Brit Marling. İllüstrasyon: Hokyoung Kim, The New York Times.

Brit Marling: “Güçlü kadın karakterler canlandırmak istemiyorum”

24 yaşında, oyuncu olmak için Los Angeles’a taşındım. “Dave’in eşi, zayıf ve çekici biri”, “mühendislik harikası robot kız”, “göğüsleri büyük ve kırmızı bir süveter giyiyor.” Bunlar seçmelere girdiğim roller için yapılan karakter tanımlarıydı. Sonuncusu için sütyenimi doldurdum, yine de rolü alamadım.

Bir noktadan sonra depresyonumun asıl kaynağının ne olduğunu söylemek zordu. Üç satır repliğimin olduğu ve dördüncü sayfada öldüğüm bir korku filminde yer alamamak mı, yoksa bu roller için hâlâ seçmelere girmek mi? Dönüş alamadığım düzinelerce seçmeden sonra annem göğüslerime estetik yaptırmamı önerdi. Ona göre Goldman Sachs’te can atılacak bir işi pas geçip kendimi metalaştırmayı seçmiştim. Annem de daha iyi satış yapmama yardım etmek istiyordu.

Oysa benim için oyunculuğun cazip yanı arzulanma isteği değildi. Oyuncu olmak istiyordum, çünkü bu sayede çocukken olduğu gibi özgürce hayal eden, dikkatle dinleyebilen ve tüm kalbiyle hisseden tamamlanmış benliğime yeniden kavuşacaktım.

Seçmelere girmeye ve çuvallamaya devam ettim. Moralim daha da bozuldu. Özsaygım yere çakıldı. Sevgilim sarhoş olup yanıbaşımdaki duvarı yumruklardı. Ona izin verirdim. Yüzüme tükürürdü. İzin verirdim. Kollarımda gözyaşlarına boğulurdu. İzin verirdim. Sonra sevgilimin babasından miras aldığı öfkenin izini sürdüm, çünkü hayatına devam etmesi için içindeki bağışlama duygusunu keşfetmesi gerekiyordu. “Dave’in eşi” rolü için seçmelerdeydim. Mühendislik harikası robot kızdım.

Oyunculuk seçmelerinde testereli adamlardan kaçarak geçen bir günün, yatağımı paylaştığım adamdan kaçarak geçen bir gecenin sonunda karar verdim, seçmelerle işim bitmişti. Beni bu rollerden kurtaracak yolu bizzat yazmak zorundaydım, yoksa gerçek hayatta da yolumu bulamayacaktım. Ekranda görmediğim bir karakteri oynayamazdım.

Böylece Los Angeles’ın merkezindeki bir kütüphaneye gittim ve nasıl dram yazılacağına dair kitaplar okuyup filmler izlemeye başladım. The Silence of the Lambs‘deki (Jonathan Demme, 1991) Jodie Foster‘a, The Piano’daki (Jane Campion, 1993) Holly Hunter‘a sarıldım. Birkaç istisna dışında öldürülen kadın karakterlerle dolu dramatik anlatılar beni fazlasıyla bunaltmıştı.

The Big Heat’te (Fritz Lang, 1953) karakterin yüzüne kaynayan kahveyle dolu bir demlik atılıyor, sonra da kadın sırtından vuruluyor. Chinatown’da (Roman Polanski, 1974) bir mermi beynini delip gözünden çıkıyor. Eğer bunların geçmişte kaldığını düşünüyorsanız hologram femme fatale’in silindiği, kalan kadınların da bıçaklandığı, boğulduğu ve organlarının birer balık gibi dışarı çıkarıldığı daha güncel bir kara filme, Blade Runner 2049’a (Denis Villeneuve, 2017) göz atmanızı öneririm.

Güçlü Antigone, cesur Joan d’Arc ve pervasız Thelma ve Louise bile trajik sonlardan nasiplerini aldılar, çünkü güçlü, cesur ve pervasızdılar. Hepsi krallara karşı koyabilir, güzellik algısını reddedebilir, şiddete karşı kendilerini koruyabilirdi. Ama yazarlar için bu kadar özgür ruhlu kadınların korkunç sonuçlarla karşı karşıya kalmadan var olduğu bir dünya hayal etmek fazlasıyla zor.

Anlattığımız hikâyelerin yansımalarıyla dolu bir dünyada yaşıyoruz. Amerika’da her gün neredeyse dört kadın sevgilileri veya eski sevgilileri tarafından öldürülüyor. Amerika’daki her dört kadından biri tecavüze uğramış.

Thelma ve Louise (Ridley Scott, 1991). MGM.

Bu dört kadından biri de benim. Anlatılarımız kadınlara birer nesne gözüyle bakıyor ve nesneler harcanabilir, bu yüzden sürekli nesneleştiriliyor, çoğunlukla da kullanılıp atılıyoruz.

Genç bir adamın maceraya çıktığı, zorluklarla sınandığı, can alıcı bir savaşa göğüs gerip kazandığı, değiştiği ve bir kahramana dönüştüğü “kahramanın yolculuğunun” ardında asırlardır süren bir deneme ve yanılma süreci var. Genç kadınlar için yazılan Alice Harikalar Diyarında ve Oz Büyücüsü gibi benzer anlatılara nadiren rastlıyoruz, konu yetişkin kadınlar olunca bu sayı daha da az.

Ataerkilliğe isyan eden kadınlara dair hikâyeler yazarken dahi kalemimi ataerkilliğin sınırlarında gezinirken buluyordum. Gerçek dünyaya zincirlenmiş hissettikçe bilimkurguya, spekülatif ve alternatif kurmacalara ilgim arttı.

Sonunda yazarlarından olduğum, yapımcılığını ve başrolünü üstlendiğim iki düşük bütçeli film ortaya çıktı, Another Earth (Mike Cahill, 2011) ve Sound of My Voice (Zal Batmanglij, 2011). İki hikâyeyi de gerçeklikten eser miktarda uzağa taşıdık, böylece ekranda görmeye alışık olmadığımız kadın karakterler yaratmak için gerekli zihinsel özgürlüğü bulabilmiştim.

Sundance Film Festivali’nden, bir hafta öncesine kadar seçmelerine girmemin bile mümkün olmadığı rol teklifleri alarak ayrıldım. Çoğu hâlâ kız arkadaş, metres, anne gibi rollerdi. Ama benim için yeni bir karakter de vardı, hikâyenin sonunu gören biri.

Güçlü Kadın Karakter sahnenin sağından girer.

O bir suikastçı, bir ajan, bir asker, bir süper kahraman, bir CEO. Kaçarken bir pedle yarasını sarabilir. MacGyver kadar beceriklidir ve askılı atletle çok daha iyi görünür.

Güçlü Kadın Karakter’i oynamak beni ve neler yapabileceğime dair düşüncelerimi değiştirdi. Dublör gerektiren sahneleri oynamak için yaptığım idmanlar beni sette dişli ve saygın bir pozisyona taşıdı. Erkekleri kovan patronu oynarken güç sahibiymiş gibi hissediyordum. Ayrıca silahı tutmak her zaman namlunun diğer ucunda hayatın için yalvarmaktan daha iyiydi.

Çoğunlukla ikisinin de yoksunluğunu çektikleri bir dünyada kadınlara hem temsil hem de ses kazandıran anlatılar olmasının çok cezbedici olduğunu kabul etmek gerek. Öte yandan oynadığım her yeni Güçlü Kadın Karakter’le birlikte karakterin güçlü yönlerinin fiziksel hüner, hırs ve akılcılıkla kısıtlandığını daha da çok fark ediyordum. Bunlar gücün eril tanımlarıydı.

Kütüphanenin derinliklerinde bulup okuduğum her kitabı, izlediğim her filmi tekrar düşündüm. Ölen ve ölmekte olan kadın imgelerinin arkasında yatan çok daha derin ve sinsi bir şeyin farkına varmaya başladım.

Hikâyelerimizde kadınları öldürdüğümüzde sadece kadın bedenini yok etmiyoruz. Kadınların, erkeklerin ve doğal yaşamın içindeki dişil enerjiyi imha ediyoruz. Çünkü güçlü kadın karakterler istediğimizi söylerken verdiğimiz asıl mesaj şu: “Bana kadın vücudunda bir erkek verin, böylece onu çıplak izleyebilirim.”

Empatiyi, kırılganlığı, dinlemeyi barındıran feminenliği tek başına güçlü olarak algılamak zor. Hikâyelerimizin önce hayal sonra da inşa etmemize olanak sağladığı dünyaya baktığımda, bitkin düşmüş bir erillik uğruna bu meziyetlerin ortadan kaldırıldığını görüyorum.

Hollywood’a gelmeden önce bir yatırım bankasının analiz uzmanı olarak gerçek hayatta da Güçlü Kadın Karakter’i canlandırmıştım. Takım elbiseler giyer, sek viski içer, marketteki ürünlerden bahseder gibi yattığım kadın ve erkekler hakkında konuşurdum. Hayatta kalmak için kadınsı zekâmı diri diri gömmüştüm. Parayı katlayarak artırmaya dayalı görevimde, başkalarını ve çevreyi etkileyecek uzun vadeli sonuçları düşünmeksizin başarıya ulaşmıştım.

Çalıştığım kattaki tek kadın başkan yardımcısı o sıralar mentorumdu, bir serbest fona ortak olmak için bankadan ayrılırken bana bir tavsiye verdi: Sana sonunda bir ofis verdiklerinde haftada bir kez kapını arala ve tehditkâr ses tonuyla küfürler savurduğun bir telefon görüşmesi yap.

Telefonun öteki ucunda birinin olup olmamasının bir fark yaratmayacağını da ekledi.

Kadınlığın asil, erilliğin ise korkutucu olduğunu düşünmüyorum. Bence ikisi de değerli, gerekli ve etkili. Oysa biz birini karalarken diğerine tapıyor, ikisinin de abartılı temsillerine kendimizi kaptırıyor, sonuçta hepimiz zarar görüyoruz. Dengeyi nasıl sağlayabiliriz? Kadınlık/erkeklik gibi ikiliklerde bulunan sınırlamaların ötesine nasıl geçebiliriz?

Octavia Butler. Fotoğraf: Joshua Trujillo, Seattle Post-Intelligencer, Associated Press.

2014’te kütüphaneye tekrar gittim ve Octavia Butler‘ın 1993’te kaleme aldığı bilimkurgu romanı Parable of the Sower‘a rastladım. 2020’de geçen hikâye, iklim değişikliği ve gittikçe büyüyen gelir eşitsizliği sebebiyle büyük ölçüde çökmüş bir toplumu anlatıyor. Butler’ın başkahramanı, süper empati yeteneği sayesinde başka insanların acılarını hissedebilen 17 yaşındaki Lauren. Hem lütuf hem de lanet sayılabilecek bu kadınsı özellik, Los Angeles’ta yaşadığı topluluğa yapılan vahşi saldırıda hayatta kalabilmesini ve kuzeyde küçük bir kabileyi ailesinin bahçesinden kurtardığı tohumlarla yeniden başlamaya teşvik etmesini sağlıyor.

Butler denizden çıkış yolunu müjdeleyen adadaki bir deniz feneri gibi bana göz kırpmıştı. Oraya nasıl varacağımı bilmesem de onun hayat kurtarıcı bir keşif yaptığının farkındaydım. Butler bir direniş biçimi bulmuştu.

Butler ve Ursula Le Guin, Toni Morrison, Margaret Atwood gibi diğer yazarlar spekülatif kurmacayı başka gezegenleri sömürgeleştirmek, yeni yaşam formlarını köleleştirmek veya yapay zekâ robotlar tarafından silah zoruyla alınacak değerli madenleri çıkarmak için benimsememişti. Bu kadınlar türün öğretilerini günümüzün haksızlıklarını ortaya sermek ve evrimimizi düşlemek için kullanıyordu.

Bu fikirleri aklımızın bir köşesine not ettik, Netflix için Zal Batmanglij’le birlikte kaçırıldıktan yedi yıl sonra görme yetisini geri kazanarak büyüdüğü topluluğa dönen kör bir kızın, Prairie’in hikâyesini anlatan The OA isimli diziyi yazdık. Mahallesindeki genç çocuklardan oluşan bir gruba açılan Prairie, onlara yaşadığı esareti ve hayatta kalmak için keşfettiği boyutlar arası yolculuğu anlatıyor. Prairie hikâyesini anlatmaya ne kadar ihtiyaç duyuyorsa çocukların da bu hikâyeyi duymaya o kadar ihtiyacı var. Bu sayede çocuklar kendi esaretleriyle, gittikçe çoğalan zehirli yükümlülüklerle dolu Amerikan erkeklik algısı altında büyümekle yüzleşiyor.

Zaman geçtikçe bir anlatıyı biçimlendirmenin ne denli önemli olduğunu daha iyi anlamaya başladım. Hikâyeler eylemlerimizi etkiliyor. Bize mümkün ve imkânsız varoluşlar çiziyor, gideceğimiz veya gidemeyeceğimiz izleri betimliyor. Kiminle empati kuracağımızı ve kiminle kuramayacağımızı belirliyor. Ortak hislere sahip olduğumuz şeyleri koruyoruz. Nesneleştirip metalaştırdığımız şeyleriyse er ya da geç yok ediyoruz.

Ölen kız ya da Dave’in eşi olmak istemiyorum. Gücümün sınırları tahakküm ve şiddet, işgal ve sömürüyle çizilecekse Güçlü Kadın Karakter’i canlandırmak da istemiyorum.

Bazen bunun ne anlama gelebileceğini düşünüyorum. Gerçekten özgür bir kadın olmanın. Ama o kadını kahramanın yolculuğu anlatısına uydurmaya çalıştığımda bir serap gibi silinip gidiyor. Bana şöyle diyor: “Brit, kahramanın yolculuğu erkekleri mitleştirmek için yine erkekler tarafından yaratılmış, yüzyıllardır süregelen bir anlatı. Bu anlatı olayları tetiklemek, tansiyonu yükseltmek, doruğa çıkarmak ve sonuçlandırmak üzerine kurulu. Bu sana neyi hatırlatıyor?”

“Erkek orgazmı,” diye cevaplıyorum.

“Doğru. Erkeğin haz döngüsünü seviyorum. Peki sadece onun arzularını tatmin edeceksem beni nasıl var edeceksin?”

“Haklısın. Seni nasıl var edeceğim?”

Sonra tek duyduğum sessizlik oluyor.

Sessizlikte bile cevapları düşlüyorum. Dişi, cinsiyetsiz, renkli, engelli, her çeşit bedenden doğacak mitleri ve yapıları hayal ediyorum. Hikâyelerimdeki başkahramanı güçlendirme arzuma nasıl hizmet edeceğimi bilemesem de çevremdeki erkeklerin arzularını, isteklerini ve ihtiyaçlarını karşılamak için derinlere gömdüğüm arzularımı, isteklerimi ve ihtiyaçlarımı kazıp çıkardığımı hayal ediyorum.

Henüz çözüme ulaşamadım. Ama hâlâ kazacağım yerler var.

İçinde bulunduğumuz iklim krizinde hikâyeler aracılığıyla dişiliği kazıyıp çıkarmak, öğretmek ve kutlamak da bir ölüm kalım meselesi. Hikâyelerle yeni bir dünya düşlemeye ve bunu başkalarıyla paylaşmaya başladığımız an yeni bir dünya gerçekten mümkün olmaya başlayacak.


*Bu yazı, Ayşe Ezgi Yıldız tarafından Brit Marling’in The New York Times için yazdığı makaleden çevrilmiştir.



sayın okur, gönüllü yayıncılığın velinimetlere ihtiyacı olacağını biliyorduk. yazılarımızı okuduğunuz, beğendiğiniz, paylaştığınız için müteşekkiriz. vesaire için maddi destek de sunmak isterseniz, ziyadesiyle minnettar olacağız.