Burjuvanın kentsel korkusu

Innovia Zekeriyaköy projesi, İstanbul.

Modern kent, yapısı gereği hep dinamik ve değişken bir form sunar. Çoğu zaman gündelik hayatın akışında kaçırdığımız bu değişimler kentin tüm ögelerini, yani kimlikleri, bölgeleri, mekânları ve fonksiyonları kapsar. Bunların en kuvvetlilerinden biri de sınıfsal karşılaşmalar ve çatışmalardır. Sınıfsal karşılaşmalar bağlamında hem önemi hem de içerdiği çatışmaların zenginliği bakımından, bu dinamik ve değişken formun en bariz örneklerden biri de İstanbul olagelmiştir. İstanbul ev sahipliği yaptığı sınıfsal, etnik ve dini kimliklerle beraber özellikle son 50 yıldır bir kaçış ve kovalamacanın merkezi hâline geldi. İstanbul üzerindeki aidiyet iddiası elbette tarih boyunca çokça değişti, ancak uzun zamandır bu iddianın birincil sahiplerinin büyük oranda kentli Müslüman Türk burjuvalardan oluştuğunu söylemek pek yanlış olmaz herhalde.

Bu İstanbullu kimliği, ağırlıklı olarak sözümona asırlar boyunca İstanbullu bir aile olmaktan gelen, seçkin ve burjuva bir toplamı kapsar. Bu mevcudiyet, Anadolu’dan göçen işçi-köylü toplamının kenti kirlettiğini düşünen ve farklı etnik kökenlerden insanlarla özellikle kamusal alanlarda karşılaşmaktan itinayla kaçınan kimselerden oluşur. Bugün aidiyet iddiasında bulunan kesimi bu kadar sınırlı ve seçkin bir bağlamda tanımlayamasak da genel itibarıyla bazı ayrıcalıklara sahip üst-orta sınıf varsıllar olduklarını inkâr edemeyiz. Bu varsılların süregelen arzuları ise ayrıcalıklı konumlarını kentte yaşayan emekçi kitleden ve farklı etnik kimliklerden insanlarla karşılaşmama adına kullanmak yönündedir. İşçi sınıfının hizmetlerinden yararlandıkları örnekler dışında gündelik hayatlarında bulundukları kentsel alanlar onlar için paylaşılamazdır.

Bu “kentsel korku” aslında “eski İstanbullu” kimselerden beri süregelen bir korkudur. İşçi sınıfının beraberinde suçu, yağmayı, güvensizliği getireceği algısını korur ve yaşatır. Ayrıca  farklı etnik kimliklerden insanların kentin muhtemelen asla sağlanamayacak bütüncül demografik yapısı için bir tehdit unsuru olduğuna dair inancını pekiştirir, kentte kurulmuş güvenli ve nezih dokunun bozulacağını varsayar. Bu korkuyu haklı bir gerekçe olarak sunan kentli burjuva, bahsi geçen gruplar ile ortak alanlarını paylaşmayı pek istemez.

Bu kaçış, kentin dinamizminin ve değişimlerinin en temel kaynaklarındandır. Bir zamanlar kentin en temelindeki, en merkezi konumları barınmak ve sosyalleşmek için kullanan burjuva sınıfı, alt-orta sınıfın da bu alanlara erişim sağlayabildiğini fark ettiği anda kaçışı başlatır. Bu kaçış göç dalgalarının sıklaşmasıyla beraber hızlanır, daima kentten çeperlere doğru genişler ve burjuvanın ayrıcalıklı konumunun da buna elvermesiyle birlikte kentin çeperlerini parsellemekte beis görmez. Mecidiyeköy’den Maslak-Zincirlikuyu hattına, Beykoz’a, Kemerburgaz ve Göktürk’e, Sarıyer’e ve akabinde Zekeriyaköy’e, özetle yeşilin ve mavinin daha sık olduğu, “huzurlu” alanlara kaçarlar. Kentin ötekisi konumundaki alt-orta sınıf toplam bu bölgelere ulaştığında ve bahsi geçen varsıllarca itinayla yaratılan elitist dokuyu bozarak çoğunlukla hayali bir korku salmaya başladığında ise yeni bir noktaya daha kaçış başlar.

Fakat bu onlar tarafından bir kaçış olarak tanımlanmaz. Bu durum, ayrıcalıklı sınıfın perspektifinde ne üst sınıfa özgü bir korkudur ne de üstenci bir ayrışma arzusudur. Kentli burjuva bunu sükûnet arayışı olarak tanımlar. Onlar yalnızca, tıpkı “hak ettikleri” biçimde doğanın güzellikleri ve sakinliği içerisinde huzur bulmak istemişlerdir. Bu ayrıcalığa sahip olabilmek de çok çalışmış olmanın veyahut elitist zevklerinin birer sonucudur. Üstelik süregelen kaçışla birlikte sadece kentin merkezlerini geriye kalanlara terk etmiş olmaz, aynı zamanda doğayı ve kentin doğal güzelliklerini de özel mülkiyetleri hâline getirerek geriye kalanlar adına erişilmez kılarlar. İnşa ettikleri korunaklı yerleşimlerin duvarları ve sınırları apaçık bir şekilde kent içerisindeki sınıfsal sınırları da perçinlemiş olur. Emeğini satarak yaşamını idame ettirmeye çalışanların ise içeriye giriş için tek yol haritası hizmet vermektir.

Bu noktada birkaç asır öncesinin “ilerlemeci” görülen burjuvazisi, kentsel mekânlardaki sınıfsal karşılaşmaların tek koşulunu hizmet almaya indirgemeye çalışır ve geriye kalan hiçbir grup için bu alanlara kapı açmamayı hedefler. Kentte bazı sınırlar güvenlikli sitelerin tuğladan duvarları kadar somut ve açık olsa da bazıları daha şeffaf sınırlar olarak karşımıza çıkabilir. Örneğin doğaya erişim ihlâli çoğu zaman doğal alanların özel mülkiyete dönüştürülmesinden veya bu özel mülkiyetlerin inşaat sürecinde katledilmesinden kaynaklanıyor olsa da bu erişimsizlik bazen de daha görünmez sınırlarla çizilebilir. Bu noktada erişilemeyen yalnızca kentin doğal güzellikleri ya da yeşil ve mavi alanları değil aynı zamanda pek çok sosyalleşme noktasıdır.

Kentsel alan ve mekânların sınırları, emekçiler için bir noktadan bir noktaya en temel aracı olan toplu taşıma seçenekleriyle çizilir. Göktürk, Kemerburgaz, Beykoz gibi yerlere ulaşımı ele alalım. Bu bölgeler konumsal olarak kentin en uzak sınırlarında kalmamalarına rağmen toplu taşıma ağları kentteki diğer noktalara kıyasla oldukça sınırlı sayılabilir. Ancak birkaç merkezi noktaya ulaşım veren hatların temel amacı bu bölgeye işçi sınıfının taşınabilmesini sağlamak olarak kurgulanmıştır. Toplu taşıma güzergâhları özellikle alt-orta sınıfın yoğunlukla yaşadığı bazı mahallelerle, sefer saatleri ise sadece hafta içi mesai giriş-çıkış saatleriyle sınırlandırılmış durumdadır. Yani ulaşım seçenekleri ve buna bağlı olarak sosyalleşme olasılıkları söz konusu değildir, bu bölgeler işçi sınıfına yalnızca hizmet vermek koşuluyla açıktır. Bu aynı zamanda bu bölgeleri bir bakımdan da arabası olmayanlar için -buradaki sınıfsal ayrımın sağlıklı biçimde yapılabilmesi adına yegâne faktör elbette araba sahibi olmak değildir- erişilemez mekânlar haline getirir. Göktürk göletinde veya Kemerburgaz ormanında doğayla iç içe vakit geçirmek ya da kafe, restoran gibi tesislerde sosyalleşmek “oraya ait olmayan” gruplar için pek de mümkün değildir.

Tabii bu durum sadece Göktürk-Kemerburgaz hattı için değil, burjuvanın yaşadığı ve sosyalleştiği kent çeperlerindeki birçok alan için geçerlidir. Bu dinamik, kimlerin hangi alışveriş merkezlerinde vakit geçirdikleri üzerinde bile bir belirleyiciliğe sahiptir. Toplu taşıma imkanlarının az olduğu alışveriş merkezlerinin konumu, iç tasarımı, içerisinde bulundurduğu markalar ve elbette ki hitap ettiği kitle metro hattı üzerindeki AVM’lerin barındırdığı aynı özelliklerle bu noktalarda ayrışır. Kesişimler elbette olabilir, fakat bu kesişimler de yine kentsel mekânlardaki sınıfsal karşılaşmaları olabildiğince kısıtlamayı hedefler biçimde kurgulanır. Toplu taşıma imkânlarının ve çeşitliliğinin tasarımı bu şekilde kimlerin nerelere ulaşımının ne koşullarda makbul ve gerekli olduğuna dair şeffaf sınırlar çizmek konusundaki en önemli araçlardan biri olur. Kentte her A noktasından B noktasına tek seferle ulaşım sağlanması mümkün olmasa da burjuvanın parsellediği kentsel alanlar ve mekânlar bariz şekilde ulaşılabilir olanların dışında tutulur.

Öte yandan toplu taşıma imkânlarının genişletilmesi de burjuvanın hareketlerinin ve kaçışlarının başlıca sebeplerinden birini oluşturur. Bulunduğu yere orta-alt sınıfın kolayca ve sıklıkla erişebildiğini gözlemleyen kentli burjuva çözümü erişimin daha zor ve dolayısıyla karşılaşmaların çok daha az olacağı başka çeperlere kaçmakta bulur. Yalıtılmış ve ayrıcalıklı yaşantısını kaçtığı çeperlerde her seferinde yeniden dizayn etmeyi başaran kentli burjuva bir yandan da yüzleşmekten kaçtığı kentsel korkunun tedirginliğiyle gerek somut ve görünür gerekse şeffaf olan sınırlarını kent yapısı içinde daima güçlü ve dinamik tutmaya çalışır.

Kentsel korkusunun sebebi olarak tıpkı herkes gibi nezih ve güvenli bir yaşam arzusunu ortaya koyarken esasında bu ayrışmanın süreklileşmesini sağlayarak işçi sınıfının, azınlıkların ve ötekileştirilmiş toplulukların kinini beslememek, böylece kendisinin ve ayrıcalıklı yaşantısının güvenliğini de sağlamak ister. Sömürüyle inşa ettiği ayrıcalıklı yaşantıların, korunaklı yerleşimlerin, parsellediği veya yok ettiği doğanın hesabını vermekten duyduğu korku kentsel bir korku olarak tezahür eder. Korkunun çözümünü ise tüm bu sınırların arkasına saklanmakta, kaçmakta ve görmezden gelmekte bulur.

Muhabbetimiz daim olsun...

BENZER YAZILAR
daha fazla

Gramsci ve siyasal teori

Antonio Gramsci 40 yıl önce öldü. Bu 40 yılın ilk 10 yılı boyunca yazılarının çok azı yayımlandığı veya…
daha fazla

Z kuşağının derdi nedir?

“Başlangıcı 90’ların neresinden alıyoruz?”, “Teknolojinin içine doğdular tabii”, “Hepimizden daha zekiler, ama tembeller işte!” gibi onlarca klişe alıntıyla…
Total
1
Share