Yazı ile dans arasındaki bağlantı bir süredir aklımı kurcalıyor: Bu, açık tutmak istediğim bir kanal. Belki de sezgisel olmayan bir yanı olduğu için bana -mesela müzik ve nesir arasındaki ilişkiye kıyasla- biraz ihmal ediliyor gibi geliyor. Ama bana göre bu iki form birbirine yakın, dansın yaptığım işle ilgili bana söyleyecek bir şeyleri olduğunu hissediyorum.

Bildiğim en iyi yazarlık tavsiyelerinden biri aslında dansçılara söylenmiş – koreograf Martha Graham’ın biyografisinde[i] bulabilirsiniz. Ama bilgisayarımın başında beni de tıpkı genç bir dansçının derin bir nefes aldıktan sonra el ve ayak parmaklarını oynatmaya teşvik etmesi gibi rahatlatıyor. Graham şunu söylüyor: “Senin içinden geçerek eyleme dönüşen bir canlılık, dirilik, ivedilik var ve senden yalnızca bir tane olduğu için bunun ifadesi eşsiz. Eğer bunu engellersen, başka bir mecrayla var olması mümkün olmayacak ve kaybolup gidecek. Dünya bunu kabul edemez. Onun iyiliğini veya değerini, ya da diğer ifadelere kıyasla nasıl olduğunu belirlemek senin işin değil. Senin işin, kendininkine duru ve doğrudan erişim sağlayan kanalı açık tutmak.”

Sözcüklerin sanatı, hiç sözcük gerektirmeyen bir sanattan nasıl bir ders çıkarabilir? Yine de sıklıkla dansçıları izlerken okurken öğrendiğim kadar çok şeyi öğrendiğimi düşünüyorum. Yazarlar için dans dersleri: Duruş, tavır, ritm ve tarz üzerine, bazıları bariz, bazıları dolaylı yoldan alınan dersler. Sırada bu düşünceden hareketle alınan birkaç not var.

Fred Astaire ve Gene Kelly

“Fred Astaire dans ederken aristokrasiyi temsil eder” demişti Gene Kelly yaşlandığında, “ben de proletaryayı.” Bu ayrımın insanı anında tatmin eden bir yanı var, ama nedenini bulmak o kadar kolay değil. Uzun, ince ve zarife karşı kaslı ve atletik – bu kadar mı? Silindir şapka ve fraka karşılık tişört ve kumaş pantolon meselesi bariz. Ancak Fred de bazen tişört ve frak giyerdi, üstelik o kadar uzun da değildi, yalnızca öyle görünürdü, hareket ederken de yerden yükselmiş gibi, sanki her yüzeyde kayıyormuş gibiydi: Yerde, tavanda, buz pistinde, sahnede. Gene’in ağırlık merkezi çok daha aşağıdaydı: Dizlerini büker, adeta çömelirdi. Kelly’nin ayakları sertçe yere basmaktaydı, Astaire ise zincirlerinden kurtulmuş, boşlukta salınmaktaydı.

Benzer şekilde aristokrat ve proleterin de altlarındaki zeminle kurduğu ilişki birbirinden farklı, bir tanesi dünyanın yüzeyinden akarcasına geçip giderken diğeri bir noktaya bağlanmış durumda: Bir mahalleye, bir fabrikaya veya bir tarla sınırına. Cyd Charisse kocasının günün sonunda bedenini gördüğünde bu iki dansçıdan hangisiyle çalıştığını anlayabildiğini iddia ediyordu: Kelly’leyse her yeri yara bere içinde, Astaire’leyse çizik bile yok. Astaire yalnızca yerle değil, başka insanların bedenleriyle de arasına mesafe koyardı. 15 yıl ve 10 film boyunca Fred ve Ginger’ın arasında gerçek bir cinsel gerilim anı yakalamak zor. Aralarında çok iyi bir uyum var, ama tutku yok. Şimdi de Singin’ in the Rain‘in (Stanley Donen & Gene Kelly, 1952) rüya sahnesinde Cyd Charisse’in yanındaki Gene Kelly’yi düşünün. Belki de ayağını yere basmanın, metanetin avantajlarından biri budur: Seks.

Yazarken genellikle ayaklarını yere basmak ile süzülmek arasında yapılması gereken bir seçim olduğunu hissediyorum. Bu örnekte ayakları basabileceğimi kast ettiğim yer, “aklıselim” olarak karşımıza çıkan dil. Televizyonun, süpermarketin, reklamın, gazetenin, devletin, günlük konuşmanın dili. Bazı yazarlar bu zeminde yürümeyi, onu yeniden canlandırmayı, ufak ufak koparıp lehine kullanmayı sever, diğerleri ise neredeyse varlığını tamamen reddeder. Nabokov -gerçekte olduğu kadar estetik açıdan da bir aristokrat olduğu için- buraya ayak parmağını dahi sürmedi. Onun dili “edebi”, ortak dilbilimsel evimiz olarak düşündüğümüz yerden çok uzakta.

Bu kadar edebi bir dili savunmak için söylenebilecek bir şey, onun kendi yapaylığını itiraf etme biçimi olabilir. Aklıselimin dili sade ve doğal, “konuşmaya özgü”, olduğunu iddia eder, ancak çoğunlukla asfalt kadar sert/yapaydır (constructed), reklam ajanslarında ya da devletin kalbinde -bazen aynı anda ikisinde de- uydurulmuştur. Aynı zamanda duygulara hitap eder ve zorlayıcıdır (Halkın prensesi[ii]. Büyük toplum[iii]. Amerika’yı tekrar harika yapalım[iv]). Aklıselimin dili insanların normalde konuşma şeklinden yola çıktığını iddia eder, ancak insanların konuşma biçimiyle gerçekten ilgilenen her yazar kendisinin kısa süre içinde biçemci, hicivci ya da deneyselci olarak kategorize edildiğini görecektir. Beckett böyleydi, Amerikalı yazar George Saunders da modern yazarlar arasından iyi bir örnek (Dansta akla gelen örnek, alametifarikası merdivenden aşağı ve yukarı ayaklarını hafifçe vurarak gitmek olan Bill ‘Bojangles’ Robinson. Birkaç merdivenden aşağı ve yukarı ayaklarını hafifçe vurmaktan daha normal, daha teklifsiz, daha oturaklı ve gündelik ne olabilir? Ancak onunla özdeşleşen hareket, bir merdivene sıkıştırılmış bir diğer merdiven -kendine doğru bir merdiven- içeriyordu, ve aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya hareket edişi tamamen gerçeküstü, sanki bir Escher resminin canlanmış hali gibiydi).

Astaire tabii ki Twyla Tharp ya da Pina Bausch gibi deneysel bir dansçı değil, ama gerçeği aşma anlamında gerçeküstü. Yüce biri. O dans ederken kendisini ortaya atan bir soru var: bir beden dünyada böyle hareket etse nasıl olurdu? Ama bu retorik, hayali bir soru, çünkü hiçbir beden Astaire gibi hareket etmez, hayır, yalnızca rüyalarımızda onun gibi hareket ederiz.

Buna karşın, manzaranın fotoğrafını çekmek için New York’taki High Line Parkı’na gidip bedenlerini tıpkı On the Town‘daki (Stanley Donen & Gene Kelly, 1949) Gene Kelly gibi hareket ettiren Fransız çocuklar, A treninin kapanan kapılarından çıkmak için direğin etrafından sallanarak dönen siyahi çocuklar görmüşlüğüm de var -yine o ölümsüz elektrik direğinden sarkan Kelly gibi. Kelly dans ederken bayağı olanı yineliyor, ve bize de bazen sahip olduğumuz zarafetimizi hatırlatıyor. Bedenlerimizin gençliğinin cisimleşmiş hali o, en akıcı halde ve güçlüyken, ya da zor kazanılmış becerilerimiz doğal yeteneklerimizle ne zaman ideal bir biçimde birleşiyorsa. Yeterince çalıştığımız takdirde yavan olanın nasıl şiirsele dönüşebileceğinin ispatı o. Ama Astaire’in dansının çok çalışmakla hiçbir ilgisi yok (gerçi biyografilerden perde arkasında çok çalıştığını da biliyoruz). O “hareketli şiir”. Hareketleri bizimkinden o kadar uzakta ki hırslarımıza bir sınır koyuyor. Kimse Astaire gibi dans etmeyi ummaz ya da beklemez, tıpkı kimsenin Nabokov gibi yazmayı beklemeyeceği gibi.

Harold ve Fayard Nicholas

Yazmak, dans etmek gibi, hiçbir şeyi olmayan insanların emrine amade sanatlardan biri. “Bir 10’luk ve altı peni yeter”[v] demişti Virginia Woolf, “birinin Shakespeare’in bütün oyunlarını yazacak kadar kağıt almasına”. Dansta gerekli tek ekipman kendi bedeniniz. En büyük dansçıların bir kısmı en düşük görülen geçmişlerden geliyor. Pek çok siyahi dansçı için bu durum, “ırkını temsil etme” karmaşasını da beraberinde getiriyor. Sahnedesin, kendi insanlarının ve başka insanların önünde. Onlara hangi yüzünü göstereceksin? Kendin mi olacaksın? “En iyi halin” mi? Onun bir temsili mi? Simgesi mi?

Nicholas Kardeşler sokak çocuğu değildi – üniversite eğitimi almış müzisyenlerin çocuğuydular – ama dansta hiç resmi bir eğitim almamışlardı. Ebeveynleri ve onların arkadaşlarının Chitlin’ Circuit’taki[vi] performanslarını izleyerek öğrendiler. Sonradan filmlerde yer almaya başladıklarında performansları hikayede önemsiz olacak şekilde çekiliyordu, böylelikle güneyde gösterilirken onların sahneleri olay örgüsünü etkilemeden kırpılabiliyordu. Dehanın zaptı, dehanın önüne çit örülmesi. Ancak aynı zamanda dehanın inkar edilememesi.

“Yeteneğim silahımdı” demişti Sammy Davis Jr., “Savaşmak için gücüm, yolum. Bir insanın düşünce tarzını etkilemek için yapabileceğim tek şeydi.” Davis aslında chitlin’in bir diğer tap dansçısıydı[vii] ve oraya zor koşullardan gelmişti. Burada kurduğu mantık çok tanıdık: başka pek bir şeyi olmayan ailelerin inanç objelerine benziyor. Bir anne çocuklarına “iki kat daha iyi” olmalarını telkin eder, “inkar edilemez” olmalarını. Benim annem de bana buna benzer bir şey söylerdi. Ve Nicholas kardeşleri izlerken o stres yaratan komutu düşünüyorum: iki kat daha iyi ol.

Nicholas kardeşler diğerlerinden birkaç gömlek üstündü. Herhangi birinin hakkı ya da ihtiyacı olandan daha iyiydiler. Fred Astaire Stormy Weather‘daki (Andrew L. Stone, 1943) danslarını sinemadaki dansın en iyi örneği olarak nitelendirmişti. Dev bir merdivenden aşağı tam split yaparak, sanki bacakları 180 derece açmak bir yere gitmenin aklıselime uygun yoluymuş gibi iniyorlardı. Giyimleri kusursuzdu. Temsil etmekten fazlasını yapıyorlardı – mükemmelleştiriyorlardı.

Yine de Harold ve Fayard arasında hep bir fark yakaladığımı düşünürüm ve bu ilgimi çeker, bunu kendime ders edinirim. Bana göre Fayard dans ederken bu temsilin sorumluluğuyla daha ilgili gibi görünür: role benzer, rolün kendisi olur, edepliliği tartışma götürmez. Resmi, duygularına hakim, teknik açıdan inkar edilemez: ırkın medar-ı iftiharıdır. Ancak Harold kendisini hazza teslim eder. Saçları onu ele verir: dans ederken üzerine boca edilmiş Brylcreem’den[viii] kurtulur ve bastırılamayan Afro kıvırcığı ortaya çıkıverir, o da geri taramayı denemez dahi. Edeplilik ve haz arasından hazzı seçer.

Michael Jackson ve Prince

Onları YouTube’da birçok kurgulanmış dans yarışması videosuna hapsolmuş halde görebilirsiniz, yani size sert bir seçim sunulmuşken. Ama bu, yeteneklerinin derecesiyle ya da kimin daha iyi dansçı olduğuyla ilgili bir soru değil. Seçim, birbirinden tamamen zıt iki değer arasında: bir yanda okunabilirlik (legibility), diğer yanda dünyevilik (temporality). Bir abide (Jackson) ve bir nevi serap (Prince) arasında.

İkisi de mükemmel dansçılardı. Boyları arasındaki farkı bir kenara koyacak olursak fiziksel açıdan pek çok benzerlikleri vardı. Feci derecede zayıf, uzun boyunlu, ince bacaklı, aşağıdan ziyade ikisi için de olanak dışı bir şekilde küçük olan gövdelerinden destekli. İlham açısından ise tabii ki ikisi de eşit derecede James Brown’a borçluydu. Splitler, splitlerden yükselmeleri, dönüşleri, süzülmeleri, dizlerini kırmaları, kafa silkmeleri – hepsi aynı kaynaktan çalınmıştı.

Buna rağmen Prince ve Jackson dans ederken birbirlerine hiç benzemiyor, Prince’i dans ederken akla getirmek çok zorken Jackson’ı unutmak hemen hemen imkansız. Saçma duyuluyor ama siz de bir deneyin. Prince’in hareketlerinin, onları ne kadar gözlemlemiş olursanız olun, hafızada sağlam bir kaydı yok, pek sabit ya da korunmuş gibi görünmüyorlar. Biri sizden Prince gibi dans etmenizi istese ne yaparsınız? Dönersiniz muhtemelen, ya da yapabiliyorsanız split yaparsınız. Ama bunda Prince’e özgü görünen bir şey olmayacaktır. Esrarengiz bir şey. Yıllarca milyonlarca insanın önünde defalarca dans edip nasıl yine de yalnızca benim bildiğim bir sır gibi görünebilirsiniz? (Nitekim Prince hayranı olmak, Prince yalnızca sizin bildiğiniz bir sırmış gibi hissetmek değil midir?)

Michael Jackson’ı hiç izlemedim, ama Prince’i altı kere izledim. Binlerce insanın olduğu stadyumlarda da izledim, o yüzden mantıken yalnızca bana ait bir sır olmadığını, aslında bir süperstar olduğunu biliyorum. Ama yine de onun gösterilerinin okunaksız (illegible), özel, sanki bir ev partisinde dans eden bir adamın performansına benzediğini söylerim. Gördüğünüz en muhteşem şeydir, ama o muhteşemliği gerçekleştiği anla sınırlıdır.

Jackson bunun tam tersiydi. Her hareketi kesinlikle okunabilir, umumi, defalarca kopyalanmış ve kopyalanabilir, o sözcük var olmadan önceki bir “meme”[ix] gibi. O imgelerle düşünürdü ve zamandan münezzehti. Bir bedenin etrafına tebeşirle çizgi çeken bir polis gibi her hareketin bilinçli şekilde altını çizer ve etrafını işaretlerdi. Eğer geriye doğru hareket ediyorsa boynunu ileri çıkarırdı. Pantolonlarını kısa keserdi ki ayak bilekleri görünsün. Hareketini daha iyi anlayın diye kasıklarını tutardı. Bir eline eldiven takardı ki onun ritmik dehasıyla, bir ünlem işareti gibi her şeyi vurgulamasıyla meşgul olun.

Sonlara doğru ilginç sahne kostümü gittikçe daha da bu ana hatlarını belirleme ve dikkat dağıtma görevini üstlendi. Hiçbir hareketin gözden kaçmaması için bedeninin her unsurunu tanımlamayı amaçlayan bir zırh gibi görünüyordu. Çokça bağlanmış kolları ve bacakları -esnek eklemlerinin görselleşmiş hali- ile omuzlarının yönünün bu doğrultuda değiştirdiğini vurgulayan, göğüs zırhı boyunca soldan sağa hareket eden metalik bir kuşak. Bir ağır sikletin kemeri narin kalçalarının altını çiziyor ve gövdesini bacaklarından ayırıyor, böylelikle vücudun üst ve alt kısmının zıt yönlere hareket etmesini fark edebiliyorsunuz. Son olarak belagatli kasıklarını TAMAMIMI BÜYÜK HARFLİYMİŞÇESİNE netleştiren gümüşten bir tanga. İncelikli değil, herhangi bir bağlamı yok, ama net bir biçimde okunaklı. İnsanlar zamanın sonuna kadar Michael Jackson gibi dans edecek.

Fakat Prince, kıymetli, anlaşılması zor Prince, şey, işte size adı suya yazılmış biri. Ve bir yazar, Prince’ten anlaşılması zor olanın okunaklı olandan daha derin bir güzelliğe sahip olabileceğini öğrenebilir. Sözcüklerin dünyasında bunu bize hatırlatan ve anlaşılması zor olan bir sanatçının, Lord Byron gibi netlikle çizili bir figürün yanına konulduğunda dahi ölümden sonra ne kadar uzun bir hayatı olabileceğini gösteren bir Keats’e sahibiz. Prince anın verdiği ilhamı temsil ediyor, gelip geçici bir duyumu yakalamak için bestelenen bir lirik şiir gibi. Ve ruh hali değiştiğinde o da onunla birlikte değişiyor: alınacak iyi bir ders daha.

Anıt olmanın özgürleştirici bir yanı yok. Ev partisinin ilerleyen saatlerinde halen takılmaya devam eden ve herkes telefonuyla videosunu çekse dahi kimsenin özünü tam olarak yakaladığını kanıtlayamadığı adam olmak daha iyi. Ve o şimdi gitti, bizden bir kez daha kaçarak. Prince imgesinin Jackson’ınki kadar uzun sürmeyeceğini iddia etmiyorum. Yalnızca zihinlerimizde hiçbir zaman o kadar ayırt edici olmayacağını söylüyorum.

Janet Jackson / Madonna / Beyoncé

Bu üçlü kopyalamaya yalnızca kapılarını açmıyor – bunu talep ediyorlar. Okunabilirlikten öteye giderek yasaklamaya varıyorlar. Ordulara önderlik ediyorlar, biz de onlara katılıyoruz. Arkalarında asker dizilimiyle hareket eden üniformalı dansçılar gibiyiz, generalin jestlerini aynen kopyalamakla görevli anonim bir müfreze.

Bu yakın zamanda Beyoncé’nin Formation turnesinde, general sağ elini bir pompalı tüfek gibi kaldırıp sol eliyle tetiği çektiğinde silah sesi gelince gerçekleşti. Bu türden bir dansın mahrem bir tarafı yok: dünya geneline yayılan birçok hücrenin hakim bir fikir -“Amerika”, “Beyoncé”- tarafından yönetildiği ordu gibi bir imtiyaz/üyelik biçimiyle işliyor. Belki de bu yüzden Wembley’de gördüğüm kitlenin büyük bir kısmı, uzunca bir süre boyunca sahneye doğru değil arkadaşları ya da eşlerine doğru dönmüş haldeydi. Görevini icra eden askerlerin sabit olarak bayrağa ne kadar süreyle bakmaları gerekiyorsa onların da Beyoncé’yi o kadar izlemeleri gerekiyordu. Kraliçemiz oralarda bir yerde dans ediyordu – ancak onun fikri çoktan içselleştirilmişti. Spor salonundan arkadaşlar yuvarlaklar oluşturmuş halde duruyor ve sevinçle yumruklarını sıkıyor, bekarlığa veda partilerinden[x] kız arkadaşlar birbirine “Beyoncé” yapıyor, Beyhive’dan[xi] çocuklar her sözü birbirine haykırıyordu. Aynısını evde de yapabilirlerdi ancak bu, biatın kamusal bir teşhiriydi.

Bu tuhaf olayı Janet Jackson başlattı, Madonna devam ettirdi, Beyoncé ise tepe noktası. Burada dansın niyeti kadın iradesinin nümayişi, ulaşabileceklerinin ve olasılıklarının somut bir ifadesi. Mesaj son derece net. Bedenim bana itaat eder. Dansçılarım bana itaat eder. Şimdi de sen bana itaat edeceksin. Sonra da herkes Bey gibi itaat edilmeyi düşler – nefis bir hayal.

(Çok daha küçük bir kitlede) benzer bir teslimiyet aşılayan kadın yazarlar: Muriel Spark, Joan Didien, Jane Austen. Bu tür yazarlar aynı esas nitelikleri (ya da illüzyonları) sunuyor: (biçimleri üzerinde) mutlak kontrol ve (okur için) özgürlüğün yokluğu. Jean Rhys ya da Octavia Butler’la karşılaştıralım mesela, çok sevilen ama nadiren kopyalanan yazarlar. Onlarda çok fazla özgürlük var. O sırada Didion’ın her cümlesi şunu söylüyor: bana itaat et! Dünyayı kim yönetiyor? Kızlar![xii]

David Byrne ve David Bowie

Dans etmeme sanatı – hayati bir ders. Bazen hantal, zarafetsiz, sarsak, ne şairane ne alelade, olumlu bir biçimde kötü olmak önemli. Bedenler için başka ihtimaller ifade etmek, alternatif değerler, anlamlı olmayı bırakmak. Bu sanatçıların en “kötü” danslarını en düz kesim pantolonlarıyla yapmalarını çok ilginç buluyorum. Byrne “Take me to the river” diye şarkı söylerken kendisine 20 kat büyük gelen bir kare pantolon giymiş, sarsak kalçalarına sanki başka birine aitmiş gibi bakıyor. Bu müzik bana ait değil diyor pantolonu, ve hareketleri bunu bir adım ileri taşıyor: belki bu beden de benim değildir. Bu mantığın sonunda bizi özgürleştirici bir düşünce bekliyor: belki kimse hiçbir şeyin sahibi değildir.

İnsanlar “mirası”, “geleneği” ile ilgili çok korumacı davranabiliyor – özellikle yazarlar. Koruma ve muhafaza etmenin bir yeri var ama özgürlüğü de hırsızlığı da engellememeliler. Mümkün olan her estetik ifade her insanın erişimine açık – aşkın imzasıyla. Bowie ve Byrne’nin “onların olmayan”a duyduğu bariz sevgi, benzer seslerin içindeki yeni açıları ortaya çıkarıyor. Bu adamların dans edişini görene kadar bir insanın, örneğin bir davul sesini, onunla uyum ve tutkuyla eşleşen beden hareketinden başka bir şekilde karşılayabileceği aklıma gelmemişti. Ama görünen o ki karşı da koyabiliyorsunuz: Bowie gibi tuhaf bir açıyı gelişigüzel bir biçimde oluşturup birden kasılarak, ya da Byrne gibi onun gerçekten sizin kendi kolunuz olup olmadığını düşünerek.

Genç Luther Vandross’u düşünüyorum, Young Americans sırasında Bowie’nin birkaç metre arkasında vokal yapıyor, Bowie’nin sağa sola sallanıp kıvranmasını izliyor. Onun bütün bunları nasıl yorumladığını merak ediyorum. Hiç “Acaba ne yapıyor yahu?” diye düşünmüş müdür? Ancak birkaç performanstan sonra, artık herkes için netti. Burada farklı bir şey vardı. Eski, ama aynı zamanda yeni bir şey.

Rudolf Nureyev ve Mikhail Baryshnikov

Karşınızda seyirci varken ne tarafa döneceksiniz? İçeriye mi dışarıya mı? Ya da ikisinin bir kombinasyonu mu? O kadar vahşi ve nevrotik, o kadar kırılgan, o kadar güzel -sanki birden farlarımıza yakalanmış bir geyik gibi- olan Nureyev, azimle içe dönük. İnsanların söylediği gibi “gözlerinizi ondan alamıyorsunuz”, ama aynı zamanda onu izlemek neredeyse acı veriyor. Onu kırmaktan, ufalanmasından -ya da patlamasından- korkuyoruz. Hiç böyle bir şey olmuyor, ama yine de o her sıçradığında, bazı sinirleri gergin atletler ne kadar çok koşsa ya da zıplasa ya da dalsa dahi hissettiğiniz gibi, bir felaketin ihtimal dahilinde olduğunu hissediyorsunuz. Nureyev’leyken yalnızca bir seyircisiniz, Nureyev dans ederken izleme onuruna nail olmuş bir insan. Bunu alay ederek söylemiyorum: Nureyev’i izlemek bir onur, YouTube’daki o grenli videolarda bile. O bir çeşit mucize, ve dans ederken bunun tamamiyle bilincinde, peki ya siz bugün seyirciye bir mucize garantisi vermek için ne yaptınız? (Ayrıca bkz: Dostoyevski)

Baryshnikov’la felaketten korkmuyorum. O dışa dönük bir sanatçı, beni memnun etmeye çalışıyor ve bunda çok başarılı. Kolları ve bacakları kadar yüzü de dans ediyor (Nureyev’in yüzü ise ulu bir histe temelli kaybolmuş durumda). Baryshnikov kimi zaman beni o kadar çok memnun etmeye çalışıyor ki Liza Minnelli’yle tap dansı bile deniyor, tasfiyeciler tarafından aşağılanma riskini göze alarak (Ben tasfiyeci değilim. Ben zevkten dört köşeyim!). O sempatik, cazibesi yüksek bir şovmen, komik, dramatik, zeki, bir palyaço – ondan ne olmasını istiyorsanız o. Baryshnikov hem sevecen hem de seviliyor. Yüksek ve düşük modları, sert ve yumuşak pozları var, ama hep dışarıya dönük, bize, seyircisine. (Ayrıca bkz: Tolstoy).

Baryshnikov’la New York’ta bir akşam yemeği masasında tanışmıştım: Heyecandan kendimi öyle bir kaybettim[xiii] ki zar zor konuşabildim. Sonunda ona şunu sormayı başardım: “Fred Astaire’le hiç tanıştınız mı?” Gülümsedi. “Evet, bir kere, bir akşam yemeğinde. Heyecandan kendimi kaybetmiştim, pek konuşmadım. Ama sürekli ellerini izledim, başlı başına ders gibilerdi – o kadar zariflerdi ki!”


* Bu yazı, Can Koçak tarafından Zadie Smith’in “Swing Time” adlı kitabının The Guardian’da yayımlanan bölümünden çevrilmiştir.              

[i] Agnes De Mille tarafından yazılan Martha: The Life and Work of Martha Graham (Martha Graham’ın Hayatı ve Çalışmaları). Kitap Türkçeye çevrilmedi.
[ii] Prenses Diana’nın ölümünün ardından ilk defa dönemin başbakanı Tony Blair tarafından kullanılan ifade.
[iii] David Cameron ve Muhafazakar Parti’nin Thatcher’ın meşhur “toplum yoktur” sözüne karşıymış gibi ileri sürdüğü, kaynağını aynı neoliberal eğilimden alan ideoloji.
[iv] Donald Trump’ın 2016 ABD başkanlık seçimleri adaylık sürecinde kullandığı slogan.
[v]10 and a sixpence.” 10 şilin (1 şilin = 12 peni, pound’un 20’de 1’i) ve 6 peni (şu an pound’un 1/100’ü olsa da o dönem 1/240’ı).
[vi] Dönemin ABD’sinde siyahi müzisyenlerin ve komedyenlerin sahne almalarına izin verilen mekanlar.
[vii] Yazının orijinalinde görece argo bir sözcük olan “hoofer” kullanılmış.
[viii] Saç şekillendirme ürünü.
[ix] Adı eski Yunancadaki “kopyalanan” anlamına gelen mimeme sözcüğünden türetilen internet kültürü.
[x] Burada Smith’in kullandığı sözcük “bachelor(ette) party” değil, “hen night”.
[xi] Beyoncé’nin fan kulübü.
[xii] Beyoncé’nin “Who run the world? Girls!” diye giden şarkı sözüne atıf var.
[xiii] Smith burada ünlü biriyle karşılaşınca o kişinin star persona’sını da vurgulamak için kullanılan “starstruck” sözcüğünü tercih etmiş.