Akıl sağlığımız nasıl sosyal medyanın gündemi oldu?

Görsel: Christina Animashaun, Vox.
Görsel: Christina Animashaun, Vox.

2018 sonbaharında ilk TikTok’u indirdiğimde, algoritmanın bende Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) olduğunu anlaması yalnızca birkaç gün sürdü. Açıkçası, TikTok ve internetin geri kalanının tek içeriğe beş saniyeden fazla odaklanmayı olabildiğince zorlaştırmak üzere tasarlandığını (çünkü bakılması gereken çok fazla şey var) göz önünde bulundurursak, pek de etkileyici bir durum değil. İnternette yeterince zaman geçiren herkesin, psikologların hastaları teşhis edebilmesini sağlayan semptomlardan bazılarını deneyimleyebileceğini iddia edersek abartmış olmayız.

“Sizin için” sayfamda “DEHB’niz olduğunun gizli işaretleri” ve “DEHB’li beyinler işte böyle hissediyor” gibi açıklamalarla dolu videoların çıkıp durduğunu fark ettiğim an anladım. Bu içeriklerin neredeyse tamamı modern zihnin odaklanma, görev değiştirme, sıkıcı ve zor görevleri tamamlamada zorlanma gibi ortak özelliklerine atıfta bulunarak konuyu daima “Bu belirtileri gözlemliyorsanız, tebrikler! Muhtemelen sizde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu var,” diyerek bitiriyorlardı.

DEHB’nin belirsiz tanımı ve tıp camiasındaki komplo teorilerinin teşhis ve tedavi konusundaki baskısı, daha ben doğmadan önce bu bozukluğun varlığını yoğun bir kültürel tartışma konusu hâline getirmişti bile. Acaba nörotipik (nörogelişimsel bozukluğu olmayan) beyin fonksiyonlarına abartılı bir tanı mı koyuyoruz? Sadece çocuk gibi davranan çocuklara gereksiz yere ilaç mı veriyoruz? Tüm bunlar sağlık sektörünün suçu mu? Bu sorgu silsilesi, teşhisleri sayesinde anlam, kimlik ve tıbbi yardım bulan pek çok insan için hassas bir konu. Aynı zamanda DEHB ve benzer semptomlara sahip yaygın anksiyete bozukluğu, depresyon, otizm spektrum bozukluğu gibi psikolojik durumlar etrafındaki iyi niyetli tartışmaları da yerinde sayıp duran, sonsuz bir safsata saldırısına dönüştürerek bağlamından koparıyor.

Ancak son on yılda, sosyal medya milyarlarca insanı başka türlü asla karşılaşmayacağı insanlarla sanal etkileşime girmeye zorlarken, birçoğumuz da bu sebeple insanları tanımlanabilir başlıklarda kategorize etme ihtiyacı duyduk. Bunu yapmanın bir yolu “gashlighting”, duygusal yatırım, travma, parasosyal etkileşimler gibi yaygın insan davranışlarını isimlendirmek, sonra da artık anlamını yitirmeye başlayana kadar kullanmak oldu. Nihayet akıl sağlığına, sadece bu kelime dağarcığına hâkim olanların kullanabileceği, hatta silah hâline getirebileceği bir altkültür muamelesi yapmaya başladık.

Durum sosyal medyada şöyle görünüyor: 26 Ağustos’ta bir kadın, çocuklarda “aşırı okuma” davranışının “dissosiyatif bir davranış” (ayrıştırıcı) olduğunu öne süren bir TikTok videosu paylaşıyor. Videoda kameraya dönüyor, sanki hayatının gidişatını anlamlandıran ani bir farkındalık yaşıyormuş gibi başını sallıyor, yorumlar da onunla aynı aydınlanmayı yaşayan insanlarla dolup taşıyor. Mesela biri yorumlarda “Henüz 5. sınıfta 12.sınıf seviyesinde okumak gibi mi? Kahretsin… #travma” yazmış. Başka biri de “Öyleyse benim sahip olduğum bütün kişilik özellikleri aslında atipik zihinsel işlevlermiş…” yazmış (Ki bu söylemin benzerleriyle ilk kez burada karşılaşmıyoruz.)

Yazar Jeanna Kadlec’in bahsi geçen TikTok videosuyla nasıl bir ilişki kurduğuna dair bir tweet atmasından sonra Twitter’a taşınan tartışma TikTok’taki kadar nazik değildi. Alıntı tweet’lerdeki tepkiler gerginlikten (“Görüyorum ki herkes hâlâ “dissosiyatif” kelimesinin her türlü anlamını kirletiyor”), alaycı yergilere (“Ah, demek okuyorsun? O zaman üzgünüm ama akıl sağlığın yerinde değil ve istismara uğramışsın”) ya da ciddi eleştirilere (“TikTok’un her davranış ve kişilik özelliğini patolojik hâle getirmesi psikolojik sorunları tanımlamaktan ziyade anlamsızlaştırdı”) kadar uzanıyordu.

Ruh sağlığına dair internet içeriklerini fazlaca tükettiğinizde kimin ne dediğini anlamak zorlaşıyor. İsviçre’deki Lozan Üniversitesi’nde klinik psikoloji ve psikopatoloji profesörü olan Joël Billieux, “Neyin patolojik olduğu ya da olmadığı arasında kesin bir çizgi yoktur,” diyor. “İnsanların bunları yaşama biçimleri ve bunlara yükledikleri anlam, psikolojik acı veya zorluklarla sonuçlanabilir.”

Durumu fazla patolojikleştirme riskini göze alırsak, temelde iki tür insan varmış gibi görünüyor. İlki, bu tür internet teşhislerini takdir etme ve onunla özdeşleşme eğiliminde olanlar. Onlar için “X davranışı aslında bir travma tepkisidir!” cümlesi meşru bir şekilde mantıklı ve görünüşe bakılırsa daha mutlu bir yaşam sürmelerine de yardımcı oluyor. Diğer grup ise bunu sadece rahatsız edici değil aynı zamanda potansiyel olarak zararlı, yaftalayıcı ve bilimdışı bulanlar. İnternetin hiçbir yerinde (en azından benim rastladığım hiçbir yerinde) bu iki insan tipi ortak bir zemin bulamadı, dolayısıyla bu tür tartışmalar son derece tatsız ve verimsiz hâle geldi. Peki, bu sonsuza kadar tekrarlamaya mahkum olduğumuz korkunç döngünün bize bir faydası var mı?

“Berbat” şu anda internetin hâkim tepkisi, açıkçası yanlış da değil. Bunun nedenlerine ilişkin birçok tahmin var. Hukukçu ve “ağ tarafsızlığı” deyiminin yaratıcısı Tim Wu’ya göre ana sorun medya konsolidasyonu ve “chumbox” adı verilen internet reklamları. Yazar Roxane Gay’e göre, asıl sebep başkalarına dair en kötüsünü varsayma eğilimimiz. Teknoloji gazetecisi Charlie Warzel, bunun platform destekli bağlam çöküşünden kaynaklandığını söylerken, Atlantic köşe yazarı Caitlin Flanagan ise doğrudan Twitter’ı suçluyor. Bireyleri nefret ve aşırılık yığınının altında bırakan algoritmik içeriğin bitmek tükenmek bilmeyen çamuru, “Beğen” tuşu ya da belki de bizzat Meclis’in hatası…

Bunların hepsi bir ölçüde doğru, ancak benim son zamanlarda aklıma takılan yazar P.E. Moskowitz’in “Akıl sağlığının BuzzFeed’leştirilmesi” olarak adlandırdığı ve şahsen “Kimliğin BuzzFeed’leştirilmesi” olarak da genişletilebileceğini düşündüğüm teori.[i]

Moskowitz bana gönderdiği e-postada şunları söylüyor: “İnternet temelde bir kategorizasyon makinesi, bu yüzden bir parçam bunun internetin doğasında olduğunu ya da en azından kurumsal sosyal medyanın doğasında olduğunu düşünüyor, hepimiz alanın genişliği ve etkileşimde bulunduğumuz insan sayısı karşısında kendimizi o kadar bunalmış hissediyoruz ki kendimizi kategorilere ayırmak zorunda kalıyoruz. DEHB, bipolar ya da herhangi bir şey içinde güven ve anlam bulabileceğimiz mikro topluluklar hâline geliyor.”

Seçicilik insanlar için doğaldır, hatta belirli bir ortamı yaratabilmek adına içerik akışına müdahalemizin elzem hâle geldiği internet dünyasında oldukça yararlı da olabilir. Psikolojik rahatsızlıklara ya da aynı travma geçmişine sahip kişiler gibi, toplumun genellikle ötekileştirdiği grupların faydalı olabilmek adına bir ayrıcalık unsuru uygulaması gerekir. Moskowitz’e göre sorun, bu kimlik belirleyicilerinin retorik bir araç olarak kullanıldığı noktada başlıyor.

Belki hatırlayanlarınız olacaktır. Moskowitz, daha önce arabasını ucu ucuna paralel park ettiği bir fotoğrafı paylaştığında bu tür bir eleştiriye maruz kalmıştı. Fotoğraf Twitter’da viral oldu, düzinelerce kişi Moskowitz’in şu anda yerlerinden çıkmakta zorlanabilecek arabaları dikkate almayarak park ettiği için engellilere karşı ayrımcılık yapan biri olduğunu öne sürdü. Moskowitz’e gelen ölüm tehditlerine varan yorumların arasından biri de “kötücül narsisist” yorumuydu (pek de psikologların kullanacağı türden bir terim değil sanki, değil mi?). Yorumu yapan kişi şöyle diyordu: “Kötücül bir narsisisti gördüğümde tanırım, çünkü onlardan biri tarafından yetiştirildim!”

Moskowitz, “İnsanların bunu tartışmayı kazanmak istediklerinde yaptığını daha sık görüyorum, otorite sağlamak için kendilerini patolojikleştiriyorlar” diyor. “Bende XYZ bozukluğu var, bu yüzden beni dinlemelisin” veya “XYZ -ırkçı, sınıfçı, narsist, her neyse- bir şey yapıyorsun bu yüzden yanılıyorsun” gibi argümanlarla tartışmaya çalışılıyor. “Ancak kategorizasyon, nüansların gözden kaçırılmasına sebep oluyor. Size doğrudan cinsiyetçi, sosyopat ya da her neyse damgası yapıştıran biriyle de argümanlarının tamamını kişisel deneyimlerine dayandıran biriyle de sağlıklı bir şekilde tartışamazsınız.”

Bu içgüdünün geçtiğimiz yıllarda daha da yoğunlaştığını söylemek mümkün. İnternet trendleri uzmanı Amanda Brennan, pandemi izolasyonu sırasında kendileriyle baş başa kalma ve düşünme fırsatı bulan birçok insanın cinsiyetleri, cinsellikleri, akıl sağlıkları ve kimlikleri hakkında muazzam farkındalıklara ulaştığını gözlemlediğini söylüyor. “Şöyle diyebilmek iyi hissettiriyor: İşte önümde bir şapka gibi deneyebileceğim hazır bir dizi kavram var. Bakalım, eğer uyarsa uyar. Tıpkı Clueless filmindeki dolap sahnesi gibi: Deniyorsunuz ve nasıl hissettirdiğini görüyorsunuz.” (Bunun kişisel olarak en sevdiğim örneği de “Zoom’da sadece iki hafta kalman gerekirken bir bakmışsın biseksüel olmuşsun” yazan TikTok videosu.)

Brennan’ın bunun oldukça yararsız biçimlere büründüğünü gördüğü yerlerden biri diğeri de hayranlık söylemleri. Örneğin, Vice muhabiri Gita Jackson, Harry Potter karakteri Hermione Granger’ın “sinir bozucu” ve “çok bilmiş” biri olduğuna dair gelişigüzel bir tweet atmış ve ardından bazıları Hermione’nin “otistik olarak tanımlanabileceğini” düşündükleri için onu da engellilere karşı ayrımcılık yapmakla suçlamıştı. Çizgi roman haber sitesi CBR’ın altını çizdiği üzere, “Jackson bizzat nöro-çeşitlilik spektrumunda biri ve Twitter’da onu ayrımcılıkla suçlayan insanlar, sözde nöro-çeşitliliğe sahip bir kurgusal karakteri savunmayı, konuştukları gerçek nöro-çeşitliliğe sahip kişiye saygı duymaktan daha fazla önemsiyor gibiler.”

Öte yandan elbette kendi dünya görüşlerimizi savunmak son derece insani bir tepki olabilir. Brennan bu durumu, “İnsanlar bir şeylere gerçekten hayranlık duyduklarında, hayatlarındaki ağır ve tatsız şeyleri sevdikleri şeylerde de görmek bağlarını güçlendiriyor” diye açıklıyor. Ancak bazen bu neredeyse, “Sevdiğim bu şey tarafından kabul görmek istiyorum, bu yüzden onu bu şekilde okuyacağım ve benim bu konudaki fikrim tartışmaya kapalı, kimse tarafından eleştirilemez” boyutuna varabiliyor.

Burada bahsettiğimiz şey, aslında “kronik olarak çevrimiçi” olma sorunu. “İnternette gördüğünüz en kronik çevrimiçi olma durumu nedir?” diye başlayan son derece popüler bir TikTok videosu sesine kullanıcılar kendi yanıtlarını ve örneklerini verebiliyorlar. Bunların en yaygın olanları genelde alelade davranışların patolojik hâle getirildiği örnekler oluyor. Örneğin, bir kadının 19 yaşındayken 18 yaşında bir erkekle sevgili olmasının bir nevi taciz olduğunu öne süren Reddit yorumu ya da “kendini hafif ve pofuduk hisseden insanlar” için “pasta cinsiyeti” olduğunu söyleyen bir video.

Açıkçası aşırı sağcı bir gerici gibi görünmeden bu tür söylemsel aşırılıklardan bahsetmek zor. Çünkü fazla patolojikleştirme eleştirileri genelde bunu sadece bir grup “kendini beğenmiş, liberal, muhallebi çocuğu entelin” yaptığını iddia eden muhafazakârlardan geliyor. Moskowitz şöyle diyor: “En büyük problemlerden biri, aşırı sağın söylem ve kimlik polisliğinin kontrolden çıktığı gerçeğini tespit etmiş olması. Bu yüzden başkalarının, benimsemedikleri bir ideolojinin yanında yer alıyormuş gibi görünmeden buna karşı çıkmaları imkânsızlaşıyor. Artık bu kimlik patolojisi polisliğini yapmayacağız, ama bu bizi gerici yapmaz diyebilecek güçlü, sol bir duruşa ihtiyaç var.”

Doktorların bazı normal insan davranışlarını aşırı patolojize edip etmedikleri tıp alanında da büyük ilgi gören bir konu. Ruhsal bozuklukların standart sınıflandırması olan DSM-V 2013 yılında yayınlandığında, birçok psikiyatrist, muhtemelen ilaç endüstrisinin etkisiyle tipik davranış kalıplarının ve ruh hallerinin tıbbileştirildiğini öne sürdü. (Mesela buradaki yaygın örneklerden biri, sevilen birinin kaybından duyulan üzüntünün majör depresif bozukluk olarak yanlış sınıflandırılma potansiyeli).

Kumar ve oyun bağımlılıklarını üzerine çalışan Billieux, her semptomu teşhis etme içgüdüsüne karşı uyarıda bulunuyor. “Akıl hastalığını, örneğin böcekleri kategorize eder gibi kategorize edebilme fikri fazlasıyla karmaşıktır ve muhtemelen psikiyatrik bozukluklar ve psikolojik acılar bağlamında geçerli de değildir. Bu etiketler bir kişinin psikolojisini tanımlamak açısından indirgeyici olma ve bireysel farklılıkları görmezden gelme eğilimindeler.” Bu noktada atıfta bulunduğu araştırmalardan bazıları genel nüfusun yüzde 5 ila 30’unun hayatlarının herhangi bir noktasında başka bir sorun olmaksızın genellikle akıl hastalığıyla ilişkilendirilen işitsel veya görsel halüsinasyonlar yaşayabildiğini gösteriyor.

Tüm bunlara rağmen, kişinin kendi ruhsal durumu üzerine düşünmesinin ve yardım istemesinin kötü bir şey olduğunu kim söyleyebilir? Hele ki Amerikan hükümeti zaten vatandaşlarını akıl almaz derecede pahalı, karmaşık ve erişilemez sağlık sistemiyle bakım almaktan dolaylı olarak alıkoyarken… Ancak Billieux sorunun bir başka yönüne dikkat çekiyor. “Tedavi konusunda ciddi bir fırsat eşitsizliği söz konusu. Yani psikologlara erişemeyen ya da belki erişmek istemeyen ancak acı çeken birçok insan var. Fakat bu her zaman kendine belirli bir etiket seçmenin bu zorluğun üstesinden gelmeye yardımcı veya faydalı olacağı anlamına gelmeyebilir.”

Örneğin, hastanın veya doktorun temel bir insani duygunun “aşırı” miktarda olduğuna karar vermesine bağlı olan yaygın anksiyete bozukluğunu ele alalım. Bu gibi tanılar, bireylerin toplumda işlev görme becerilerini ve anksiyetelerinin neden olduğu acı miktarını nispeten belirsiz bırakır, dolayısıyla çevrimiçi ortamda bazen kullan-at terimler olarak kullanılabilirler. Bipolar bozukluk deneyimini anlatan Lost Marbles kitabının yazarı Natasha Tracy, “Bazı insanların, özellikle de gençken, bir gruba katılma isteği vardır ve sosyal anksiyete ya da depresyon yaşayan insanların oluşturduğu grup genelde kolayca katılabileceğiniz bir grup gibi gelir” diyor.

San Diego Community College’da psikoloji profesörü olan ve TikTok’u akıl sağlığıyla ilgili viral mitleri çürütmek için kullanan Inna Kanevsky, birçok insanın psikolojik deneyimlerini tanımlayacak bir dil bulmaktan fayda sağladığını ve grup terapisinin insanlara genellikle büyük ölçüde yardımcı olduğunu söylüyor. Ancak Kanevsky, bu etiketlerin mutlaka anlık bir çözüm sunmadığını da ekliyor. “İnsanlar bilimsel terimler kullanmaya ve bir şeyleri etiketlemeye başladıklarında, sorunun çözümüne katkıda bulunduklarına inanıyorlar ancak bu tam olarak pek de bir şey açıklamıyor. Eee tamam da şimdi ne yapacağız yani?” Tanıların düşündüğümüzden daha bulanık olabileceğine işaret etmek için de çevrimiçi DEHB topluluğu örneğini veriyor. “Genel olarak, DEHB ile başa çıkma stratejileri zaten herkes için yararlı olabilir. Tavsiyeleri kullanmak için illa kendinizi etiketlemenize gerek yok.”

Öte yandan, düpedüz havalı olmasa da kimliğini çerçeveleyecek bir etiketi benimsemek anlaşılabilir bir şekilde özel hissettirebilir ve internet de bunu ödüllendirir. Isabel Munson bunu şöyle açıklıyor: “Bir terapist, kişinin kendini kalıcı olarak yaşadığı mücadeleyle tanımlamasının faydasını sorgulayabilirken, etkileşim odaklı platformlar bu koşulları kimliğin anahtar noktaları ve hatta onur rozetleri olarak çerçevelemeye yardımcı oluyor.” Bu ödüllendirme kendi hayatımızdaki insanlar için de geçerli olabilir. Yazar ve TikToker Rayne Fisher-Quann’ın belirttiği üzere, “Arkadaşlarınız ve aileniz, herhangi bir anda insan zihninin karmaşıklıklarını ifade etmeye çalışmak yerine, bir etiket kullanarak davranışı mazur görebildiğinizde çok daha bağışlayıcı ve anlayışlı olma eğiliminde olurlar.”

Psikolojik rahatsızlıklara alt kültür muamelesi yapmak elbette istenmeyen sonuçlar da doğurabilir. Daha birkaç gün önce, önüme şirin bir markalaştırma çalışmasıyla çerçevelenmiş bir DEHB ilaç teslimatı girişiminin TikTok reklamı çıktı. Bu, TikTok’un algoritmasına dayanarak doğrudan beni hedef alan bir reklam mıydı? Yoksa TikTok’ta reklamı değerli bir yatırım hâline getirecek kadar DEHB’si olan ya da olduğunu düşünen insan olduğunu varsayarak herkese mi gönderildi? Her iki seçenek de düşündürücü.

James Greig, internette patolojikleştirme üzerine yazdığı bir hikâyede, kolayca kategorize edilebilen insanların pazarlama açısından da kolay olduklarını vurguluyor. Greig, “Ortada gerçek bir destek ve iyi niyet olsa dahi bu teşhislerin yaygınlaştırılmasında rol oynayan bazı kişilerin bunu yapmaktan bir çıkarları olduğunu akılda tutmakta fayda var” diye hatırlatıyor. (Son on yılda patlayan bir pazar olan anksiyeteyi bastırdığını iddia eden milyonlarca ürünü düşünün).

Belki de bu tür bir kategorizasyon ve gruplandırmanın çözümü terimleri yeniden tanımlamaktır. Moskowitz, “Bana göre, kimlikleri kim olduğunuzun tanımlayıcıları olarak değil, daha çok yaptığınız şeyler olarak görmeye başlamalıyız” diyor. “Trans yaşamını önemsediğim için, diğer translarla bir araya geldiğim için, paramı diğer translara bağışladığım için transım. Bir kimliğe sahip çıkmak istemeniz harika, ancak bence her kimlik, temsil ettiği topluluklara ve bu kimlikleri mümkün kılan tarihe karşı sorumluluğu da beraberinde getirir. Eğer bu beni dışlayıcı yapıyorsa, yapsın.”

Kişinin kendisini yanılmaz bulması ve diğerlerini ahlaki açıdan şüpheli olarak nitelendirmek için belirli etiketlere fazlasıyla yaslanması bizi daha da bölmeye hizmet eder ve ötesinde, herkesin uygun desteği almasını da zorlaştırır. Birini Borderline Kişilik Bozukluğu (ki bu da tartışmalı bir tanıdır) olduğuna inandığınız için reddetmek mi faydalıdır, yoksa diğer yandan BKB’li birinin kendi tanısına dayanarak başkalarına verebileceği zararı mazur görmesi mi faydalıdır? Mesela birini “aptal ama yakışıklı” erkeklere ilgi duyduğunu söylediği için suçlamanın bir faydası var mı? Yoksa öfkemizi, hayal kırıklığımızı, olayların gidişatına dair sinizmimizi yalnızca o gün hoşumuza gitmeyen bir tweet atan kişiye mi harcıyoruz?

Birbirimizdeki sorunları teşhis etmek bir ilerleme, bir çözüm gibi gelebilir. Belki de birilerine videolarının her bir insan deneyimini içermek konusunda başarısız olduğunu söyleyen yeterince insan olduğu sürece işlerin daha iyiye gideceğini düşünüyoruzdur. Ancak şu ana kadar yarattığı temel değişiklik, kötü niyetli bir isim takma çabası ve karşılıklı öfke döngüsü yaratmak oldu.

Kuşak kavramından ya da ayrıcalıklı sol siyasi duruştan nefret etmemle aynı sebepten internet patolojisinden de nefret ediyorum: Amaçlarını ilerletmek için birbirlerine umutsuzca ihtiyaç duyan insanları gereksiz yere bölüyorlar. Çok sıradan bir örnekle, “ok boomer” gibi ifadeler sahiden komik. Ancak bağlamından koparıldığında gençlerle aynı güçler tarafından kazıklanan düşük gelirli yaşlı yetişkinlerin koşullarını göz ardı etme potansiyeline de sahip olabilir. İnternetteki patolojikleştirme temelde bireyci bir pratik. Teknik olarak “nöro-çeşitliliğe sahip” bir kişi olarak (bana verimsiz gelen başka bir terim de bu), nöro-çeşitliliğe sahip olsun ya da olmasın diğer insanlarla modern yaşamın herkesin faydalanabileceği yönleri üzerinden bağlantı kurmayı tercih ederim. Artık tıbbi, psikolojik desteğe ve çocuk bakımına erişim, daha yüksek ücretli ve esnek iş fırsatları, toplumsal dayanışma ve daha güçlü bir sosyal güvenlik ağı gibi meseleleri öncelik hâline getirmek istiyorum.

Yine de bu tür şeyler zor elbette. TikTok ve Twitter’da gezinmek, aceleyle yazılmış bir tweet’e duyulan öfkeyle kimliğinizin belki de her yönünün tek bir teşhisle açıklanabileceğine dair heyecan verici farkındalıklar arasında gidip gelmek çok daha kolay. Her iki durumda da oturup kendimiz hakkında düşünüyoruz. En nihayetinde insan olmak budur (tabii narsisistik kişilik bozukluğunuz yoksa).


*Bu yazı, Ece Balekoğlu tarafından Rebecca Jennings’in Vox’ta yayımlanan makalesinden çevrilmiştir.


[i] Bu terimi, Türkiye bağlamında “onediolaştırma” olarak düşünebiliriz.

Muhabbetimiz daim olsun...

Benzer Yazılar
daha fazla

Dijital çağ dünyayı mahvediyor

Gezegenimizin yaşanabilir ve paylaşılabilir bir geleceği varsa, kapitalizmin 7 gün 24 saat faaliyetinden ve dünyayı mahveden sistemlerden ayrıştırılmış,…
Sanal gerçeklik gözlüğü takıılmış bir inek.
daha fazla

Geleceğin inekleri biz miyiz?

Pandeminin ilk günlerinde, aniden azalan üretim ve trafik sayesinde, dünyanın orasında burasında havanın ve suyun kalitesindeki gelişime dair…
Total
0
Share