Dylan Farrow, kamusal bir mektup yazarak, yedi yaşındayken üvey babası Woody Allen tarafından maruz bırakıldığı cinsel tacizi ve o günden sonra yaşadıklarını anlattı tüm dünyaya.  Türkiye’de pek bilinmese de, dahi yönetmen, çok yönlü sanatçı, tatlı-kaçık entelektüel Woody Allen’ın cinsel istismarı, yirmi yıldır “kamusal” bir mesele aslında. Mia Farrow, 1992 yılında kızı Dylan’ın velayeti için açtığı dava sırasında, Woody Allen’ın istismarını mahkemeye taşımış, mahkeme Dylan’ın velayetini annesine verirken, Allen’ın çocuğu görme hakkını da elinden almıştı. Connecticut Eyalet Mahkemesi’nin “istismarın mevcut olduğuna ilişkin bulgularına” rağmen, Mia Farrow, Dylan’ın daha fazla hırpalanmaması için başka bir dava açmadı. Woody Allen istismardan yargılanmadı, hiçbir ceza almadı. Fakat bugün olduğu gibi 1992 yılında da bu mesele, ABD’de uzun süre gündemi meşgul etti. Yedi yaşındaki Dylan’ın maruz kaldığı cinsel taciz, en ince detayına kadar konuşuldu, tartışıldı. Ve unutuldu.

Yirmi bir yıl sonra yetişkin bir kadın olarak sessizliğini bozan ve büyük bir cesaretle dünyaca ünlü üvey babasını ifşa etmeye karar veren Dylan’ın mektubu, hiçbirimize kaçacak yer bırakmayan bir soruyla başlıyor bu yüzden: “En sevdiğiniz Woody Allen filmi hangisi?” Bu rastgele ya da şıklık olsun diye seçilmiş bir başlangıç sorusu değil. Muhatabını belirleyen, ona doğrudan seslenen, hepimizi sorumlu tutan bir başlangıç: “Yedi yaşında bir çocuk olarak ben bunları yaşadım ve yirmi bir yıldır beni istismar eden adama hayranlığınızı izliyorum” diyor Dylan mektubunda. “Hikâyemi anlatıyorum, artık bilmezden, görmezden gelemeyeceksiniz” diyor. Ve soruyor: Şimdi bütün bunları duyduktan sonra ne yapacaksınız? Benim için istismarcı, tacizci bir üvey baba olan bu adam sizin için usta bir yönetmen olmaya devam mı edecek?

Sahi, öyle mi olacak? Tacizci, tecavüzcü, çocuk istismarcısı erkeklere karşı alınacak tavırla ilgili konuşmak da yazmak da daha kolay. Ama bu erkekler sanatçı olduklarında mesele zorlaşıyor: Bu tacizci/tecavüzcü erkeklere karşı tavır/yaptırım geliştirirken, ürettikleriyle ilişkimiz nasıl olacak? Yaptıklarını öğrenmeden önce sevdiğimiz filmlerini, romanlarını sevmemeye mi başlayacağız birden bire? Böyle bir şey mümkün mü? Ya da gerekli mi? Ürettiği film, roman, resim bir kadına tecavüz etmesinden ya da çocuğu istismar etmesinden bağımsız mı değerlendirilmeli? Bunlara ilkesel olarak karar verilebilir mi? Sanatla, sanat ürünüyle/eseriyle ilişki ilkesel olarak belirlenebilir mi?

Hepimizin bildiği örnekler üzerinden yıllardır başımızın üstünde dolanıp duran ama bir türlü tartışmaya başlayamadığımız bir konu bu. Tüm öğrendiklerimizden sonra, Woody Allen’ın bayıldığımız filmlerini aynı hınzır coşkuyla izlemeye devam mı edeceğiz? Edebilecek miyiz? Ya Roman Polanski? Rosemary’nin Bebeği’ni,Kiracı’yı, Tiksinti’yi izlerken, Polanski’nin on üç yaşında bir çocuğu istismar ettiğini, bu istismarın hâlâ sinema çevrelerinde çocuğun “rızasıyla” gerçekleştiği iddia edilerek, tecavüzden sayılmadığını aklımızdan tamamen çıkaracak mıyız? Çıkarabiliyor muyuz? Ya da Türkiye’den bir örnek düşünelim: Ağır Roman‘ı hâlâ aynı hayranlıkla okuyabiliyor muyuz? Metin Kaçan ve Alp Buğdaycı’nın öldüresiye döverek tecavüz ettikleri kadının fotoğrafını aklımızdan kovabiliyor muyuz romanı okurken? Kovmalı mıyız? Ağır Roman’ın iyi bir roman olduğu gerçeğini değiştirir mi yazarının bir kadına öldüresiye tecavüz etmesi? Peki, ama romanların/filmlerin/müziğin/resmin iyi olmalarından, niteliklerinden, değerlerinden bağımsız olarak bunlarla kişisel ilişkiler kurmuyor muyuz? Bireysel okuma/izleme/dinleme deneyiminin içine sızmaz mı tecavüzler, parçalanmış bir yüzün imgesi, yedi yaşındaki bir çocuğun, o trenlerle oynarken babasının kendisine yaptıklarını anlatışı?

Bu sorulara kestirmeden, yalınkat bir ilkesellikle verilecek hazır cevaplar yok. Ama zaten bu sorular gündemimize bir türlü gelemiyor, erişemiyor. Çünkü bunları sormak orada, uzaktaki bir adamın uzaktaki bir kadına/çocuğa tecavüz etmesini mesele edinmeyi, kendini bu tecavüzün/istismarın muhatabı kılmayı, sorumluluk üstlenmeyi gerektiriyor. Bu sorular rahatı bozuyor. Hayatın bin türlü derdinin içinde sinemayla, edebiyatla, müzikle güç bela yakalanmış iki gramlık keyfi kaçırıyor. Bu yüzden görmezden gelmenin artık mümkün olmadığı gürültülü ifşalarda, aman keyifler kaçmasın, ‘izleyiciye’ dokunan olmasın, mideler hiç bulanmasın diye en kolaydaki, hemen hazırdaki, dünyanın neresine gitseniz yanı başınızdaki “duruş” sahipleniliyor, her sahiplenenin öz, hakiki, orijinal buluşuymuş gibi: Şüphecilik, herkesin ata sporu oluveriyor bir anda.

Kime inanılacak? Nasıl inanılacak? Taciz/tecavüz/istismar gerçek mi acaba? “Yok, hayatta inanmam bu adamın böyle bir şey yapacağına.” Ve her nedense inkâr hep detayda gizli oluyor, şüphecilikte vücudun uzuvlarına mutlaka iniliyor: “Adam yalnızca sürtünmüş mü, yoksa fiziksel olarak tespit edilebilecek bir “zorlama” var mı? Hem “çocuk belki üstüne bir şey dökmüştü, külotu o yüzden çıkarılmıştı.” Daha ‘akla yatkın’ şüpheler, en akıllılar tarafından dillendiriliyor; küçük Dylan, bir yaz gecesi rüyası görmüş olmasın? Çocuklar, özellikle de kız olanları, o yaşlarda hayalle gerçeği birbirine karıştıran bu rüyalara meyilli olur hepimizin bildiği gibi Freud’dan beri. Ayrıca “Mia Farrow’un da nasıl bir kadın olduğu belliymiş zaten.” Hem bu gibi iftiralar, başka büyük sanatçılarla da atılmıştır mutlaka: Polanski meselesinde de, “Kız kendiliğinden gitmemiş mi adamın yanına? Annesi mi teslim etmiş?”, “Adam ne bilsin kızın yaşını?”  Yerli malı yurdun malı diyorsanız illa, “Metin Kaçan mı? Hiç ihtimal vermiyorum öyle bir şeye.”, “Kadın zaten eski sevgilisi değil miymiş? Niye tecavüz etsin ki?”[i]

İnanmak ya da inanmamak, işte bütün mesele. Peki, kim olarak? İzleyici mi? Tanık mı? Neden bir taciz/tecavüz/istismar haberi düşer düşmez, görevi iki taraftan kime inanılacağı konusunda kanaat bildirmek olan tecavüz müdürleri sarıyor dört bir yanı? Kendi pozisyonunu kime inanılacağı yönünde kanaat bildirecek muktedirliğe sabitlemek, olayla yalnızca kanaat önderliği ekseninde ilgilenmek, kendine tecavüzden kumaş biçmek… Pardon, nasıl gelmiştik bu noktaya? Müdürü olacak başka hiçbir şey kalmamış mıydı? Bu çok mu eğlenceli yoksa?

Dylan Farrow, mektubunda tecavüzün bir anla sınırlı olmadığını, o anda olup bitmediğini, izleyiciler, destekleyiciler, aklayıcılar, şüpheciler, kimin doğru kimin yalan söylediğini ölçüp tartan terazi akıllılar, sessizler, unutuverenler yüzünden bir ömre yayılan sürekli bir şiddet olduğunu anlatıyor tane tane. Babasının kendisine, çocukluğuna, hayatına yaptıklarını açıkladığı mektubuna, “bize” soru yönelterek başlaması bu yüzden… Babasını, dünyaca ünlü sinemacı Woody Allen’ı değil, “bizi” muhatap alması bu yüzden; biz “izleyicileri”…

Kim tahmin edebilirdi, bu kadar basit bir sorunun bir kadının canını böylesine acıtabileceğini? Evet, Dylan Farrow sordu. Yine duymamış gibi mi yapacağız? “En sevdiğimiz Woody Allen filmi hangisi?”

[i] Tecavüzcü/çocuk istismarcısı bu adamların etrafında koruma kalkanı oluşturan çevreleri de unutmayalım:  Woody Allen’a sahip çıkan ve onu aklamak için var gücüyle savaşanları kısa bir internet araştırmasıyla bulabilirsiniz. Polanski yıllar süren davanın ardından nihayet tecavüzden ceza aldığında ona sahip çıkıp kararı kınayanların isimleri de başlattıkları imza kampanyası nedeniyle ortada. Metin Kaçan ve Alp Buğdaycı’nın tecavüzünü örtbas etmeye çalışanları, aklayanları, Murathan Mungan’dan Cem Yılmaz’a kadar onlarca erkeğin Kaçan ve Buğdaycı için oluşturdukları dayanışma ağını unuttuysanız, Pazartesi dergisinin şu sayısı ve geçtiğimiz yıl Metin Kaçan’ın intiharının ardından Ayşe Düzkan’ın kaleme aldığı şu yazı hafızaları tazeleyebilir. Ayrıca Amargi’nin 28. sayısında Halide Velioğlu’nun “Metin Kaçan ve G.K. Vakası: Estetikten Ahlak, Arzulardan Siyaset ve Adaletten Hukuk Mümkün mü?” başlıklı şahane bir makalesi mevcut.

Kaynak: agos.com.tr