Adorno’nun sakatlanmış yaşamı

Adorno

Minima Moralia, bir sürgün eseri. Büyük bölümü II. Dünya Savaşı’nın sonunda yazılan kitap, 70 yıldan fazla süre önce, 1951’de yayımlandı. Alman yazar Theodor Wiesengrund Adorno, o sıralarda Üçüncü Reich’tan kaçabilecek kadar talihli diğer sanatçıların ve entelektüellerin yakınında, Los Angeles’ta yaşıyordu. Sağ kaldığı gerçeğinin karşısında daimi bir suçluluk duygusuna mahkûm oluşunu “beni kovan şiddet” diye izah ediyordu. Kitabın altbaşlığı “Sakatlanmış Yaşamdan Düşünceler”, bu iyileşmeyen yaranın kaydı, kişisel deneyim hakkında yazmanın bile “sözü edilemeyecek kolektif olaylar” ile suç ortaklığını düşündüren acı bir itiraftı. Ancak Adorno travmaya kafa yordu, travmasını düşünce için tahriş edici bir şeye, sayfaları dolduracak feraset incilerinin zımparasına dönüştürdü. Minima Moralia o zamana kadarki en kişisel kitabıydı, soyutlamanın en yüksek düzeyinde bile otobiyografik kökenlerinden ayrı tutulamazdı. 16. yüzyıl hümanisti Michel de Montaigne’in Denemeler’inden pek farklı olmasa da Adorno’nun kitabı bir felsefi deneyler dizisinden ibaret değildi, aynı zamanda bir otoportre denemesiydi. Adorno’nun “öznel deneyim” dediği şey insanlığın daha beter yıkımına katkıda bulunamayacaksa tüm eleştirilere kalıcı bir unsur olarak hizmet etmeliydi.

Sınıflandırmadan iğrenen bir entelektüeli nasıl sınıflandırabiliriz? Topluluklara bağlılığı hep eleştiren ve sosyal çevresine her zaman mesafeli duran Adorno, yegâne mülkiyeti olarak bilgeliğini sırtında taşıyan kozmopolit bir entelektüeldi. Kitabının ilk aforizmasında, artık kültür olarak kabul edilenin gürültüden ve yıkımdan korkuyla geri çekilen Avrupa tininin bir tecessümü olarak Proust’a hürmetini sunar. “[S]anatçı ya da düşünür olarak ‘entelektüel’ uğraşlara dalan zengin aile çocukları, ‘meslektaş’ gibi tatsız bir sözcükle anılan kişilerle geçinmenin hiç de kolay olmadığını göreceklerdir,” diye yazar[i]. O, resmi kültürün “rekabetçi hiyerarşi”sinde “kendi konusunu ne kadar iyi bilirse bilsin, hevesli amatör” olarak görülür çünkü “düşüncenin departmanlaştırılması”na itiraz eder. Kendini “bağımsız bir entelektüel” olarak görmeye cüret ediyorsa, arkasında bıraktığı yerleşik geleneğin “pratik” taleplerine maruz kalır. “Bazıları başka türlü yaşayamayacakları için oyuna katılmak zorunda kalır, başka türlü yaşayabilecek olanlar da oyuna katılmak istemedikleri için dışarda bırakılır.”

Adorno, Proust’a hayrandı ancak (yazdıklarında) kendisini de tanımlıyordu. 1903’te Frankfurt’ta orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldikten sonra, ebeveynlerinin sınırsız sevgisiyle yetenekleri konusunda neredeyse narsisist bir güvenle donatılarak yetiştirilmişti. Babası Oscar Wiesengrund asimile olmuş bir Yahudi’ydi, şarap tüccarlığı yapıyordu, “Teddie” diye çağrılan genç delikanlı da çoğunlukla kilerde saklanan şarap şişelerinin arasında arkadaşlarıyla oynardı. Adorno, babasının işinin harap edilmesinden yıllar sonra, felsefesinin denizde “yükselen barbarlık dalgasına” bırakılmış “şişedeki mektup” gibi olduğunu anladı. Minima Moralia resmi kategorilere burun kıvıran bir kitaptır, Wunderkammer ya da nadire kabinesi gibi belirli bir sıraya göre düzenlenmemiş ve hiçbir disiplin kuralına uymayan içgörülerden ve aforizmalardan oluşur. “Kültür eleştirisi”, hem yazarın çocukluğunun sevecen anılarını hem de faşizm hakkındaki amansız düşüncelerini kapsayan, serbestçe dolaşan yorum karşıtı türün bir adıdır. Adorno’nun benzersiz kişiliğini, hem sosyoloji ile otobiyografiyi hem de nostalji ile haşinliği iç içe geçirme konusundaki özel yeteneğini yayımlanmış hiçbir kitap daha iyi aktaramaz. Yazarın dehası her iki alanda da bütünüyle rahat etmesine izin vermedi. Felsefi soyutlamalarının en yüksek düzeyinde bile Adorno kendini asla sosyal dünyadan ayırmaz, hatta bir sanat eserine duyduğu hayranlığı yazarken bile biçimsel analizi sanatın üstesinden gelemeyeceği acının katı hatırasıyla iç içe geçirir.

Minima Moralia, nostaljiyle hesaplaşır. Savaş halindeki bir ruhun, vaktiyle sunduğu avuntuları artık sunamayan bir topluma atılan masumların suretidir. Adorno’nun çocukluğundaki en güzel hatıralar, Teddie’nin dört el için yazılmış parçaları çalmak üzere teyzesinin yanına oturduğu, annesi Maria ve piyanist kardeşi Agatha ile geçirdiği akşamlardı. Adorno, “Dört elle çalmak, 19. yüzyıl burjuva dehalarının 20. yüzyılın başlangıcında beşiğime koyduğu bir hediyeydi,” diye hatırlayacaktı. Minima Moralia’nın “Gerilemeler” başlıklı kısmında, Adorno Brahms’ın “Beşiktekine Şarkı” parçasını çocukluğunda yatağının etrafını saran, onu ışıktan koruyan ve “sonsuz bir huzur içinde korkusuzca” uyuyabilmesini sağlayan örtüyle ilişkilendirdiğini yazar.

Yine de Adorno masumiyet ile barbarlık arasındaki gizli saklı bağlantılara karşı hep tetikte oldu. Hiçbir kusursuzluk adası onun eleştirel gözünden kaçamadı. “Sahici” hayaller terörün habercisine dönüştü. Bir aforizmasında şöyle diyordu: “Faşizmi çok somut bir anlamıyla çocukluk anıla­rımdan çıkarsayabilmem gerekir.” Çocukken onunla alay eden, döven ve sınıfın birincisi olarak arada sırada hata yaptığında bundan keyif alan okul kabadayılarını anımsadı. Onların büyüyünce kendi esirlerine işkence edeceklerini sezinledi. Hocalarının sözünü kesen ve “yumruklarını masaya indiren” başına buyruk çocuklar hırçınlaşıp bir çeteye dönüşmüşler, üyelerine de “efendilerine tapmaları” vaaz edilmişti. Adorno, böyle pasajlarda geçmişinde uzun sıçramalar yapar. Tarihselciliğin vicdani tereddütlerini dert edinmeden, uzun zaman önce hazırlanmış felaketi görür. Barbarlıkları modern devlete dönüşmüş akılsızlar birliğini mahkûm etmek üzere yetişkin olarak kalemini eline aldığında hassas çocuğun yaraları henüz iyileşmemiştir. “Faşizm, çocukluğun karabasanını gerçekleştirmiştir.”

Bu anıların hepsi yerinden edilmişliğin dile gelişidir. Sürgün dönemi boyunca, ne 1930’ların ortasında Oxford Üniversitesi’nde yalnız bir öğrenci olarak geçirdiği yıllarda ne de göçmen topluluğuna yakın olduğu, Amerikan yaşamına yabancılaşma ve küçümsemeyle baktığı ABD’de olduğu sırada, Adorno kendini asla evinde hissetmedi. 18. pasajın başlığı şudur: “Evsizlere Sığınak”. Bu argüman, kalıcı bir ev idealinin karşısındadır. Adorno, “Sözcüğün alışılmış anlamıyla barınak artık imkansızdır,” diye yazar. Adorno’nun, varoluşçuların el üstünde tuttuğu “barınak” ve “sahicilik” temalarına yönelik güvensizliğini bu kadar iyi ifade eden yazı az bulunur. Adorno, New York’ta geçirdiği birkaç yıldan sonra, 1941’de meslektaşı filozof ve sosyolog Max Horkheimer’i takip eder. Aralarında Orta Avrupa’dan sürülen besteci Arnold Schoenberg ile Bertolt Brecht’in de bulunduğu sanatçıların ve entelektüellerin pek de uzağında sayılmayacak Los Angeles’a taşınır.

Güneşli Kaliforniya havası ona Toskana’yı hatırlatır. Peki, Los Angeles’daki Adorno imgesinden daha saçma başka bir şey var mıdır? Adorno, Amerika’nın cesur yeni dünyasında Aldous Huxley’in distopik romanına bir gerçeklik olarak şahit olur. Müzik kulaklarını tahriş eder, Hollywood ürünleri gözlerini rahatsız eder, kapı kolları bile ona yabancı gelir. Hayran bırakan bir mübalağa yeteneğiyle açma kapama deneyimi de faşizmin yükselişi üzerine düşünmek için yeni bir fırsata dönüşür. “Artık içeri doğru açılacak pencerelerin yerinde sadece sola sağa itilecek sürgülü camların olması özne için ne demektir? Yumuşak kapı mandallarının yerinde döner tokmakların olması, avluların ortadan kalkması, sokak kapısının önündeki birkaç basamağın ve bahçe duvarının yok olması acaba nasıl etkilemiştir onu?” Adorno’nun yanıtları zaten hazırdır. “Makinelerin kendi kullanıcılarından talep ettikleri hareketler de Faşist zorbalıkta gördüğümüz o vahşi, huzursuz savrukluk ve dengesizliği içermiştir çoğu zaman.” Böyle yorumlar, Adorno’nun “mikrolojik bakış” dediği şeye özgüdür. Gündelik yaşamın en küçük fragmanlarının bile masumiyetini yitirdiği ve kuşatıcı felaketin işareti olduğu eleştirel bir gözle, yakından bakıldığında görülür.

O halde, yerinden edilmek kişisel bir deneyimden fazlasıydı, eleştirel pratiğin entelektüel önkoşuluydu. Kitabın yalnızca son pasajı Adorno’nun bütün çalışmasını tek bir formülle özetleyerek ona hayat veren yöntemi gösterir: “Perspektifler oluşturulmalı, öyle perspektifler ki dünyayı yerinden uğratsın, yadırgı kılsın, onu bütün çatlakları, kırışıklıkları, yara izleriyle birlikte bir gün mesihin ışığında görüneceği gibi sefalet ve çarpıklığıyla göstersin.” Adorno’nun mesajı açıktır: Tek bir birey bile umutsuzluk içindeyse, uyumlu bir toplumun tüm imgelerine ideolojik olarak karşı çıkılmalıdır. Adorno’ya bütüncül karamsarlık şöhretini kazandıran Minima Moralia’daki pek çok gözlemi arasında, görünüşte belirleyici olan ifade şudur: “Yanlış yaşam doğru yaşanamaz.” Ancak bu ifade bile bütün dünyanın kınanması olarak anlaşılmamalıdır. Bilakis yanlış aşkınlığa, yaygın bir kederin ortasında bireyin kişisel mutluluk ve ahlaki dürüstlük içinde bir hayat yaşayabileceğine dair teselli edici düşünceye karşı bir uyarı notudur.

Bu, ironik bir biçimde, eleştirmenlerinin Adorno’yu sıklıkla suçladığı elitizm ve estetik sessizlik günahlarına karşın bir uyarıdır. Adorno, çoğu zaman, “Büyük Uçurum Oteli”ndeki ayrıcalıklı bir mesafeden yozlaşmış bir gerçekliğe tepeden bakan, kaşları çatılı bir muhalif olarak tasvir edilir. Ancak bu karikatürdür, günahlarından arınmamış bir dünyanın ortasında bile Adorno’nun kısmi kurtuluş anlarını belirleme eğilimine zarar verir.

Minima Moralia, Adorno’nun Friedrich Nietzsche ve Karl Kraus gibi emsallerden öğrendiği türden bir aforizmalar kitabıdır. Adorno, Nietzsche gibi iddialarını paradoksun ve nüktedanlığın yıldırımlarıyla aktarır; ve yine Nietzsche gibi, zaman zaman şamatacı kesinliklerle işini görür. Tüm fetişizmlerin muhalifi olan Adorno’nun, kendisini fetişist alıntılara uygun hale getiren abartmalarıyla ünlü olması talihsizdir. “Psikanalizde sadece abartılar doğrudur,” diye yazar. Büyük travmalardan daha az etkilenmiş bir filozof, Adorno’nun düşüncesinde doğru olan her şeyin abartılardan kurtarılması gerektiğini ileri sürebilir. Ağır yük genelde Adorno’nun düşüncelerini tamamlaması gereken okurun sırtındadır, ancak o da yalnızca rasyonel açıklamadan sağ kalanı kabul edebilir. “Yargılamadan feragat etmiş düşünce saf irrasyonalizme dönüşür”.

“Minima Moralia” başlığı bir zamanlar Aristoteles’e atfedilen, ancak artık Aristocu etik ilkelerin bir özeti olarak başka bir yazar tarafından kaleme alındığı kabul edilen Magna Moralia veya “Büyük Etik” olarak bilinen incelemeye atıfta bulunur. Bu nedenle, hemen altında derin bir yarığın açıldığı modern dünyada bizim için geriye kalan asgari umutlar üzerine terbiye edilmiş yorumlar bütünü ve geleneğe gaddarca bir yanıt olarak Minima Moralia’yı okumak cezbedicidir. Bu kitabın, kararan bir manzarayı betimlediği doğrudur, yazıldığı yılların ruhunu nasıl göstermesin ki? Birinci bölümün epigrafı Viyanalı yazar Ferdinand Kürnberger’den alınmıştır: “Yaşam, yaşamıyor” Ancak, epigraf Adorno’nun bizzat yazmış olabileceği bir şey gibi görünür. Minima Moralia, “Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar” altbaşlığını taşır, bütün kitap bu temanın çeşitlemeleri olarak okunabilir. Birçok kez “yaşantının kuruyup gitmesine”, artık “insani dürtülere” yer bırakmayan “resmi lütufkârlıklarımızın” yükselişine ağıt yakar. “Nesnelerle canlı bir temas içinde gelişebilmeyi” yitiren insan varlığı, kendisini bir nesneye ya da bir “donukluğa” dönüştürür.

Böylesine bir buzul manzarasında ahlaki tasavvur olarak geriye kalan nedir? Adorno, Max Horkheimer’e ithaf ettiği açılışta, kitabın bir zamanlar felsefenin en yüksek görevi sayılan “iyi yaşam öğretisine” katkı anlamına geldiğini yazar. Peki, böylesine bir yönerge hâlâ mümkün müdür? Adorno, felsefenin meslekleşmesiyle beraber bu misyonun ihmal edildiğini bilir. Hayatlarımızı nasıl yaşamamız gerektiğini sorgulamak, artık insan yaşamında sabit ve dayanıklı hiçbir şeyin olmadığına ilişkin acı gerçeği gizler. Aslında “bir makinenin parçalarından başka bir şey olmayan” insanların “hâlâ özne olarak harekete geçme kapasitesine” sahip olduklarını düşünemeyiz. Yine de Adorno’nun iyiliğe olan bağlılığından vazgeçmeye niyeti yoktu. Üretim ve mübadele tahakkümünün bilinci henüz tamamıyla sömürgeleştirmediği kapitalist toplumun sınırlarında, dünyanın umutsuz halde daha kötüye gittiğinin hâlâ belli belirsiz farkındayız. Ancak, mevcut düzene ve onun tahakkümüne başkaldırmayı sürdürürsek “insana daha yakışan bir dünyanın doğmasını sağlayabiliriz”. Adorno’nun büyük anlatılara yönelik büyüyen bir şüphesi vardı. Marksizm ile nadiren görünürleşen bağını sürdürmesine rağmen öncelikle politik ekonomiyle ilgilenmedi, bu alanda pek de becerikli değildi. Bunun yerine, gerçek deneyimlerin tüm ayrıntılarıyla incelenmesinin cazibesine kapıldı. Böylesine bir araştırmanın başlangıç noktası da bireysel deneyimleri parçalandığında bile hâlâ bilgiye katkı sunabilen savaş halindeki özneydi.

Adorno ahlaki kavrayışın gerekli kaynaklarını daima sosyolojik bilgiyle değerlendirilen bireysel deneyim düzeyinde aradı. Kitabını istila eden umutsuzluk tonuna rağmen, Adorno çaresizliğin ortasında bile bireysel mutluluğun geçici anlarına ayak uydurmayı sürdürdü. Bu anlar “özdeş olmayanın” işaretleri, yanlış bir toplumsal bütüne boyun eğmemiş sürgündeki öznenin günlük yaşamının izleriydi. Adorno’nun vaktiyle yayıncısına Minima Moralia’nın üçüncü bölümünün en sevdiği bölüm olduğunu söylediğini öğrenmek bizi şaşırtmamalı. Adorno’nun yorumlama becerilerini rahatça dizginlediği, kitabın en etkileyici pasajlarından birisi olan “Oyuncakçı Dükkanı” da bu bölümdeydi.

Minima Moralia, altı yıl önce faşizmden kaçışı sırasında 48 yaşında intihar ederek ölen Alman filozof arkadaşı Walter Benjamin’in fikirleri ve yöntemleriyle diğerlerinden daha fazla benzerlik taşıyan bir girişimdi. Çocuk kitapları ve oyuncaklar Benjamin’in de ilgisini çekiyordu, Benjamin’in anısı melankolik bir ilham perisi gibi Adorno’nun yazılarında yaşamını sürdürüyordu. Adorno, bir çocuğun deneyimindeki amaçsız merakı ve kapitalizm taleplerini dayattığında ortaya çıkan hayal kırıklığı üzerine derinlemesine düşünür. “Geçinme” zorunluluğu hayatımızı sömürgeleştirdiğinde, çocukluğun tüm amaçsız etkinlikleri terk edilmelidir ve böylece eşyaların özgüllüğü kaybolur, dolayısıyla çocuk oyunları da önemini yitirir: “Çocuk, amaçsız etkinliği içinde, her şeyi tersyüz eden bir atlatmayla, mübadele değerine karşı kullanım değerinin yanında yer alır” ve eşyaların yalnızca mübadeleyle değerlenmesi gerektiği talebine direnir. Çocuk, yetişkinin unuttuğu şeyi, eşyanın meta değerinden öte bir değeri olduğunu ve “insanlara karşı iyicil olanı kurtarmaya yönelen” bu değerle meşgul olacağını bilir. Yetişkinin ayık bakışı altında, çocukların oyunları yüzeysel gibi görünür ancak bu insan yaşamının derinliğini talan eden kapitalizmdir. “Oyunların gerçekdışılığı, gerçekliğin de henüz gerçek olmadığının işaretidir. Doğru yaşamın bilinçsiz provalarıdır oyunlar.” Dahası, çocuklar henüz doğamızı biçimsizleştiren metalaşma ve üretim mekanizmalarına bütünüyle bağımlı hale gelmemişlerdir, ayrıca yapmacıklığı bulunmayan bir ütopya gibi görünen hayvanlara karşı içgüdüsel bir sevgi beslerler. “Hayvanlar, insanların tanıyabildiği herhangi bir amacın dışında durmakla, mübadele edilmesi kesinlikle imkânsız olan adlarını sanki bir dışavurum gibi sunuyorlardır bize.”

Adorno’yu duygusallıkla suçlamak hatalı olacaktır. Minima Moralia’nın görevi, gündelik deneyimin çatlaklarında yatanları gerçekdışı hale getiren özgürleştirici fazlalığı görmemize yardımcı olmaktır. Dünyanın bütünlüğünden korku içinde uzaklaşmaz, her şeyi yanlış diye lanetlemez, küçük ve kalıcı hakikat anlarını yakalamak için yaşamın çatlaklarına dalıp gider. Adorno, daha biçimsel felsefi tartışmalarında, özellikle de Minima Moralia’yı yazmaya koyulmadan birkaç yıl önce Horkheimer ile birlikte yazdıkları Aydınlanmanın Diyalektiği’nde (1944) böyle deneyimleri taklidin kalıntıları olarak niteler: öznenin tahakküm arzusunu aşan, doğa ile insan arasında hâlâ süregelen taklidin kırılgan ilişkisi. Adorno’nun en çok değer verdiği “nesnelerle canlı bir temas” sadece gündelik yaşamında değil, sosyolojisinde hatta estetiğinde tüm eleştirilerinin dayanak noktası [point d’appui] haline geldi çünkü muhaliflerinin iddialarının aksine sanatsal deneyimi tüm toplumsal koşullandırmaların ötesinde ayrıcalıklı bir alan olarak yalıtmayı reddetti. Suya uzanıp göğe bakmak [rien faire comme une bête], bu ütopyanın Minima Moralia’daki poetik imgesi oldu. Adorno, böyle anların toplumsal ıstırap için bir mola olarak yeterli olabileceğini düşünecek kadar saf değildi. Çarpıtılmış bir dünyada böyle deneyimler de çarpıtılmıştır, vadettikleri şey ancak sonunda insana layık hâle gelen bir toplumda gerçekeleşebilir. O güne kadar onların da sürgünde kalmaları, bir gün yaşanacak olan yaşamı vadetmeleri gerekir.


[i] Minima Moralia’dan yapılan tüm alıntılar Orhan Koçak ile Ahmet Doğukan’ın çevirisine aittir.


*Bu yazı, Bartu Şanlı tarafından Peter E. Gordon’un The New Statesman’da yayımlanan makalesinden çevrilmiştir. Makale, yazarın Minima Moralia in the 21st Century: Facism, Work, and Ecology (Bloomsbury Books) adlı kitapta yer alan önsözünün değiştirilmiş ve kısaltılmış bir versiyonudur.

Muhabbetimiz daim olsun...

BENZER YAZILAR
daha fazla

Mayın tarlasında gezinmek

“Küçük bahçeyi sanki epeydir bir ’emlak’ haline gelmemiş gibi şu anda bile şefkatla sulayan ama girmek isteyebilecek yabancıyı…
Tembellik Hakkı. Koala.
daha fazla

Basit bir hayat mümkün mü?

Sayfiye yerlerini hep sevmişimdir. Babaannemler Batum’dan Yalova’ya göç etmiş. Çocukluğumun en güzel zamanlarında, köyde bir oraya bir buraya…
sayın okur, bir maniniz yoksa sizi de bekliyoruz. vesaire’nin eski ve yeni yazılarından itinayla derlediğimiz tematik bültenleri her pazar sabahı okumak için şimdi abone olunuz: ve'posta.
KAYDOL
Total
50
Share