Bu yazı, Ricardo De Querol’un elpais.com’da yayımlanan röportajından çevrilmiştir. 


Zygmunt Bauman yakınlarda 90. doğum gününü kutladı ve Leeds’deki evinden İspanya’nın kuzeyindeki Burgos’taki bir etkinliğe gitmek için iki kez uçağa bindi. Söyleşiye başlarken yorgun olduğunu itiraf etti, ama yine de fikirlerini sakince ve açıkça ifade edebildi, karmaşık sorulara basit cevaplar vermekten nefret ettiğinden cevaplarken hiç acele etmedi. 1990’ların sonunda (içinde yaşadığımız dönemi “bütün anlaşmaların geçici ve sadece ikinci bir emre kadar geçerli olduğu” bir çağ olarak açıklayan) akışkan modernite teorisini geliştirdiğinden beri sosyoloji alanında öncü isimlerden biri oldu. Eşitsizlik üzerine yaptığı çalışmalar, siyasetin iflasıyla ilgili eleştirileri ve toplumun geleceğine dair epey karamsar görüşleri (defalarca eksikliklerini vurgulamış olsa da) İspanya’daki 15 Mayıs “Öfkeliler” Hareketi tarafından benimsendi.

1925’te Polonya’da doğan Zygmunt Bauman’ın ailesi, 1939’daki Alman işgalinin ardından Sovyetler Birliği’ne kaçtı. Bauman, 1968’de Altı Gün Savaşı’nın ardından hocalık görevinden alınıp binlerce Yahudi ile birlikte Komünist Parti’den kovulunca Birleşik Krallık’a gitti ve artık emekli olduğu Leeds Üniversitesi’nin sosyoloji bölümünde hocalık yapmaya başladı. Çalışmaları, 2010 yılında kazandığı Asturias Prensliği Ödülü dahil olmak üzere pek çok uluslararası ödüle layık görüldü.

1980’lerde başlayan neoliberal devrimin dünyaya pahalıya mal olduğunu ve zenginliğin toplumun geri kalanına damlamadığını savunan Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına Mıdır? (Çev. Hakan Keser, Ayrıntı Yayınları, 2014) gibi kitaplarında karamsar dünya görüşünü özetledi. Geçen yıl yayımlanan Moral Blindness[i] kitabında, yazar Leonidas Donskis ile birlikte gittikçe daha da bireyselleşen dünyamızda birlikteliklerin kaybına karşı uyarılarda bulundu.

Eşitsizliği bir “metastaz” olarak tanımlamıştınız. Demokrasi tehdit altında mı?
Şu an olan biteni bir demokrasi krizi olarak açıklayabiliriz, güvenin kaybı: Liderlerimizin sadece yozlaşmış ya da aptal olduklarına değil, aynı zamanda beceriksiz olduklarına dair inancımız. Eylem güç gerektirir, bir şeyler yapabilmek için. Bizim de ne yapılmasına karar verebilecek siyasete ihtiyacımız var. Ancak ulus devletin elindeki iktidar ve siyaset evliliği sona erdi. İktidar küreselleşti, ama siyaset hâlâ eskisi kadar yerel. Siyasetin elleri kesildi. İnsanlar artık vaatlerini gerçekleştirmeyen demokratik sisteme inanmıyor. Örneğin göçmen krizinde bu durumu kısmen görebiliyoruz: Küresel bir olgu, ama dar görüşlerle hareket ediyoruz. Demokratik kurumlarımız karşılıklı bağımlılık durumlarına uygun olarak tasarlanmadı. Mevcut demokrasi krizi, demokratik kurumların krizidir.

Özgürlük ve güvenlik arasında sallandığını söylediğiniz sarkaç şu an hangi tarafta?
Bunlar üzerinde uzlaşılması zor değerler. Daha fazla güvenlik istiyorsanız, özgürlükten biraz vazgeçmeniz gerekir; daha fazla özgürlük istiyorsanız, güvenliği elden bırakırsınız. Bu ikilem sonsuza kadar sürecek. Kırk yıl önce özgürlüğün zafere ulaştığını düşündük ve bir tüketim çılgınlığına kapıldık. Borçlanarak her şeyi almak mümkün görünüyordu: arabalar, evler… Sadece daha sonra ödüyordunuz. 2008’de kredi gölünün kurumasıyla gelen uyanış acı oldu. Arkasından gelen sosyal yıkım felaketi özellikle orta sınıfı vurdu ve onları hâlen süren belirsiz bir konuma sürükledi: Şirketlerinin bir başka şirketle birleşmesi sonucu işten çıkarılıp çıkarılmayacaklarını bilmiyorlar, satın aldıklarının gerçekten kendilerine ait olduklarından emin değiller… Artık çatışma sınıflar arasında değil, insanların ve toplumların arasında. Bu sadece güvenlik ihtiyacı değil, aynı zamanda özgürlük ihtiyacı.

İnsanlar artık geleceğin geçmişten daha iyi olacağına inanmadıkları için ilerlemenin bir hayal olduğunu söylüyorsunuz.
Ara bir dönemdeyiz[ii], kesinliklerin olduğu bir zaman ile işleri bildiğimiz gibi halledememeye başladığımız bir zaman arasında… Bunun yerine neyin geleceğini bilmiyoruz. Yeni yöntemler denemeye çalışıyoruz. İspanya, 15 Mayıs (15M) Hareketi ile bir şeyleri sorgulamaya çalıştı, insanlar kamusal alanlara çıktı ve tartıştılar, parlamenter usullerin yerine bir tür doğrudan demokrasi getirmeyi denediler. Çok uzun sürmedi. Kemer sıkma politikaları devam edecek, buna kimse engel olamaz, ama yine de yeni yollar bulma konusunda görece etkili olabilirler.

15M ve küresel “Occupy” gibi hareketlerin “yol açmayı bildiğini, ama somut bir şey yaratmayı bilmediğini” söylemiştiniz.
İnsanlar müşterek bir hedef için meydanlarda farklılıklarını bir kenara koyuyor. Eğer o hedef olumsuzsa, birine öfkelenmekle ilgiliyse, başarıya ulaşma ihtimali daha yüksek. Bu bir bakıma bir dayanışma patlaması olabilir, ama patlamalar çok güçlü ve kısa sürelidir.

Ayrıca doğaları gereği gökkuşağı koalisyonlarında liderliğe yer olmadığına inanıyorsunuz.
Bu hareketler zaten liderleri olmadığı için hayatta kalabiliyor, ama yine liderleri olmadığı için hedeflerini gerçekleştiremiyorlar.

İspanya’da 15M hareketi yeni politik güçlerin yaratılmasına katkıda bulundu.
Bir partiyi başka bir şeye dönüştürmek sorunu çözmez. Sorun partilerin hatalarında değil, bir şeyleri kontrol etmiyor olmalarında. İspanya’nın sorunları küresel sorunun bir parçası. Meseleleri içeriden çözebileceğini düşünmek yanlış olur.

Katalan bağımsızlık projesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?
Bence hâlâ her ulusun kendi kaderini tayin hakkının kabul edildiği Versay Barış Anlaşması’nın ilkelerini izliyoruz. Ama artık homojen bölgesi kalmamış günümüz dünyası için bu bir hayalden ibaret. Günümüzde her toplum sadece bir diaspora yığını. İnsanlar bir topluma sadakatle bağlanıp vergilerini ödüyorlar, ama kimliklerinden de taviz vermek istemiyorlar. Katalonya’daki durum, İskoçya ve Lombardiya’daki gibi, kabilesel kimlik ve vatandaşlık arasındaki çelişkiden doğuyor. Onlar Avrupalı, ama Brüksel ile Madrid aracılığıyla değil, Barselona aracılığıyla konuşmak istiyorlar. Bu mantık neredeyse her ülkede gelişmeye başlıyor. Halen I. Dünya Savaşı’nın sonundaki ilkeleri izliyoruz, ama dünya çok değişti.

İnsanların sosyal medya aracılığıyla yaptıkları, “klavye aktivizmi”[iii] denen protestolara karşı hep şüphecisiniz ve internetin bizi ucuz eğlenceyle aptallaştırdığını söylüyorsunuz. Sosyal ağların insanların yeni afyonu olduğunu söyleyebilir miyiz?
Kimlik doğduğun bir şey olmaktan çıktı ve bir göreve dönüştü: Kendi cemaatini kendin oluşturmak zorundasın. Ama cemaatler yaratılmaz, bir zümreye ya aitsindir ya da değilsindir. Sosyal ağların yaratabileceği şey bir alternatif (ikame). Cemaat ile ağ arasındaki fark şu: sen bir cemaate aitsindir, ama ağ sana aittir. Dizginler elindeymiş gibi hissedersin. Dilersen arkadaş eklersin, dilersen silersin. İlişkin olan önemli insanların kontrolü senin elindedir. Sonuç olarak insanlar kendilerini biraz daha iyi hisseder, çünkü bireyci çağımızın büyük korkusu yalnızlık, terk edilmişliktir. Ancak internette arkadaş ekleyip çıkarmak o kadar kolaydır ki, insanlar sokağa çıktıklarında, işe gittiklerinde, mantıklı bir etkileşime girmeleri gereken çok sayıda insanı bir arada bulacakları herhangi bir yerde gerekli gerçek sosyal becerileri edinmeyi başaramazlar. Harika bir insan olan Papa Francis, seçildikten sonra ilk röportajını İtalyan gazeteci ve ateistliği kendinden menkul Eugenio Scalfari’ye verdi. Bu bir işaretti: Esas diyalog sizinle aynı şeylere inanan insanlarla konuşmak değildir. Sosyal medya bize diyalog kurmayı öğretmiyor, çünkü anlaşmazlıktan kaçınmak çok kolay. Ancak insanların çoğu sosyal medyayı bir araya gelmek veya ufuklarını genişletmek için değil, tam tersine, kendilerine kendi seslerinin yankıları olan sesleri duyacakları, kendi yüzlerinin yansıması olan yüzleri görecekleri bir konfor alanı yaratmak için kullanıyor. Sosyal medya çok kullanışlı ve keyifli bir tuzak.

Kaynak: El Pais     

[i] Ç.N. “Ahlaki Körlük” olarak çevirebiliriz.
[ii] Ç.N. Bauman’ın burada tercih ettiği sözcük, yeni hükümdar göreve gelene kadarki dönem için kullanılan “interregnum”.
[iii] Ç.N. Metnin orijinalinde “armchair aktivism” ifadesi kullanılmış, doğrudan çevirisi “kanepe aktivizmi”.