Başımıza gelebilecek en kötü şey soyumuzun tükenmesi değil

Fotoğraf: David McNew, Stringer.

Küresel Kuzey solunun bir kısmı çevresel yıkıma ellerindeki bir kozmuş gibi yaklaşıyor. İddialarına göre (sınırlı bir gezegende sınırsız büyümeye dayalı, kamu yararındansa bireysel kazanca öncelik veren bir sistem olan) kapitalizm, iklim krizine çözüm sunamıyor. Hakikaten de öyle.

Joe Biden’ın iklim kriziyle mücadele etmek için övgüler eşliğinde bağışladığı 35 milyar dolar ABD’nin her yıl evcil hayvan mamasına harcadığı miktardan az. Benzer bir tantanayla duyurulan Avrupa Yeşil Mutabakatı, Paris Anlaşması’nın taahhütlerini karşılamakta yetersiz. Geçen yıl yayımlanan bir rapora göre Birleşik Krallık küresel ısınmanın etkilerine karşı hiç hazırlıklı değil. Avustralya’nın ise Endonezya’yla birlikte dünyanın deniz yoluyla taşınan kömür piyasasının %59’unu oluşturan kömür faaliyetlerini durdurma niyeti yok gibi görünüyor. O sırada sıcaklıklar yükseliyor, türlerin nesli tükeniyor, normalde hayat kurtaran binlerce dönümlük orman arazisi ve turbalık alanla birlikte su sistemleri yok oluyor.

Kapitalizmin iklim krizini ciddiye alan hâli buysa, seçim net gibi görünüyor: Ya sosyalizm ya yok oluş, ya komünizm ya ölüm. Küresel Kuzey’in ilerici kesimlerinde bu sözler çok yaygın. İyi niyetli olduklarına hiç kuşku yok, en kötü ihtimalleri hatırlatarak siyasi riskleri netleştirmeyi, bizi eyleme geçmeye ikna etmeyi hedefliyorlar. Peki, ya bu seçim, krizi yeterince ciddiye almıyorsa? Daha da kışkırtıcı bir ifadeyle, ya başımıza gelebilecek en kötü şey soyumuzun tükenmesi değilse?

“Sosyalizm ya da yok oluş” söylemi en az üç yönden hatalı. Öncelikle seküler siyasi militanlık cilasının ardına dini bir düşünme biçimini gizliyor. Akademisyen Delf Rothe’nin belirttiği gibi çöküş fantezileri aslen büyük ölçüde seküler sayılabilecek iklim hareketlerinin içindeki dini kırıntılara işaret ediyor. Sosyalizmi ya da yok oluşu seçmek, dünyanın sonu ile kurtuluş arasında gidip gelen Hıristiyan teolojisi gibi binyılcı bir “ya hep ya hiç” ikiliği etrafında şekilleniyor. Bu düşünce tarih boyunca düz çizgisel bir yolu takip ettiğimizi varsayıyor. Kendimizi kurtarmak için tek şansımız var, daha fazlası değil, başaramazsak da sonuçlara sonsuza kadar katlanmalıyız.

Rothe tabii ki haklı. İnsanların neslinin tükenmesinden ve medeniyetin çöküşünden bahsetmenin kefaret, suçluluk ve cezalandırmayla bağdaşan bir yanı var. En kötü örnekleri yine Hıristiyan teolojisi gibi çilekeşlikten gizli bir haz alındığını bile ima edebiliyor. Eğer dövizlerimizi alıp iklim adaleti hareketinin alışılagelmiş protesto ve direnişlerine katılmazsak başımıza geleni hak ettiğimizi söylüyor. Filozof Alenka Zupančič’in işaret ettiği gibi buradaki sorun, bu sınırlı ve sınırlayıcı eylemlerden uzaklaşarak yeni stratejiler ve taktikler inşa etme ihtimalinin dünyanın sonuna engel olmak için derhal harekete geçmenin, ne olursa olsun bir şeyler yapmanın heyecanı tarafından engellenmesi.

Bu düşünce şeklinin ikinci sorunu tarihsel gerçeklerle örtüşmemesi. İklim krizinin medeniyetin çöküşüyle sonuçlanacağını iddia edenler genelde bunun nasıl olacağına dair ipuçları almak için geçmiş medeniyetlerin düşüşüne bakıyor. Hem buradan hem de günümüzün reddedilmeyecek iklim biliminden hareketle birkaç yüzyıl içinde çöküşün gerçekleşeceği sonucunu çıkarıyorlar. Ekolojik nişimiz yok olduğunda, bizim de yok olacağımızı söylüyorlar.

Oysa antropolog Kenneth Seligson’a göre araştırmalar “çökmüş” addedilen toplumların tahmin edildiği kadar hızlı ortadan kaybolmadığını, bu durumu reddettiklerini, dayandıklarını, uyum sağladıklarını belirtiyor. Buna örnek olarak da “çöküşü” tarihte işaret edilebilecek tekil bir olay değil yüzyıllara yayılmış bir gerileme ve uyum süreci olarak tanımlanması gereken Maya uygarlığını gösteriyor. Günümüzde Maya uygarlığından altı milyonu aşkın insan hayatta, şiddetli iklim olayları ve soykırımı andıran kolonyal hırsızlık, sömürü ve istibdata rağmen yaşamını sürdüren toplulukların kanıtı olarak orada duruyorlar.

Bu da bizi iklim krizinin eskatolojik çerçeveleriyle ilgili üçüncü soruna getiriyor. Bu bakış açısı pek çok insan için dünyanın sonunun çoktan geldiğini göz ardı ediyor. Geçtiğimiz yılın ekim ayında Waorani kabilesinin liderlerinden Nemonte Nenquimo, batı dünyasına yazdığı mektupla yerli halk için “ortalığın hâlâ yangın yeri olduğunu” hatırlattı. Waorani kabilesi geçmişte olduğu gibi bugün de kolonyal şiddete maruz kalıyor. Petrol sızıntıları nehirlerini, altın madenciliği topraklarını kirletiyor, ilhak edilen araziler ve ormansızlaştırma faaliyetleri topraklarını tanınmaz hâle getiriyor, COVID-19 da arkadaşlarının, ailelerinin, topluluklarının canlarını alıyor.

Potavatomiler üzerine çalışan Kyle Powys Whyte’a göre yerli halklar halihazırda atalarının kıyametle bağdaştıracağı bir dünyada yaşıyor. Kolonyal şiddet yüzyıllar boyunca yerli halkların yaşamlarını sürdürmelerini sağlayan ekosistemleri, bitkileri, hayvanları, peyzajları, bilgileri, pratikleri ve toplulukları geri dönülmez biçimde zedeledi. Bu yüzden de filozof Deborah Danowski ve antropolog Eduardo Viveiros de Castro “ilk büyük modern yok oluşun” Eski Dünya, yenisinin üzerine yerleşimci sömürgecilik, kölelik, beyaz üstünlüğü ve sermaye birikimi güçlerini saldığında gerçekleştiğini vurguluyor.

Sömürgeleştirilmiş, köleleştirilmiş ve zaptedilmişlerin deneyimleriyle karşı karşıya geldiğinde sosyalizm ya da yok oluşun “ya hep ya da hiç” gibi sunulmasının münhasıran Avrupalı, Amerikalı, büyük ölçüde de beyazların deneyiminin evrenselleştirilmiş hâlinden ibaret olduğu ortaya çıkıyor. İklim krizinin dünyayı geri dönülmez biçimde kötüleştirdiğini fark etmenin heyecanıyla pek çok insan için en kötü ihtimalin zaten gerçek olduğunu unutuyor. Küresel Kuzey’dekileri günümüzde iklim krizinin dağılımının ne derece eşitsiz olduğu gerçeğiyle yüzleşmekten muaf tutma, sömürgecilik ve ırksal kapitalizmin “olağan felaketleriyle” birlikte hareket edip onları ağırlaştırma riski taşıyor.

Bu yüzden de başımıza gelecek en kötü şey soyumuzun tükenmesi değil. İklim krizinin dünyanın sonunu getirmektense mevcut süreçleri şiddetlendirmesi daha olası. Nihai bir yıkımdansa derin mağduriyetlerle, mahsul ve gıda kıtlıklarıyla, yangınları söndürmeye zorlanan mahkûmlarla, aynı mahkûmların dayanılmaz sıcaklardan dolayı hücrelerinde öldüğü olaylarla, sel altında kalmış kentlerle, milyarlarca iklim mültecisiyle, etrafı çevrili şehir devletleriyle ve ekolojik ırk ayrımcılığını koruyan sınırlarla dolu, bu durumdan en kötü etkilenen bölgelerde yaşayanların hayatta kalabilmelerinin kuşatılmış topraklardaki sömürülen işgücüne katkıda bulunmalarına bağlı olduğu bir dünyadan korkmalıyız.

Bilimkurgu öğesi gibi görünebilir. Oysa bugünün sermaye, sömürgecilik ve ekolojik krizlerinin yıkıcı birleşimini yaşayanların bildiği gibi bu zaten yaşanıyor. “Sosyalizm ya da yok oluş” yerine “yıkım ya da devrimden” bahsetmek seçimlerimizi daha iyi yansıtabilir. İlk tercihimiz olmasa da neticede yıkıntılarla yaşayabiliriz. Ne yazık ki bazılarımız zaten böyle yaşıyor.


*Bu yazı, Can Koçak tarafından Kai Heron’un Novara Media’da yayımlanan yazısından çevrilmiştir.

Muhabbetimiz daim olsun...

BENZER YAZILAR
Total
18
Share