Yılmaz Güney sinematografisinin ayırt edici bir özelliği, “vurdulu kırdılı” (“Çirkin Kral” dönemi mi?) diye tanımlanan ilk filmleri ile Umut, Arkadaş gibi filmleriyle sonraki süreç arasında yapılan bütün ayrımların ötesinde yer alan sürekliliğidir. Bu süreklilik aynı zamanda modern politik sinema adı verilebilecek ve Güney’in bir taraftan Latin Amerikan sinemasıyla, öte yandan Rocha gibi etno-poetik belgeselcilerle paylaştığı bir filmografik tarza cevap veriyor. Bu tarz politikanın en kolay belki de Üçüncü Dünya’da fark edilebilen çok özel bir görünümünü doğrudan paylaşmasıyla kavranabilir. İçerdiği Romantizm etkisi, Yeşilçam klişelerinden pek de uzak olmadığı filmlerde bile politik yaşam konusundaki bu güçlü içeriği hissettirebilir.

Sinema politik konulara doğrudan el attığı zaman klasik edebiyatın yaptığını yapar. Orada kişisel, ailevi, özel meseleler ile kamusal, politik meseleler arasında bir ayrım, aradaki geçişler ne kadar yoğun olursa olsun korunur. Bir sınır ya da eşik söz konusudur. Griffith sineması çok erken bir dönemde Bir Millet Uyanıyor adlı (bu adda en az iki kötü filmin Türk sinemasında da çekilmiş olduğunu hatırlayın) bir film ile belki de ilk kez sinemayı politik alana yöneltir. Bu, adı üstünde, kendi özel yaşamlarını ve meselelerini sürdüren insanlar çoğulluğunun bir birlik, politik bir idealler federasyonu oluşturmalarının öyküsüdür ve bir “uyanma” hali olarak temsil edilir.

Politik sinemanın klasik paradigmalarından birini oluşturan Sovyet Devrim Sineması, daha karmaşık, diyalektik kuruluş içinde, Bir’den Çok’a (Eisenstein), Özel’den Genel’e (Pudovkin), yani politik alana geçişi sıçramalar halinde diyalektik olarak kurgular. Devrim koşulları Eski ile Yeni’nin (Eisenstein’ın bu anlama gelen Staroye i Novoye filmi aynı zamanda öteki adıyla, Genel Çizgi ile de anılmalı) zamansal ayrımını, Yeni’nin Eski’den kopuşunu o kadar büyük bir güçle vurgulamaktadır ki, bir alandan ötekine sıçrama aslidir ve politik sinemanın (daha doğrusu sinemanın politik yanının) temelini oluşturur. Eski ve Yeni’ye ilişkin olarak yazdığı notlarda Eisenstein, filmdeki ünlü “süt makinası”nı sıçramanın sembolik momenti, eski ve geleneksel ekonomik yaşamın altüst olduğu an ve modern, makineleşmiş üretimin kollektif benimsenmesinin bir ayracı olarak ele alır.

Umut (Yılmaz Güney ve Şerif Gören, 1970)

Umut (Yılmaz Güney ve Şerif Gören, 1970)

Eisenstein, Griffith’in paralel-alternatif denen kurgu anlayışını eleştirirken ötesine geçmeyi de önerir. Griffith’de özel yaşamlar paralel ve kesişen sekanslar halinde örgütlenerek birbirleriyle buluşup birbirlerini iterler, karşılıklı geçişlerle ivmelenerek konumlardan başka konumlara, bireyselden kolektife, kişiselden politiğe geçişi sağlarlar. Böylece, özel yaşamlar politik kariyerlerden ve yaşantılardan ayrı tutularak kişisel ile politik alanlar arasındaki sınırlar korunur. Oysa, Eisenstein tüm “aşma” doktrinine rağmen, diyalektiğin Eski’den Yeni’ye çarpıcı sıçramalarla geçişini kendi sinematografisinin merkezi haline getirir. İstediği bir “düşünce” sinemasıdır –yalnızca “bilinçlendirme” peşinde değildir; bilinçlenme ve farkına varma anlarını abartarak (atraksiyonlar kurgusu diyordu buna) seyirciyi “düşünme”, “hissetme” ve “coşku” yaşantılarına yükseltmeyi önerir. Formülü, “beyne yumruk gibi inen” bir sinemadır.

Griffith’de genellikle kişisel bir mesele olarak kalan yoksulluğun aslında kollektif, sınıfsal bir olgu olduğunu Eisenstein’la öğreniriz. Ama doğrudan doğruya yeni bir sorunla da karşılaşırız. Romantik Novalis’in deyişiyle, “hangi büyük savaş, hangi büyük cürüm, hangi devrim aynı zamanda benim kişisel bir meselem değildir ki?” Politik olanla kişisel olan arasındaki ayrım, kâh “bilinçlenerek” özelden politiğe geçme kâh bireylerin kolektifleşerek siyasal alanı oluşturması tarzında böylece klasik diyebileceğimiz politik edebiyata ve sinemaya damgasını vurmaktadır. Böylece orada Devrimlerin ve Milletlerin tarihiyle karşılaşırız.

Ama bu Tarih (ki büyük harfledir) politikaya olsa olsa Büyük Adamlar (Napoléon, Cromwell, krallar, Devrim liderleri üstüne sayısız kitap ve film) bahşeder. Diyalektik ve Hegelcidir. Ya da “küçük adamlar”ın gelişerek, bilinçlenerek politikleşmelerini garanti eder. En gelişmiş “politik” halinde, Eisenstein ile Brecht’te olduğu gibi, izleyiciyi kâh görüntünün patetik etkisiyle, kâh özdeşleşmenin kırılmasıyla “düşünmeye” sevkeder. Ama politik faaliyetin en esaslı görünümlerinden birini yakalayamaz: çoğulluklar olarak politik öznelerin, kalabalıkların aynı zamanda kişisel ya da bireysel faaliyetlerinin, çıkarlarının peşinde olan bireyler de olduklarını…

Böylece klasik politik edebiyat ile sinema bizi bireyselden kollektife, kişiselden politiğe, Eski’den Yeni’ye geçen toplumsal tiplerle tanıştırır. Frank Capra‘nın politik hümanizmi, özel yaşamında saf ve sıradan, filmin ilerleyişi boyunca nedensizce değişerek politik bilince ve etkiye kavuşan bireyin öyküsüdür. Aynı şekilde Pudovkin’in Ana filminde (ona kaynaklık eden Gorki’nin romanında olduğu gibi) anne başlangıçta kendi geleneksel, dar dünyasında, oğlunu sakınmaktan ve korumaktan başka hiçbir şey düşünemez bir halde (anne sevgisi) hapsolmuştu; oğlunun davasının ne olduğundan haberdar bile değildi; derken birkaç “güçlü” görüntü, öylesine sessizce, müthiş bir uyarma gücüyle onu coşkulandıracak ve eskiye ait tüm değerleri terkedecektir. Bu Ana‘nın bilinçlenme ve oğlunun yerine geçme öyküsüdür. Amerika’dan bir örnek, Ford’un Gazap Üzümleri de (tıpkı Steinbeck’in romanında olduğu gibi), bambaşka sinematografik tarzlarda aynı öyküyü anlatır: bu kez bilinçli olan, “aydınlık gören” annedir ve oğul kendi kişisel dünyasıyla sınırlıdır. Büyük kriz aileyi çözdükçe geleneksel dayanaklarını birer birer yitiren anne çöker, artık yerini oğluna bırakacaktır.

Yol (Yılmaz Güney ve Şerif Gören, 1982)

Yol (Yılmaz Güney ve Şerif Gören, 1982)

Büyüyerek ya da deneyim kazanarak olgunlaşmak klasik edebiyatta ve sinemada trajik biçimi garantiler. Farkına varma anının coşkusal gücü, ne kadar çeşitli, tekrarlı ve ısrarlı olursa olsun, bu tür bir eserin ebedi arayışıdır. Ama herşey aynı zamanda yozlaşmaya pek yatkındır. Böylece politik film kötü aksiyon filmlerine çekim, kadraj ve montaj tekniklerini, en kötüsü bütünüyle imajlarını sunabilir. Bernardo Bertolucci ya da Rosi en kötü filmlerini özel yaşam alanı ile politik olaylar arasındaki sınırları korudukları zaman yapmışlardı. Film politik ya da değil, herhangi bir olguyu olay halinde kurmak, öykülemek istedikçe, orada politika apayrı bir biçimsel öz, günlük yaşamdan kopulduğu ölçüde olanak kazanan bir faaliyet türü haline gelecektir. Bu Marx‘ın “oysa dünyayı değiştirmek gerekir” sözünün mümkün yorumlarından yalnızca birinde sıkışmak anlamına geliyor.

Filozof Gilles Deleuze, karşı kutba “littérature mineure”, azınlık edebiyatı adını verdiği şeyi yerleştiriyordu. Burada artık kişisel olan her şey politik, politik olan her şey de kişiseldir. Bu sayede Franz Kafka “aile” makinesini “Devlet” makinesiyle, bürokratik aygıtla eş-uzamlı bir mekana ve zamana taşıyabilir. Virginia Woolf kadının çok “kişisel” dünyasının nasıl da kentin, metropolün ve dünyanın başkentlerinin bütün noktalarıyla birlikte titreşebildiğini gösterebilir. Giderek Sovyet sinemacı Dziga Vertov, Eisenstein’ınkiyle karşıtlaşan kurgu doktrini doğrultusunda, herhangi bir yerde çekilen imajın başka herhangi bir yerde ve zamanda çekilen imajla eş-titreşime geçmesini sağlayabilir. Bu roman, bu edebiyat ve bu sinema artık biteviye işleyen tek bir plan üzerine yerleşecek, eserin bütününü sürekli bir yeğinlikler transı halinde tutacaktır.

“Azınlık sineması” da, aynı şekilde kişisel, özel olanın aynı zamanda pekâlâ politik (tersi de geçerli) olduğunu terennüm eden sinemadır. Bu sinema daha çok imajlarının kaynağında değil etkilerinde işlemektedir. Klasik politik sinema geçişleri ve bilinçlenme hallerini kurgularken garantilediği özel alan ile kamusal alanın ayrılığı, özel alanın dokunulmazlığına, dokunulduğunda ise mutlaka bir kötülüğün ortadan kaldırılması adına dokunulabileceğine duyulan demokratik bir fikre bağlanıyordu. Oysa hepimiz biliriz, politika ne garantili ne de güvenli bir faaliyet alanıdır. Her şeyin pamuk ipliğine bağlı olduğu, hiçbir şeyin öngörülemediği, kamusallığa verilen garantilerin ancak birtakım yüzeysel özgürlükler alanını üretebildiği bir ortamdır.

Bu iktidardan yoksun bir politikadır çünkü eğer Foucault‘nun birkaç derin gözlemine göz atarsak, “iktidar meseleleri”nin esas yeri olarak görmeye alıştığımız parlamenter, demokratik ve medyatik politika tezgahları, tıpkı “Siyaset Meydanı” gibi şovlarda, son olarak tarafları ayırt etmeksizin Yılmaz Güney üstüne medyada bu aralar başlatılmış tartışmada olduğu gibi, aslında toplumları ve kitleri muktedir kılmak şöyle dursun, tam aksine bizi kendi kuvvetlerimizden koparan oluşumlardır. O zaman, başka bir politika ve başka bir iktidar mefhumu üretmek gerekir. Orada artık iktidar boyun eğenlerin oluşturduğu dayanaklarda aranabilir (küçük adamlar), gündelik hayatını düzenleme yetenekleri yokken dünyayı değiştirmeye kalkışanlar, karizmaların rutinleşmesi, feodalitenin modern yaşamdaki gülünçlükleri (biraz Züğürt Ağa filminin, o da yüzeysel, vermeye çalıştığı gibi); bütün bunlar küçük iktidar oyunlarının küçük kirli işlerle, aşk meşk meseleleriyle nasıl da iç içe geçmiş oldukları hissini uyandırır. Politik herhangi bir eserin iktidara ilişkin belli bir fikirle ilgili zorunlu olarak bir tasavvura sahip olması gerektiği ölçüde, iktidarın bu yeni imajı modern politik sinemada esastır. Özellikle de Yılmaz Güney sinemasında…

İşte böyle bir fikir görüntülerin fikri halinde Yılmaz Güney sinemasına belki de ilk baştan sızabilmiş olmalıdır. Türk solunun bir zamanlar köy romanlarından ve filmlerinden devraldığı bir klişe vardı. Sanki içeriği “sosyal” olmayan herhangi bir şey mümkünmüş gibi “sosyal içerikli” adı verilen kitaplar veya filmler… Bir tarafta “sosyal” öte tarafta kişisel işler… Hiç düşünülmedi ki, sosyal veya kişisel hiçbir varoluş alanı yekdiğerinden arınmış değildir ve birlikte, eş zamanlı, hatta giderek eş anlamlı işlemektedirler. Bu “sosyal içerikli” eserler damgalarını tıpkı reklamlar gibi taşımadıkça, başka bir deyişle toplumsal olarak genelgeçer kanaatlarla buluşmadıkça elbette hiç de öyle değildiler. Yılmaz Güney’in de pek sevdiği tek kelimelik film adları bu “sosyal içerik” meselesi doğrultusunda gelişti ve aktivist yaşamın birtakım genel metaforlarını oluşturdu -tabii ki Yılmaz Güney’de bütünüyle içeriğini değiştirerek…

En kötüsü, günümüz “konuşan” ve “yazan” insanlarının, hangi taraftan olurlarsa olsunlar, bir “ayırt etme” merakını gitgide daha da abartmalarıdır. İyi İslam siyasete bulaşmadığında “iyi” olacaktır. Yılmaz Güney’in “sanatçı kişiliğini” politik kimliğinden, başından geçenlerden, maçoluğundan, savcıyı vurmasından, karısını dövmesinden “ayırt etmek” gerekir. Ya da eğer sanat alanında bir tartışma yapılacaksa salt estetik değerler üzerinde dönmelidir, böylece Yılmaz Güney’in kişisel halleri ayrı tutulmalıdır. Oysa Yılmaz Güney’in filmografisinin bütünü -yalnızca Umut, Yol, Sürü gibi filmler değil- yaşamı ayırt edilemez bir bütün olarak sunabilme yeteneğine sahipti. Yılmaz Güney’i kişi olarak tanımış olmasam bile, filminin onun kişiliğiyle bir olduğunu bilirim…

Sürü (Zeki Ökten, 1979)

Sürü (Zeki Ökten, 1979)

Yol ve Sürü gibi filmlerin aslında Şerif Gören‘e ait oldukları, bu filmleri fiilen onun çektiği ve aslında Yılmaz Güney’in sözgelimi Umut‘taki görüntü uslûbunun buralarda bulunmadığı doğrultusunda bazı iddialar veya kanıtlar öne sürüldü. Elbette bunlar Yılmaz Güney sinemasının birazdan bahsedeceğimiz genel karakterini değiştirmez. Bu filmler çok esaslı bir anlamda Yılmaz Güney’in hep yapmış olduğu bir sinemanın devamıdırlar ve çok belirgin bir ortak uslûbu taşırlar. Şerif Gören onlara geniş plan imajlardaki damıtılmış renklerini, gündelik yaşam akışlarındaki yayılmış ritimlerini ve doğal kadrajların dinamizmini kazandırmış kişi olarak görünüyor. Ama bu filmleri Yılmaz Güney filmi kılan öyle bir şey var ki, bugün biz burada hepimiz, birazcık bilincine varmaya kalkışırsak, en az Şerif Gören kadar içimizde hissedebiliriz. Bu karakter müthiş bir ajitasyon gücüyle birlikte açığa çıkmaktadır.

Yol ya da Sürü filmleri hiçbir politik çözümleme, hiçbir slogan barındırmamalarına rağmen, sloganlarla ve burjuva yaşam biçimine yöneltilen tehditkâr saldırılarla bezenmiş Arkadaş filminden daha az politik değildirler. Esas olarak ürettikleri, politik olanla kişisel olan arasındaki her türden ayrımı askıya alan genelleşmiş bir dumur, bir zıvanadan çıkma ve Deleuze’ün deyişiyle bir “trans” halidir. O dünyada Eski ile Yeni’nin, kişisel olan ile politik olanın, özel meseleler ile kamusal meselelerin birbirlerinden ayırt edilmeleri imkânsızdır. Toprak ile hava, ateş ile gök ve insanlar, hepsi tek bir burgaçta dönmektedirler –hapishaneden dışarı çıkan mahkumların herbiri dışarıda da hapishaneden başka bir şey olmayan zıvanadan çıkmış bir fırtınayla karşılaşacaklardır -içlerinden biri bir buz çölünü aşarak “iffetsiz” karısını öldürmesi gereken yerde öldürecektir; kahramanların en ilericisi feodal-ailevi meselelerden dolayı ölmüş kardeşinin karısıyla evlenecektir ya da yine “namus” uğruna ta baştan ölüme mahkumdur.

Eğer Yol ile Sürü filmleri doğrudan (görünür) bir politik slogan taşımıyorlarsa bu onları Arkadaş gibi bir filmden daha az politik kılmaz. Ama bu güçlü politik ajitasyon etkisini neye borçlu olduklarını keşfetmek gerekiyor. Bu ne “filmin art niyetine”, Yılmaz Güney’in filme dışsal kalan politik kimliğine, ne de ortamın politik gerçeklikle dopdolu olduğu bir döneme bağlanarak keşfedilmemeli, bizzat filmin bütününe içkin olan bir anlamlandırma düzlemi üzerinde kavranmalıdır.

Politikanın bu türden bir imajını Yılmaz Güney’den önce Glauber Rocha gibi bir yönetmene borçlu olduğumuz doğru. Ama bunu modern edebiyatın en büyüklerine, Beckett’a, Kafka’ya, Joyce’a, Virginia Woolf’a kadar geriye götürebiliriz. Bu edebiyat ve bu sinema, modernliğin siyasal alanının bir özelliğinin keşfine dayanır. Hiçbir şey politikadan uzakta değildir, bir babanın çocuğuna verdiği her buyrukta binlerce ölüm hükmünün saklı olduğu gibi.

Kaynak: Körotonomedya