Yıldızlı geceler, bugüne dek sayısız yazara, sanatçıya ve bilim insanına ilham verdi. Bildiğimiz dünyanın ötesindeki gizem insanlığın doğuşundan bu yana merakımızı celbediyor. Uzay yolculuğu fikri 19. yüzyılda popülerlik kazandı ancak kökenleri Antik Yunan’a kadar uzanıyor2001: A Space Odyssey, Star Wars veya Interstellar gibi hayal gücümüzü harekete geçiren filmleri izleyebildiysek, bunu gece göğünü ışık kirliliğine maruz kalmadan izleyebilenlere borçluyuz.

1994’te Northridge depreminin ardından yaşanan elektrik kesintisinden sonra, Los Angeles sakinleri acil durum merkezlerini arayarak kocaman gümüş rengi bir bulut ihbarında bulunmaya başladılar. Los Angeles’ta yaşayanların hayatlarında ilk kez gördükleri şey Samanyolu Galaksisi’ydi. Peki, daha önce yıldızları nasıl hiç görmemişlerdi? Cevap elbette ışık kirliliği, ama yıldızları görememek ışık kirliliğinin doğurduğu diğer sorunların yanında sönük kalıyor.

Büyükşehir kaosunun bir parçası olan ışığı neredeyse gelişmişliğin bir sembolü olarak görüyoruz. Karşılığında da birçok nimeti gözden çıkarıyoruz. Mesela deniz kenarında ışıl ışıl bir gece kulübünde eğlenmek için kaç yavru kaplumbağayı ya da daha göz alıcı bir binada yaşamak için kaç kuşu feda ederdiniz? Belki de “göz alıcı” ve “ışıl ışıl” bu cümlelerin en az dikkat çeken yerleri ama asıl problem orada başlıyor ve ekolojik sistemden biyolojik saatimize kadar tüm hayatımızı etkiliyor. Fazlasına alıştırıldığımız ve daha azının yeterli gelmediği ışık, yanlış şekilde ve yanlış miktarda kullanıldığında ışık kirliliğine neden oluyor. Geceleri kabuklarından çıktıktan sonra yanlış parlak ufka yönelen kaplumbağa yavruları, yapay ışıklandırmalardan dolayı mevsim geçişlerini fark edemeyen ağaçlar, göç zamanlarını ve yumurtalama dönemlerini şaşıran kuşlar bol ışıklı dünyamızdan olumsuz etkileniyor.

Yapılan araştırmalara göre dünya nüfusunun %80’i ışık kirliliğine maruz kalıyor ve yasalarla denetim altına alınması şart. 2002’de Çek Cumhuriyeti’nde, 2007’de Slovakya ve İngiltere’de, 2009’da da Fransa’da yasalaştırılmış. Türkiye’de ise 1993 yılında gündeme getirilmesine rağmen elbette henüz bir sonuç alınamamış. Hava ya da su kirliliği gibi zehirli değil belki, ama bir bedeli olduğu kesin.

Yapılan araştırmalar Türkiye’nin 2011 yılı fiyatlarıyla yıllık 22 milyon TL’yi uzaya doğru savurduğu yönünde. Bu rakam ABD için toplam 2 milyar Dolar ve İngitere için 53 milyon Sterlin. Işık kirliliğini kontrol altına alarak bu zararı hafifletmek bir yana karanlığı kullanarak artıya çevirmek bile mümkün. Dünyada 2017 itibarıyla International Dark-Sky Association tarafından onaylı 45 adet “Karanlık Gökyüzü Parkı” bulunuyor. Bu parklar bulundukları ülkelerde turizm gelirlerine azımsanamaz bir katkıda bulunuyor. Ülkemizde ise Bursa’da Ketenlik Yaylası’nda konumlanacak karanlık gökyüzü parkı projesi için çalışmalar sürüyor. Işık kirliliğinin kültürel etkisini ve ekonomik boyutunu değerlendirebilmek için ışık kirliliğinin nicel olarak ölçülmesine ihtiyaç duyuluyor. İstanbul Kültür Üniversitesi’nin Temmuz 2010’da başlattığı proje ise bu yöndeki ilk adımı oluşturuyor.

Dünya, pamuk ipliğine bağlı doğal dengesini “korumaya” çalışırken, uzaya saçtığımız ışıklarla her geçen gün o pamuk ipliğini biraz daha geriyoruz. Uzunca bir süre daha taşınabileceğimiz başka bir gezegen olmadığına göre, bundan sonra yerküre üzerinde yaşamak zorunda olan insanları yıldızlardan mahrum bırakamayız.