Basit bir hayat mümkün mü?

Tembellik Hakkı. Koala.
Raymond Island, Avustralya, 2020. Fotoğraf: Simon Maisch.

Sayfiye yerlerini hep sevmişimdir. Babaannemler Batum’dan Yalova’ya göç etmiş. Çocukluğumun en güzel zamanlarında, köyde bir oraya bir buraya koşturuyorum. Dizlerimi boydan boya parçalayıp bisiklete binmeyi sayfiyede öğrendim, ilk kez sayfiyede birinden hoşlandım, ilk hayal kırıklığım veya kafa karışıklığım da hep sayfiyede oldu. Çünkü tüm bunları yaşayacak zaman vardı. Artık bunların çoğunu yalnızca çocuklar yaşıyor, çünkü zamanları var. Öyleyse doyasıya yaşamak yalnızca zamanı olana mı haktır?

Çocukken, her sene güz yaklaşırken, şehre dönmeyi hiç istemedim. Büyüdüm, bu sefer köye gitmeyi hiç istemedim. Şehirde yapılacaklar, kaçırılmaması gereken bir hayat vardı. Küçükken yaşadığım hayat büyüdükçe şehre mi taşınmıştı? Yoksa sayfiyedeki hayat, hayat değil de başka bir şey miydi? Sayfiyeyle olan bağım büyüdükçe ister istemez koptu. Orası, bayramdan bayrama gittiğim bir yer halini aldı. 22 yıl İstanbul’da, 3 yıl da Ankara’da yaşadım. Pandemide en yakın arkadaşım Ayvalık’a taşındı, ben de onun peşinden gittim. 4-5 gün durup döneceğime eminken, şimdi neredeyse her ay kendimi bir şekilde Ayvalık’ta buluyorum. Neden?

Okuduğunuz yazı, basit bir hayata dair mütevazı bir öneriden ibaret. Her yerin yürüme mesafesinde olduğu, sürprizlerin pek görülmediği, en büyük sürprizin belki akşamüstü denk geldiğin tanıdıklarla sohbetin olduğu basit bir hayat. Öyle basit dediğime bakmayın tabii, aslında erişilmesi ziyadesiyle güç bir hayat. Erişilmesi güç diyorum çünkü pek çoğumuzun aklında olan, tası tarağı toplayıp sahil kasabasına yerleşme fikri için her şeyden önce para lazım. Sonuçta, iş imkânları bakımından şehirle kıyaslanamaz sayfiye. Bu hayali sürenlere değil lafım. Amacım ,“hadi doğaya dönelim, kozamızdan çıkalım” demek hiç değil. Aslında şehirde de mümkün olabilecek yavaş bir hayattan söz etmek istiyorum ama aklımdan geçen her düşünce bir anda “E, para nereden gelecek?” düşüncesiyle çarpışıyor.

Sayfiye: Şehirden kaçmaya karar vermişlerin sığınağı. Bazılarının doğup büyüdüğü topraklar, bazılarının da bir süreliğine mesken bellediği hatta belki de sonradan oralı olduğu yerler. Kiminin dönemlik ekmek kapısı. Benim için, yavaş bir yaşamla organik mutluluğu yakalayabildiğim yegâne yer.

Bana sorarsanız, pandemide iki sene boyunca elle tutulur hiçbir şey yapmadım. Öylece oturdum, bu da pek çoğumuz gibi beni de oldukça mutsuz etti. Hiçbir şey yapmamanın getirdiği bitmek bilmeyen suçluluk duygusu, olmayan sorumluluklar tarafından boğulmak… Acele bir hayata o kadar alışmışım ki, bir sabah erkenden kalkıp bir şeyler okuyup yazmıştım. Aman Allah’ım, harika hissetmiştim! Çünkü bunu bir “iş” olarak yapmıştım. Oysa karantinanın neredeyse her günü ufak da olsa bir şeyler okuyup yazıyordum ama “iş” olarak değil, keyfim için. Kendi keyfim için bir şey yapmak değerli değil miydi?

Bu konuyu konuşup tartışan binlerce insan var elbette. Ben neden bir kez daha tekrar etme gereği duyuyorum? Çünkü bir film izler veya bir hikâye okur gibi hayalini kurmuşuz sayfiyenin. “Evet, şehirden kaçıp yeni bir hayata başlayan insanlar bir yerlerde varlar ama o insanlar biz olamayız. Birileri var, ama bize sıra gelmez. Her şeyden önce para bulamayız. Yine de iyi yapmışlar, ne güzel…” diyerek buruk bir avuntuyla geçiştirmişiz belki de. Şule Gürbüz’ün Kambur romanında söylediği gibi: “İnsan ara sıra evini yakmalı —ve çıkıp seyretmeli.”

Bir itiraf: Aslında anaokulundan üniversiteye kadar Türkiye’nin en iyi okullarından birinde okudum. Lisans ve yüksek lisans derecelerimi de hatırı sayılır okullardan aldım. Yani birine “Ben Ayvalık’a taşınmak istiyorum ya,” dediğimde pek olumlu tepkilerle karşılaşmadım. İyi bir işim, parlak bir geleceğim vardı. Bu parlak gelecek yalnızca ve yalnızca şehirde inşa edilebilirdi. Şehir çalışkanlıksa, sayfiye tembellikti, benim bu tembelliğe hakkım yoktu. Şehirde çalışmak, faturadan faturaya hayatta kalmak, yılda bir iki kez tatile çıkmak için onlarca fedakârlık yapmak, gençken çalışıp yaşlıyken rahat etmek. Bir gencin hayalinin emeklilik hayatı olması adaletsiz değil mi?

Küçükken de pek anlam veremezdim bu duruma, ama büyüdükçe bütün bu tantana içinde ne hikmetse ben de kendimi kaptırmışım dünyanın dayattığı yaşam biçimlerine. Bir anlığına bile yavaşladığımda, baktım ki stajdan staja koşuyorum, bir işten ayrılıyorum diğerine başvuruyorum. Hep daha iyisine, daha yükseğe! Peki, hayat bundan mı ibaret? Biz, okulumuzdan, işimizden, statümüzden, unvanımızdan, paramızdan mı ibaretiz? Buna herkes kolayca “Hayır” cevabını verirken neden öyle hissetmiyoruz? Bilmiyorum. Sanki derin bir uykudaymışım da sayfiyeye geldiğimde eski bir rüyamı hatırlamışım gibi. Zaten hep bildiğim, ait olduğum yere varmışım gibi.

Paul Lafargue’ye bakılırsa, tembellik bir haktır. Hor görülmesi gereken bir şey değildir, hatta özgürlüğün bir parçasıdır. Öte yandan, övülecek şey de değildir, sadece doğaldır. Doğal olmayan ise zorla çalışmaktır. Çalışarak kendimizi mi zengin ediyoruz, zaten zengin olan patronları mı? Yaptığımız işi gerçekten seviyor muyuz? Kimin için çalışıyoruz? Geçim derdini dışarıda bırakırsak, gerçekten çalışmamızın sebebi nedir? 10 yıl kesintisiz çalışsak bile hayatımızda gözle görülür değişimler olacak mı? Vaat edilen refaha sahiden ulaşabilecek miyiz? Sadece faturaları ödeyerek hayatta kaldığımız bir yaşam varsa şayet, sözümona üretken bir mutsuzluk huzurlu bir tembellikten neden daha çok kabul görüyor? Şirketlerde maaşlı çalışan insanlar neden işlerine tuhaf tutkuyla bağlı? Paul Lafargue’nin ateşini yaktığı ve yıllardır insanların dilinde olan soruyu bir kez de ben gündeme taşımak istiyorum:

“Eğer işçi sınıfı, kendine egemen olan ve özünü alçaltan kusuru söküp atarak o korkunç gücüyle ayaklanır ve bunu kapitalist sömürüden başka bir şey olmayan İnsan Hakları’nı, Sefalet Hakkı’ndan başka bir şey olmayan Çalışma Hakkı’nı istemek için değil de, her insana günde üç saatten fazla çalışmayı yasaklayan çelik gibi bükülmez bir yasa koymak için yaparsa, dünya, yaşlı dünya sevinçten titreye titreye, içinde yeni bir evrenin zıpladığını duyacaktır… Ama kapitalist ahlakın yoldan çıkardığı bir proletaryadan mertçe bir karar nasıl istenebilir?” [i]

Nasıl istenebilir? Malumun ilamı olacak: Ne bu yazıda ne de Lafargue’nin anlatısında herhangi bir aylaklık övgüsü var. Yalnızca doğal bir yaşama çağrı ve mümkünse de yoldan çıkarma söz konusu. O halde aylaklık ve cezai iş tutkusunun arasında bir yerlerde, bazılarımızın çoktan ulaştığı bir hayat vardır. Zengini daha zengin etmeden, çarkları döndürmeden, fazlasında gözü olmadan, kendini yıpratmadan süregelen bir hayat. Ben bu hayat pratiğini sayfiyede deneyimleyebildiğimi hissediyorum. Dilerim isteyen herkes kaç yaşında, hangi mesleğe sahip, nelerden keyif alıyor olursa olsun kendi yavaşlığına erişebilir. Kapitalizmin buna izin vermeyişine inat, edercesine kendi sayfiyelerinde belki biraz soluklanabilir.


[i] Paul Lafargue. Tembellik Hakkı, Çev. Vedat Günyol, Telos Yayınları: Mayıs, 1996.

1 yorum
  1. Balıkesir Burhaniye’de büyüdüm. Üniversiteyi İzmir’de, sonraları da İstanbul – İzmir arasında iş dolayısıyla bulundum. Şimdi Balıkesir Edremit’e yerleştim tekrar. Anladım ki büyükşehrin uyaranları fazla olduğu için beni çok yormuş. Tükenmişim. Şimdi doğup büyüdüğüm bu topraklardayım yine, kısa zamanda da bir yerden iş bekliyorum. Ne iş yapıyorsunuz bilmiyorum, geçiminizi nasıl sağlayacaksınız bilmiyorum. Bunlar önemli. Herhalde bir iş olmaksızın Ayvalık’a taşınmamış, bunu hesaplamışsınızdır. Bir mesleğim var ve dediğim gibi iş bekliyorum ama büyükşehirden buraya taşınırkenki hesabım şimdi tutmuyor (olumlu anlamda). Yani yeni ilgi alanları, yeni bir meslek (belki), yeni bakış açıları açılıyor buraların durgunluğuyla. Tahminim odur ki sizde de bu gibi şeyler olacaktır. Aklınız serbest kaldığında, dinginliğe alıştıkça… Her şeyin avantajı ve dezavantajı varsa, küçük bir yere taşınmanın da avantajlarının yanında dezavantajları var: Dedikodu, yenilik ve değişikliklere kapalı ve bunları yargılayıcı insanların çoğunluğu bunlardan bazıları. Amacım size umutsuzluk aşılamak değil; bilakis cesaretlendirmek. Nasıl ki büyükşehirde birçok şeyle mücadele ettiysek burada da etmeye devam edeceğiz. Yılmadan, yorulmadan mücadele dilerim sizlere. Ve unutmayın ki değişim gelecektir, yüreğiniz buna açık olsun. Sevgi ve saygıyla.

Muhabbetimiz daim olsun...

BENZER YAZILAR
daha fazla

Mayın tarlasında gezinmek

“Küçük bahçeyi sanki epeydir bir ’emlak’ haline gelmemiş gibi şu anda bile şefkatla sulayan ama girmek isteyebilecek yabancıyı…
sayın okur, bir maniniz yoksa sizi de bekliyoruz. vesaire’nin eski ve yeni yazılarından itinayla derlediğimiz tematik bültenleri her pazar sabahı okumak için şimdi abone olunuz: ve'posta.
KAYDOL
Total
1
Share