut kıvılcımı hissederdim, onlarla göz teması kurmaya çalışırdım. iPad’le bağlantılarını ancak önümüzde olanların fotoğrafını çekmek için kestiklerini fark etmiştim.

Elvis’in malikânede en sevdiği yer olan Cangıl Odası’na vardığımızda önümde orta yaşlı bir adam karısına döndü. Önümüzde, Elvis’in bu odayı kendi yapay ormanına dönüştürmek için satın aldığı büyük sahte bitkileri görebiliyordum. “Tatlım” dedi, “bu harika. Bak.” iPad’i ona doğru salladı ve ardından parmağını üzerinde gezdirmeye başladı. “Sola kaydırırsanız, odanın sol tarafını görebilirsiniz. Sağa kaydırırsanız, odanın sağ tarafını görebilirsiniz.” Karısı baktı, gülümsedi ve kendi iPad’ini kaydırmaya başladı.

Onları izledim. Odanın farklı boyutlarına bakmak için ekranı ileri geri kaydırdılar. Öne eğilip “Ama efendim” dedim, “eski moda bir kaydırma yöntemi var. Başını döndürmek deniyor. Çünkü buradayız zaten. Cangıl Odası’ndayız. Ekranınızda görmek zorunda değilsiniz. Doğrudan görebilirsiniz. Buradayız, bakın!” Elimi etrafta salladım, sahte yeşil yapraklar biraz hışırdadı.

Karı-koca benden birkaç adım uzaklaştılar. Gülmeye, ironiyi onunla paylaşmaya, öfkemi boşaltmaya hazır bir halde Adam’a döndüm – ama o bir köşede telefonunu ceketinin altında tutmuş, Snapchat’te geziniyordu.

Verdiği sözü tutmamıştı. Yanımızdan geçip giden insanlar da ekranlarına bakıyordu. Başka bir insandan kilometrelerce uzakta boş bir Iowa mısır tarlasında duruyormuşum gibi kendimi yalnız hissettim. Adam’ın yanına gittim, telefonunu elinden kaptım. “Böyle yaşayamayız!” dedim. “Hayatını kaçırıyorsun! Bir şeyleri kaçırmaktan korkuyorsunuz – bu yüzden mi sürekli ekranınızı kontrol ediyorsunuz? Bunu yaparak kaçırıyorsunuz zaten! Biricik hayatınızı kaçırıyorsunuz! Küçüklüğünden beri görmek istediğin şeyleri görmüyorsun! Bu insanların hiçbiri görmüyor! Onlara baksana!”

Yüksek sesle konuşuyordum ama çevremizdeki çoğu insan iPad izolasyonu içinde olanları fark etmedi bile. Adam telefonunu benden geri aldı, bana –haksız da sayılmazdı- bir ucube gibi davrandığımı söyledi ve Elvis’in mezarının yanından geçerek Memphis sabahına doğru yürüdü.

Bitişikteki müzede sergilenen Elvis’in çeşitli Rolls Royce’ları arasında kayıtsızca yürüyerek saatler geçirdim ve sonunda Adam’ı, gece çökerken kaldığımız otelde, caddenin karşısındaki Heartbreak Hotel’de tekrar buldum. Dev bir gitar şeklindeki yüzme havuzunun yanında oturuyordu. Onunla otururken fark ettim ki, yolculuk boyunca ona yönelttiğim öfkem aslında kendimeydi. Odaklanamaması, dikkatinin sürekli dağılması, Graceland’deki insanların seyahat ettikleri yeri göremeyişleri, tüm bunların bende de arttığını gördüğüm şeylerdi. Anı yaşama kabiliyetini kaybediyordum. Ve bundan nefret ediyordum.

“Bir sorun olduğunu biliyorum” dedi Adam usulca, telefonunu elinde sıkıca tutarken. “Ama bunu nasıl düzelteceğim konusunda hiçbir fikrim yok.” Sonra mesajlaşmaya geri döndü. Odaklanamama sorunumuzdan kaçmak için Adam’ı uzaklara götürmüştüm ve bulduğum şey kaçış diye bir şeyin olmadığıydı, çünkü bu sorun her yerdeydi.

İşte o zaman, bunun neden çoğumuzun başına geldiğini ve en önemlisi bunu nasıl çözebileceğimizi dünyanın önde gelen biliminsanlarından öğrenmek için bir yolculuğa çıkmam gerektiğini anladım.

Dikkat yeteneğimiz çöküyor. Bir genç, bir işe yalnızca ortalama 65 saniye odaklanıyor ve bir işçi yalnızca ortalama 3 dakika bir işle meşgul olabiliyor. Her yıl daha da kötüye gidiyor. Sebeplerin düşündüğümüzden daha karmaşık olduğunu keşfettim. Bunun neden hepimizin başına geldiğini anladığımızda, bununla gerçekten başa çıkabiliriz.

Bu sorun hakkındaki düşüncelerimizi kökten değiştirmemiz gerektiğini öğrendim. Bize bunun sadece kişisel iradesizlik olduğu söylendi, odaklanmakta zorlandığımda kendime sen zayıfsın derdim. Tembelsin. Disiplinsizsin. Aslında, dikkatimiz 12 büyük kuvvet tarafından bizden çalınıyor.

Çökmediğini -çalındığını- anladığınızda, çok farklı çözümler ortaya çıkıyor. Kendimizi suçlamayı bırakıp dikkatimizi çalan kuvvetleri ele almaya başlamalı ve onların bunu yapmaya devam etmelerini engellemeliyiz. Bunu bir dereceye kadar kişisel düzeyde, bir dereceye kadar kolektif olarak yapabiliriz. Şu anda, sanki hepimiz kaşındırıcı bir tozla kaplanmışız da bunu üzerimize döken insanlar “meditasyon yapmayı öğrenmek isteyebilirsin – o zaman bu kadar kaşınmazsın” diyorlar. Meditasyona yapmayı destekliyorum ama ilk etapta üzerimize kaşıntı tozu döken insanları durdurmalıyız.

Johann Hari
Johann Hari

Kitabın ilk bölümünde hızın dikkat üzerindeki olumsuz etkisini hem araştırmalara hem de kişisel deneyimlerinize dayanarak anlatmışsınız. İlk bölümü bitirdiğimde neden hızlanıyoruz sorusunu yanıtsız bıraktığınızı düşünmüştüm. Ancak, sonuç bölümünde buna bir cevap veriyorsunuz. İki şey soracağım: Neden hızlanıyoruz? Neden bu soruyu bölümün sonunda değil de sonuç bölümünde cevaplamak istediniz?

Dikkatimize zarar veren birçok faktör var. Dünyanın hızlandığı hissini açıklayan bir örnek vereceğim.

MIT’deki önde gelen sinirbilimcilerden Profesör Earl Miller ile görüşmeye gittim ve bana insan beyni hakkında çok önemli bir gerçeği açıkladı: “Beyniniz, aynı anda yalnızca bir veya iki düşünce üretebilir.” Bu kadar. “Biz tek bir şeye odaklanabiliriz. Çok sınırlı bilişsel kapasitemiz var.” Ancak aynı anda birkaç şey yapabileceğimize, mesajlarla bölünürken bir makale yazabileceğimize inanıyoruz. Sinirbilimciler bunu incelediklerinde, insanların aslında -Earl’ün açıkladığı gibi- “jonglörlük yaptıklarını” keşfettiler. “İleri geri değiştiriyorlar. Değişimi fark etmiyorlar çünkü beyinleri, kusursuz bir bilinç deneyimi vermek için bunu bir şekilde örtbas ediyor ama aslında yaptıkları şey, beyinlerini andan ana, görevden göreve değiştirmek ve yeniden yapılandırmaktır. [ ve] bunun bir bedeli var.”

Bu sürekli geçiş, odaklanma yeteneğinizi azaltıyor. Vergi beyannamenizi hazırlarken bir mesaj aldığınızı, ona baktığınızı hayal edin -sadece bir bakış, beş saniye sürüyor- ve sonra vergi beyannamenize geri dönüyorsunuz. Earl Miller, “O anda bir görevden diğerine geçerken beyninizin yeniden yapılandırması gerekir” dedi. Daha önce ne yaptığınızı hatırlamanız ve onun hakkında ne düşündüğünüzü hatırlamanız gerekiyor ve bu biraz zaman alıyor. Bunun sonucunda, kanıtlar gösteriyor ki performansınız düşüyor ve yavaşlıyorsunuz. Dolayısıyla, çalışmaya çalışırken mesajlarınızı kontrol ederseniz, yalnızca mesajlara bakarak geçirdiğiniz küçük zaman dilimlerini kaybetmekle kalmaz, aynı zamanda daha sonra yeniden odaklanmak için gereken süreyi de kaybedersiniz ki bu çok daha uzun olabilir.

Earl’e, beyin hakkında bildiklerimizi göz önünde bulundurarak, bugün dikkat sorunlarının geçmiştekinden gerçekten daha kötü olduğu sonucuna varmanın doğru olup olmadığını sordum. “Kesinlikle daha kötü” diye cevap verdi. Kültürümüzde “dikkat dağınıklığının bir sonucu olarak mükemmel bir bilişsel gerileme dalgası” çıktığına inanıyor. Bu, odaklanma becerimize hızla zarar veriyor. Bize dünyanın hızlandığı ve yetişemeyeceğimiz hissini veriyor. Bu soruna neden olan en önemli on iki faktörden biridir.

Bu sorunu ve Çalınan Dikkat’te yazdığım diğer sorunları iki düzeyde ele almamız gerektiğine inanıyorum. Bunları savunma ve hücum olarak düşünüyorum. İzole bireyler olarak dikkatimizi ve çocuklarımızın dikkatini korumak için yapabileceğimiz onlarca şey var. Onları kitapta anlatıyorum. Ben bu değişikliklerden yanayım. Gerçekten yardımcı olacaklar. Ama insanlara karşı gerçekten dürüst olmak istiyorum, bizi ancak bir yere kadar götürürler. Bize bunu yapan güçlere karşı taarruza geçmeliyiz.

Kitapta okuyucuyu benimle birlikte keşif yolculuğuna çıkarmaya çalışıyorum ve yolculukta derinlere indikçe daha derin sebepler buldum.

Kitabın benim için en çarpıcı kısımlarından biri teknolojinin dikkat üzerindeki etkilerinden bahsettiğiniz kısımdı. Belki de bu kadar çarpıcı olmasının nedeni, dikkati etkileyen diğer faktörlerden daha somut bir şeyle karşı karşıya olduğumuzdandır. Tristan, Aza ve Nir’in bu bölümde anlattıkları gerçekten ürkütücüydü. Bunu çok merak ettim, hem bu hikâyeleri dinlerken hem de yazarken hiç büyük bir komplonun kurbanı olduğunuz hissine kapıldınız mı? Bu duygunun dikkat isyanını engelleyeceğinden korktunuz mu?

Komplo yok. KFC’nin kızarmış tavuk yemenizi istemesi veya Facebook’un bütün gününüzü Facebook’ta geçirmenizi istemesi bir komplo değil.

Şu anda içinde yaşadığımız dünyanın önemli yönlerini tasarlayan birçok insanla röportaj yaptım. Bana sosyal medyanın dikkati neden kötü etkilediğini anlamamız için bir şeyi görmemiz gerektiğini açıkladılar. Şu anda, akışlarında gezinerek geçirdiğiniz her dakika, bu şirketler sizi izleyerek, nasıl düşündüğünüzü öğrenerek ve sizinle ilgili bu bilgileri reklam verenlere satarak daha fazla para kazanıyor. Telefonunuzu her bıraktığınızda, para kaybediyor. Bu nedenle ürünlerini, dikkatinizi maksimum düzeyde çekmek ve tutmak için kasıtlı olarak tasarladılar. Dünyanın en zeki mühendisleri, bütün günlerini sizi kendi sitelerine daha fazla çekmeyi sağlamak için harcıyorlar. Sizin eğlenceniz onların yakıtı. Böylece sizi en çok neyin ilgilendirdiğini öğrenip onu acımasızca hedef alıyorlar. Sitelerinin sunduğu ödülleri arzulamanız için sizi eğitiyorlar. Eski Google mühendisi (ve arkadaşım) Tristan Harris, –Sosyal İkilem belgeselinde bir yıldız haline geldi- Senato’da ifade verdiğinde sorunu açıkça ortaya koydu: “Kendine hâkim olmayı deneyebilirsin ama ekranın diğer tarafında sana karşı çalışan binlerce mühendis var.”

Bu şirketlerin merkezinde olan birçok kişi en derin çözümün, sorunun özüne inmek, bu iş modelini yasaklamak olduğunu söyledi. Önde gelen tasarımcı Aza Raskin’in iddia ettiği gibi, bu şirketlerin dikkatinizi çalmasına ve onu en yüksek teklifi verene satmasına izin verilmemeli, çünkü bu “anti-hümanist” bir davranış. Yasaklanmalıdır. Bu ilk duyduğumda çok sert gelmişti ama evimizi kurşunlu boyayla boyamanın çocukların dikkatini ciddi şekilde bozduğunu keşfettiğimizde bunu yasakladığımızı hatırladım. Hâlâ evinizi boyuyorsunuz ama artık kurşunlu boyalar kullanmıyorsunuz. Sosyal medya için de, dikkatinizdeki zayıflıkları bulmaya ve sürekli onları hedeflemeye çalışmayan alternatif iş modelleri var. Uygun aylık abonelik ücreti ödeyebiliriz. Veya bu şirketler, bütün dünyadaki kanalizasyon sistemlerinde olduğu gibi kamuya ait olabilir. Hepimizin kolera salgınlarını önlemek için kanalizasyon borularına sahip olmamız gibi. Mali teşvikler değiştikten sonra, sosyal medya dikkatinizi kesmek için değil iyileştirmek için tasarlanabilir.

Bazı insanlar, dikkat krizimize neden olan büyük faktörlerin olduğunu duyduklarında bunların bizi güçsüz kıldığını düşünüyorlar. Bu soruyu neden sorduğunuzu ve neye varmak istediğinizi anlıyorum. Ama ben güçlendirici buluyorum. Bu kaçınılmaz değil. Bu bir doğa kanunu değil. Küçük bir grup insan yüzünden oluyor ve birlikte bu insanları durdurabiliriz.

Sosyal medya platformlarını ve interneti şeytani bir varlık ilan etmenin bir sınırı olduğunu söylüyorsunuz. Sonuçta teknoloji iyi anlamda da kullanılabilir. Sorunun bu teknolojinin varlığında değil, iş modellerinde olduğunu söylüyorsunuz. Bunun için şirketlere kişisel veri pazarlayan iş modellerinin kanunla düzenlenmesini öneriyorsunuz. Sizce de bu çok iyimser bir düşünce olmaz mı?

Büyükannelerimi tanıyor ve seviyordum. Onlar, benim şimdi olduğum yaştayken (43) biri dağın eteğinde ahşap bir kulübede yaşayan İsviçreli bir köylü kadındı ve diğeri işi tuvaletleri temizlemek olan, işçi sınıfından bir İskoç kadındı. O yıllarda evli kadınlar oldukları için kendi banka hesaplarına sahip olmalarına izin verilmiyordu. Kocalarının onlara tecavüz etmesi yasaldı. İsviçreli büyükannemin oy kullanmasına bile izin verilmiyordu. Kendilerinden mahrum bırakılan tüm özgürlüklere sahip olan torunlarının hayatını tasvir etmek onlara iyimser gelebilirdi. Ama bunlar oldu, her şey değişti. Bu, birçok kadının ve bazı anlayışlı erkeklerin bir araya gelmesiyle ve bunun için savaşmasıyla oldu. Güçlü odaklar her zaman ilerlemenin imkânsız olduğunu düşünmemizi ister. Bu doğru değil. İlerleme, bunun için savaşırsak elde edilebilir.

Biraz da dikkat isyanından bahsetmek istiyorum… Bir sorunu çözebilmek için öncelikle onun bir sorun olduğunun tanımlanması gerekir. Odaklanamamanın (iklim krizinden örnek verdiğiniz için bu örnek üzerinden soracağım) iklim krizi gibi net olumsuz dışsallığı olan bir sorun olarak tanımlanabileceğini düşünüyor musunuz?

Bu söyleşiyi okuyan herkese şunu söyleyebilirim, ister bir iş kurmak, ister iyi bir ebeveyn olmak veya gitar çalmayı öğrenmek olsun, hayatınızda başardığınız ve gurur duyduğunuz her şeyi düşünün. Gurur duyduğun şey, büyük miktarda sürekli odaklanma ve dikkat gerektirir. Odaklanma, dikkat etme becerin bozulduğunda hedeflerine ulaşma becerin de bozulur. Sorunlarınızı çözme yeteneğiniz bozulur. Daha az yetkin olduğunuz için daha az yetkin hissediyorsunuz. Dikkat, kendinizi en iyiye ulaştırma yeteneğinizin merkezinde yer alır.

Dikkat krizi neredeyse herkes tarafından yoğun hissediliyor. Kendi dikkatlerinin kötüleştiğini hissedebilirler. Çocuklarının odaklanamadığını görebilirler. Bu, iklim krizinden daha acil ve net.

Sebepleri anladıktan sonra, çözüm bulmaya başlayabilirsiniz. Bunların iki düzeyde gerçekleşmesi gerekiyor. Bunları savunma ve hücum olarak düşünüyorum. Kendinizi ve çocuklarınızı olabildiğince kişisel düzeyde savunmanız gerekiyor.

Size az önce bahsettiğim nedenle ilgili bir çözüm örneği vereceğim. Kişisel düzeyde, zaman ayarlı bir plastik kasam var, kendime düşünmek ve odaklanmak için alan sağlamak istediğimde telefonumu günde en az dört saat kilitliyorum. Yılın yarısını (parçalar halinde) sosyal medyadan uzak durarak geçiriyorum ve her seferinde bunu yaptığımı duyuruyorum ki bir hafta sonra tekrar ortaya çıkarsam kendimi aptal gibi hissedeceğimi biliyorum. Bu tekniklere “ön taahhüt” deniyor. Odaklanmamı artıran, yaptığım düzinelerce kişisel değişiklikten sadece ikisi.

Pek çok insan buna “evet, ama bunu yapamam, patronum bana her an mesaj atabilir ve mesajı kaçırırsam başım belaya girer” şeklinde cevap verecek. Onlara göre, bu kişisel tavsiyelerin çoğu, evsiz bir kişinin yanına gidip şöyle demek gibi olacak: “Dostum, seni neyin daha iyi hissettireceğini biliyor musun? O lüks restorana gitmeli ve gerçekten güzel bir akşam yemeği yemelisin.” O da cevap verecek, “evet, ama bunu yapamam.”

Bunu pratikte mümkün kılmak için yaşam tarzımızı değiştirmezsek, insanlara bağlantıyı kesmenin yararlarıyla ilgili dersler vermenin bir anlamı yok. Bu değişikliği yapabiliriz. Yasal bir “bağlantıyı kesme hakkı” getirilen Fransa’ya gittim. Her çalışanın mesai saatleri dışında telefonunu veya e-postasını kontrol etmeme hakkı var. Bu, odaklanmamızı kökten iyileştirecek kolektif değişikliklerin yalnızca bir örneği.

Biraz çözüm odaklı bir soru sorarak bitirmek istiyorum. Odaklanamamak bizi atomize ediyor. Sorunlara çözüm bulmak için toplum, topluluk ve grup olarak bir araya gelmek her zamankinden daha zorsa, odaklanamama sorununa karşı nasıl bir araya gelebiliriz?

Bu krizle başa çıkmak için yeterince ilgi toplayabileceğimize inanıyorum. Ancak bu sorunla ilgili bilincimizde bir değişiklik gerekiyor.

Dikkatiniz dağılmadı, bazı çok büyük kuvvetler tarafından çalındı. Ancak birlikte bunun üstesinden gelebiliriz.

Kendimizi suçlamayı ya da sadece küçük değişiklikler için talepte bulunmayı bırakmalıyız. Biz, Kral Zuckerberg’ün sarayında masasından kırıntılar için yalvaran ortaçağ köylüleri değiliz. Biz demokrasilerin özgür vatandaşlarıyız. Kendi zihinlerimizin sahibi biziz ve birlikte onları çalan güçlerden geri alabiliriz.

Çok teşekkür ederiz.


*Özge İpek Esen’in Johann Hari’yle yaptığı bu röportaj ilk kez Altı Üstü Kitap‘ta yayımlanmıştır.

Muhabbetimiz daim olsun...

Benzer Yazılar
Total
0
Share