Bir çeviri nasıl okunur?

Fotoğraf: Romain Vignes.

Lawrence Venuti “How to read a translation” (2013) başlıklı makalesinde okurların çeviri metinleri nasıl okuması gerektiğini örnekler üzerinden açıklayarak sıralamıştır. Bense çevirmenlerin çağımız kapitalizmine nasıl bir postmodern direniş gösterdiğini irdelediği “Translation, Simulacra, Resistance” (2013) başlıklı makalesinden ilhamla, Venuti’nin bir çevirinin nasıl okunması gerektiğini ele aldığı bu makaledeki görüşlerini, yayıncılık dünyasına hakim olan ve çeviriyi ve çevirmenleri görünmez kılan politikalara karşı okurlara yaptığı bir direniş çağrısı, bir manifesto olarak okumaya çalışacağım.

Her şeyden önce bir çevirinin çeviri olarak, yani başlı başına ayrı bir metin olarak okunması gerekir; bu nedenle Venuti, okura öncelikle çevirmenin kim olduğunu ve ne yaptığını anlatmaya çalışmıştır. Ona göre, “çevirmen kaynak metin yazarının dublörü ya da vantriloğu değil, kaynak metni başka bir dil ve kültürde, hatta çoğu zaman başka bir dönemde başka bir kitlenin hoşuna gidecek şekilde yeniden yazan becerikli bir taklitçidir.” Çevirmenin yaptığı işi ise “telafisi olanaksız bir kaybı fahiş bir kazanç yaratarak telafi etme çabası” olarak tanımlamıştır. Çevirideki kayıplar, çeviriyi kaynak metinle karşılaştırmayan sıradan okur için görünmezdir; kazançlar ise, okur baktığı takdirde, apaçık ortadadır. Fakat Venuti’ye göre okurlar bunu görmezler, çünkü yayıncılar, editörler, eleştirmenler onları kolay okunan ve bu sayede çeviri değilmiş gibi gelen çevirileri tercih etmeye sevk ederler. Bu tercih, standart dil kullanımına, erek dilin en tanıdık gelen biçimine, yani kaynak metni okuyormuşuz illüzyonunu yaratmakta en başarılı olana bağlı kalarak yakalanan akıcılıktan yanadır. Okur, ancak standart olmayan bir kullanımla, tanıdık gelmeyen bir sözcükle, bir kullanım hatasıyla ya da anlamda bir karışıklıkla karşılaştığında okuduğu metnin çeviri olduğunu fark eder. Venuti’nin okurlara yaptığı ilk direniş çağrısı tam da bu noktada karşımıza çıkar: Okurken yalnızca anlamı değil, dili de göz önünde bulundurun; çevirinin biçimsel özelliklerini de değerlendirin. Buna göre Venuti’nin okurdan atmasını beklediği ilk adım, akıcılık illüzyonuna kapılarak çevirinin ve çevirmenin görünmez hâle getirilmesine direnç göstermesidir. Okur, çevirmenin söyleyiş ve ifade gücünün, biçemindeki kendine özgülüğün, karaktere belli bir ses veren ve karakterin psikolojik hatlarını çizen dilsel inceliklerin farkına varmalıdır. Evet, çevirmen taklitçidir, kaynak metni erek dilde taklit eder; ancak çevirideki her sözcüğü çevirmen seçmiştir ve çevirmenin seçimleri kaynak metin yazarının seçtiği dili de aşabilen edebi etkiler ortaya çıkarabilir. Venuti’nin okura yaptığı ikinci çağrı buna işaret eder: Çevirilerin yalnızca mevcut standart dilde yazılmasını beklemeyin; dilsel değişkenliklere açık olun — çünkü erek dilde yaygın kullanılan biçimlerden sapma çevirmenin dokunuşlarını görünür kılar. Toplumsal ve yöresel ağızlar, argo ve küfürler, eski veya yeni ifadelerin kullanımı, jargonlar ve yabancı sözcükler dile özel oldukları ve başka dillere aktarılmaları zor olduğu için kaynak metni farklı bir kültüre taşımak için bir strateji geliştiren çevirmenin yaptığı işi gösterir.

Venuti’nin okurlara yaptığı üçüncü çağrı onlardan daha derinlikli bir okuma yapmalarını talep etmektir: Çağrışımları ve kültürel göndermeleri göz ardı etmeyin; onları da bir diğer ilişkili anlam katmanı olarak okuyun. Ne de olsa sistemin görünmez kıldığı ve sizin yaptığı işi çoğu zaman görmediğiniz çevirmenin dili, erek kültürde hâlihazırda anlam kazanmış olan biçem, tür ve metinlerle de ilişki kurarak erek kültürde derin kökler salabilir. Çeviri metin, kaynak metinde var olmayan metinlerarası ilişkiler kurarak kaynak metin yazarının kaleme aldığı eserin kültürel saygınlığını erek dilde daha da pekiştirebilir.

Öte yandan çevirmen anlam örtüşmesi sağlamak için uğraşsa bile bir çeviri asla kaynak metne özdeş olamaz ya da onu erek dile doğrudan, sorunsuz bir biçimde aktaramaz. Bir çeviri, çeviri metnin okuruna, kaynak dile hakim bir okurun kaynak metinle yaşadığı deneyime denk, hatta yakın bir deneyim sağlayamaz. Okurun böyle bir okuma deneyimi yaşayabilmesi için çevirmenin kaynak dil, edebiyat ve kültüre yaşam boyu maruz kalmışlığı erek okuruna da sağlayabilmesi gerekir. Okur çeviri metni ancak o zaman, kaynak dil okurunun kaynak metne getirdiği bilgili duyarlılığı olsa olsa andırabilecek bir duyarlılıkla okuyabilir. Fakat bir çevirmen ne kadar yaratıcı olursa olsun, bir okurun ait olduğu dil topluluğunu ya da okurun o dili kullanmasıyla şekillenen kültürel kimliğini değiştiremez.

Okurların çevirmeni özel bir tür yazar olarak görmesi gerekir; bu özel yazar, kaynak metnin yazarınınkiyle rekabet eden özgünlüğünü değil, erek dilin yazınsal kaynaklarından istifade eden bir biçemsel repertuarın yardımıyla taklit sanatındaki becerisini sergilemelidir. Çeviri, kaynak metnin kendisini değil, çevirmenin onu yorumlayışını aktarır; çevirmenin o metni oluşturan dil ve kültür farklılıklarını yorumlayacak kadar uzman ve yenilikçi olması gerekir. Örneğin bir klasik eser yeniden çevrildiğinde, çevirmenin bu yeni çeviriyi haklı çıkarmak için yeni bir şeyler yapmış olması, hatta bu yeniliği betimleme becerisine de sahip olması beklenir. Çevirmenler bu yenilikleri çoğu zaman çevirilerine yazdıkları önsözlerde anlatırlar, ancak sıradan okur (ya da çeviri okuma bilincine sahip olmayan okur) bu önsözleri es geçme eğiliminde olabilmektedir. Venuti manifestosunun dördüncü maddesinde bu duruma işaret ediyor olabilir: Çevirmenin yazdığı önsözü es geçmeyin; çeviriye kılavuzluk ettiği ve onu eşsiz kılan şeyin beyanı olduğu için önce onu okuyun. Çevirmen önsözlerinin bir çevirmeni çeviri metinde belki de en görünür kılan şeylerden biri olduğunu düşünürsek, Venuti’nin bu maddede de okuru çevirmeni görmeye çağırdığını söyleyebiliriz.

Diğer taraftan okurun görmesi gereken yalnızca çevirmenler değildir; kaynak kültürün de görünür olması gerekir. Fakat özellikle çeviri eser üretiminin basılan kitapların ancak %2–4’ünü oluşturabildiği Anglosakson yayın dünyasında, yayıncıların kültürel ya da finansal çıkarları yüzünden yabancı edebiyatlarlar yeterince temsil edilemezler. Bu temsil sorunu yabancı kültürlere dair birtakım yanıltıcı basmakalıp düşünceleri de beraberinde getirebilir. Venuti’nin okurlara yaptığı son çağrı bu temsil sorununa karşı durmalarıdır: Tek bir çeviriyi bütün bir yabancı edebiyatın temsilcisi olarak görmeyin; aynı dilden yapılan diğer eserlerin çevirileriyle karşılaştırın.

Çevirilerin tek başlarına eksik bıraktıkları kültür koşullarını daha geniş bir bakış açısıyla değerlendirebilmek için okurun aynı dilden farklı yazarları okuması, hatta bakış açısını komşu dilleri ve bölgeleri de kapsayacak şekilde geniş tutması gerekir. Çeviri edebiyatları bu şekilde değerlendirmek, siyasi ayrılıklara ve askeri çatışmalara kadar varan kültürel farklılıkları açıklığa kavuşturabilir. Oysa İngilizceye yapılan çevirilerin şu anki durumunun buna imkân tanımadığı, yabancı yayıncılar İngilizce kitapları çevirmek için birbiriyle yarışırken, ABD ve Birleşik Krallık’taki yayıncıların çeviri haklarının satışından ettikleri kârı yabancı edebiyatları çevirmek için harcamadıkları ortadadır. Bu dengesiz koşullarda okurlar bırakın aynı yabancı yazarın başka eserlerini, aynı dilden farklı çeviriler bulmakta dahi zorlanırlar. Bu koşullar altında çeviri metin okumak bile başlı başına politik bir hareket, okurun yabancı edebiyatlara erişimini ciddi şekilde kısıtlayan yayıncılık uygulamalarına karşı direniş anlamına gelebilir.

Sonuç olarak bir çeviri metin, hem özgün olmadığı, hem de işin içine yalnızca yabancı bir eser değil, aynı zamanda yabancı bir kültür de dahil olduğu için, özgün bir eserden farklı bir şekilde okunmalıdır. Böylece okurlar çeviri metinleri bu bilinçle okuduklarında, yalnızca dilsel, yazınsal ve kültürel bir okuma hazzı tatmakla kalmaz, aynı zamanda direnmenin, yayıncılar gibi kültürel simsarların kurumsallaşmış iktidarına meydan okumanın, hiç de eşit olmayan kültür alışverişine bizzat karşı çıkmanın şeytani hazzını da duyarlar. Venuti’nin bu makalesini okura yazılmış bir manifesto olarak okumak, yayıncılık dünyasındaki düzeni değiştirecek olan kişilerin öncelikle okurlar olması bakımından da önem taşır. Okurlar çeviriye ve çevirmenlere Venuti’nin çağrı yaptığı biçimde yaklaştıklarında ve aynısını yayıncılardan da talep ettiklerinde, büyük ölçüde kâr amacı güden yayıncılar sırf maddi çıkarları için dahi olsa sistemi değiştirmeye mecbur kalırlar.


Kaynak: Venuti, L. (2013). Translation changes everything: Theory and practice. London: Routledge.

Muhabbetimiz daim olsun...

Related Posts
Total
4
Share