Vizontele filmlerinde Yılmaz Erdoğan’ın çocukluğunu oynayan Şenol Bali, şimdilerde gazetecilik yaparak yaşamını sürdürüyor. Bali, Erdoğan ile bağlarının Roboski katliamını anlatacak bir film için destek istediğinde aldığı hayır cevabıyla bittiğini ve Erdoğan’ın filmleriyle katliamların asıl sorumlularını aklayarak devrimcileri itibarsızlaştırdığını söylüyor. Bali, oyunculuk hayatını Van Aktüel’den Oktay Candemir’e anlattı. Bize de aktarmak düştü.

Yılmaz Erdoğan ile nasıl tanıştınız?
Edremit’e bağlı Bakımlı köyü ilkokulunda İzmir’li iki idealist öğretmenimizle beraber tiyatro grubu kurmuştuk. Köyden arkadaşlarla bir araya gelip yılda bir çocuk tiyatroları çıkarıyorduk. İşin sanatsal boyutunu çok da önemsemediğimiz oyunlarla Van bölgesinde düzenlenen turnede birinci olmuştuk. Daha sonra benzeri oyunları Hakkari, Bitlis gibi çevre illerde sahnelemeye başladık. Tiyatronun ne olduğunu çok da bilmeden tiyatrocu olmuştuk anlayacağınız. O sırada Vizontele filminin çekileceği söylentileri dolaşmaya başlamıştı yörede. Oraya gelecek ünlüleri göreceğimizin hayalini kurarken öğretmenlerimiz bir sabah yine bizleri prova var diye acil çağırması üzerine birimiz tarladan diğerimiz koyun otlatmayı bırakıp okul yolunu tutmuştuk. Okula vardığımızda Levent öğretmen bugün özel bir prova yapacağımızı ve bunu dışarıdan gelen birkaç misafirin de izleyeceğini söylemişti. Çok da önemli değildi bizler için, her zamanki rahatlığımızla çıktık oyunu baştan sona oynadık. O ara öğretmenlerimizin misafir dedikleri kişiler oyunu baştan aşağı kameraya almaları biraz tuhaf gelmişti. Oyun bitti, misafirler de ayrıldılar okuldan. Dönüp öğretmene neden kayıt aldıklarını sorduğumuzda gülerek ve gururlanarak çekim yapanların Yılmaz Erdoğan’ın ekibinden olduğunu, filmde oynamaları için yöreden çocuk oyuncu aradıklarını ve yemek yedikleri bir işletmede tesadüfen tanıştıklarını söyledi. “Ricamız üzerine gelip sizleri gördüler, gidip çektiklerini Yılmaz Erdoğan ile paylaşıp bize geri dönecekler iki hafta içinde” dediğinde hepimizin yüzünde şaşkınlık ve sevinç arası bir duygu belirmişti. Heyecan ve merakla iki hafta gelip geçmişti. Biz de o ara köyün Gevaş’a yakın olması nedeniyle filmin çekileceği setin inşa çalışmalarını izliyorduk gizlice. Böylece seçilmemiz durumunda gideceğimiz yere dair bir şeyler olurdu bizde. Çünkü işin nasıl olacağını, nelerle karşılaşacağımızı hiç de kestiremiyorduk. Ve nihayet bekleyişimizin üçüncü haftasında öğretmenlerimiz arandı ve ben, Sinan ve Şahin diye iki arkadaşın daha seçildiği söylendi kendisine. Gelen habere duyduğumuz şaşkınlıktan sevinmeyi bile unutmuştuk. Gelen haberden sonra yaşamımızın değişeceği hissi iyice yerleşmişti içimize. Neyse ki uçak biletinin ayarlandığı gün nerdeyse her anı yaşamımızda bir ilk olacak yeni bir deneyimin kapısından içeri girdik. İstanbul gibi devasa bir şehri doyasıya gezmenin yanı sıra senaryo üzerine tüm oyuncuların katıldığı prova çalışmalarından sonra hep beraber tekrar Gevaş’a döndük ve film çekimlerine başladık.

Şenol Bali (Vizontele Tuuba, 2004)

Şenol Bali (Vizontele Tuuba, 2004)

1990’lı yıllardaki Erdoğan ile daha sonra ünlenen Erdoğan arasında ne gibi değişiklikler gördünüz?
2000 yılının başında tanımıştım, tanır tanımaz da geçmiş dönemlerinde yapıp ettiklerini öğrenmeye, yazıp çizdiklerini okumaya,izlemeye başladım. Her Kürt bireyinin mütemadiyen yaşadığı çelişkilerden iyi faydalandığı dönemlerdi bahsettiğim bu dönem. İki toplum arasındaki uyuşmazlıkları, çelişkileri veya absürd olayları ustaca devşirebiliyordu. Hatta yazın gittiği Hakkari ve okul okuduğu Ankara ile simgeleştirdiği iki ayrı yaşam arasındaki gel-gitleri formel olarak iyi kullandığı ve bunlardan önemli şeyler çıkardığını hepimiz biliriz. Ve çoğumuz hayranıydık. Ancak bunu yaparken sürekli bir “izleyici” pozisyonundaydı. Sanatçı veya aydın kişinin zulüm ve ezmenin olduğu yerde “yargısız” durması veya “taraf” olamaması veya kendisini “taraf” kılacak her türlü eylem ve söylemden kaçınması onu bir süre sonra yukarda bahsettiğimiz onu var eden çelişkinin veya absürd olanın kuyusuna attı. Sanatsal üretimi için önemli materyaller damıttığı iki coğrafya arasındaki yarık kendisini de bir anlamda içine çekmiş, yutmuştu. Kendisini emzirip büyüten söz konusu çelişkiler bu sefer kendisini hapsetmiş vaziyete gelmişti. Bu vaziyet 2000 yılında başlayan sinema hayatında da karşılığını buldu. İlkin çekilen Vizontele’deki Kıbrıs Askeri Harekatı’na veya Vizontele Tuuba filminde ele aldığı 1980 darbesi gibi yakın Türkiye tarihinin seyrini belirleyen iki önemli konuda belki çok şey anlattı, ancak toplumun sesiyle olayların gerçek müsebbiplerine bir şey söylemedi. Anlattığı şeyler de yuvarlak ve sorumluları gözden kaçırarak onları paklar mahiyetteydi. Türkiye tarih seyrini değiştiren iki kırılma noktasını anlatmak ama anlatırken efendiye halel getirmemeye gayret göstermek şöyle dursun, kendisini var eden coğrafya üzerindeki baskı ve şiddete dair de bir itirazı olmadı. Sette bizimle çoğunlukla Kürtçe iletişim kurmasından kaynaklı aldığım cesaretle birinci filmde amcam Rıfat’ın Kıbrıs harekatında yaşamını yitirmesini tv’den (vizonteleden) öğrenme sahnesinde “Yılmaz abê burda ‘Ew jî çu/O da gitti’ diyeyim mi?” önerimi kabul etmeyişi bana göre yukarda bahsettiğim kendisini esir alan söz konusu çelişkilerle açıklanabilir. Yani “kültürel” olarak dili önemseyecek ve kullanmaya çaba göstereceksin ama tüm kamusal alanda ve eğitimde Kürtçeyi yasaklayanlara bir itirazın olmayacak. Yine Vizontele Tuuba’da filmin sonlarında darbe başladığında Gevaş’lı elli yaşını aşmış bir amcanın çekim esnasında “O bağlar nerde?” (domuz bağlarını kast ediyordu) sorusu da anlatmak istediğime yardımcı olabilecek nitelikte.

Yine sinema serüveniyle beraber kurumsallaşan bir ticaret yaşamı oldu kendisinin. Toplamda 6 milyon dolar harcadığı iki filmin kendisini amorti etmesi kaygısı da onu geri dönülemeyecek bir yola sürükleyecekti. Söz konusu kaygı için artık efendiye halel getirmek bir yana ona şirinlik de yapması gerekiyordu. Ki 2010’lardaki açılım sürecinde soyunduğu aydın rolüne, oradan demokrasi nöbetlerine kadar uzandı bu durum. Ve söz konusu nöbetlerde Amcası Namık Erdoğan’ ı katleden (Filmlerinde sürekli romantize ettiği ancak failine dokunmadığı başka konu) ve katlettiğini itiraf eden Ayhan Çarkın’ın Susurluk’tan dava arkadaşı olan Mehmet Ağar ile aynı sahneyi paylaşması da çürütmeye çalıştığı şeyin kendisini çürütmesi durumuydu. Sonuç olarak 1990’lı yıllarda mazlumdan yana taraf olamayan Erdoğan, söz konusu kaygı ve çelişkilerin sürüklediği rüzgar ile olgunluk döneminde zalimden yana taraf oldu.

Yılmaz Erdoğan sizin de oynadığınız Vizontele Tuuba’da devrimcileri olduğu gibi mi anlattı, yoksa dejenere mi etti?
Vizontele Tuuba filminde 1980 darbesini ve o dönemdeki sıkı yönetimin Hakkari’deki yansımasının çok uzağında bir ele alış biçimi vardı. Devrimcileri ağırlıklı olarak bıyık bırakma meselesine indirgemek veya sevgilisiyle buluşma çabasını siyasal mücadelenin önünde bir yerde göstermek gibi lakayt sunumlarla toplumsal gerçekçi/muhalif ya da darbeyi sorgulayan koşullarını ortadan kaldırmıştı filmin. Ve film boyunca “devrimci” ve “faşist” gruplarını sürtüşmesini sürekli olarak merkezde tutan ancak askeri gücün özellikle devrimci tarafa yapıp ettiklerine asla değinmeyen bu tavır filmi peşin olarak apolitik bir zemine oturttu, izleyenleri de 1980 darbesine karşı apolitikleştirmeye itme çabası taşıyordu bu aynı zamanda. “Dönem eleştirisi” sayılan filmde dönemin devrimci hareketini birkaç gencin sürtüşmesi olarak ele alması, köye sürgün edilen öğretmen hikayesi üzerinden toplumun kalan kısmını “cahil” ilan etmesi gibi tutumlar da ait olduğu coğrafyaya karşı çürümüş bir bakışın karşılığı olarak değerlendirilebilir. Ve elbette bu çürümüş bakış açısı sadece dönem devrimciliğini değil toplumsal hakikatin neredeyse tamamını sınırsız bir dejenerasyon ya da değerini düşürme ile yüz yüze bıraktığını diyebiliriz.

Yılmaz Erdoğan Kürt meselesi konusunda ki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslına bakarsanız Erdoğan kendi sanatsal üretimini tamamıyla Kürt veya Kürdistan sorunu üzerine kurmuştu. Yani uzun bir tarihsel geçmişi olan bir sorunun yakıcılığının iki toplum arasında yarattığı çelişki veya çatışkılardan ustaca faydalandı. Bunu yaparken Bilhassa Türk kimliğinin karşısında direnmenin imkânsız olduğu kanaatindeydi. Mesela ilk filmden beri sohbet aralarında yüzümüzün sürekli durduğumuzun yerin karşısındaki tarafa dönük olmasını önerirdi. Yine gündemde olması bağlamında açlık grevlerinden veya diğer siyasal gelişmelere ilişkin bir söz söylediğimizde sürekli “Bunların sırası değil, önce bir yerlere gelin” gibi konuşmalarla tenkitlerde bulunurdu.

Yine “Bir yazar kendisi gibi nötr olmalı” diyordu konuk olduğu Tv8’de, Tolga Candaş’ın sunduğu programda. Ve zaten yapıp ettiklerinde Kürt veya Kürdistan sorununa karşı tutumu da nötr bir çizgisindeydi. Aylarca süren savaşlar sonrası o sıklıkla metaforize edip kullandığı kendi şehri dahil onlarca şehir yok olurken kendisinin Köyceğiz’in bir beldesinde organik tarımla uğraşması hafızalardaki yeri koruyor.

Diğer taraftan Kürt milletini üst kimliğin bir ritüeli olarak görmesine hem bizler çalıştığımız sürece defalarca şahit olduk hem de kendisi çeşitli iletişim araçları yoluyla farklı biçimlerde dile getiriyordu. Dolasıyla Kürt sorununu ulusal bir sorun olmaktan çok “karşılıklı yanlışların” doğurduğu bir arıza olarak görmesi kaynağını buradan almaktaydı . Bu yüzdendi ki Kürt meselesiyle ilgili bir çözüm tasarlayabilmek, toplumu için bir gelecek tasavvur edebilmek gibi bir tasa taşımadı. Yine üretim tarihi boyunca yaşananlara dair toplumdan yana gerçekçi bir yargısı olmaması bu yüzdendi. Hem yaşadığı dönem hem de yaşadığı dönemi anlattığı eserlerinde yaşananlara ilişkin sorumluluk alması gerekirken farklı edebi mürekkep veya estetik formlarla izleyici olarak durmak kendisinin trajedisiydi anlayacağınız.

Özet olarak, iklim güzel olduğunda buraya sefere gelen acı pazarlayıcılar vardı ya hani. Şu Kürdistan’a uğrayıp kitap yazan, köşe yazısı kaleme alan, şarkısını-şiirini okuyan ve bazen günah çıkarmaya yeltenen tacirler… Yılmaz Erdoğan’ın da Kürt ve Kürdistan meselesine yaklaşımı bunlardan farklı değildi. Sadece bazen mahalleden biri gibiydi. O kadar.

Siz Erdoğan ile neden yollarımızı ayırdınız?
Birinci filmin çekimleri sona erdiğinde bizimle bir kontrat yapılmıştı , BKM’ye (Beşiktaş Kültür Merkezi) bağlı oyuncu olduğumuzu garantileyen bir mukavele. Ancak çocuk yaşta olmamız itibariyle bunları bizi temsilen bizimkiler imzalamıştı. Yani içeriğine çok da hakim değildik açıkçası. Dört ayrı sinema filminde rol aldık 2009 yılına kadar. Daha sonra Ankara’da üniversite hayatı başladı benim için. Ve tabi o süreç boyunca ilişkiler zayıflamış, hatta koma düzeyine gelmişti. Ben de üniversitenin ilk yıllarından itibaren Ankara’daki amatör sinema ve tiyatro derneklerinde aktif olmaya başladım ve nihayetinde üç ayrı kısa filmle sinema dünyasına yeniden merhaba dedim. 2011 yılında Şırnak Uludere’de Kürt yoksullarının bombardıman sonucu yaşamını yitirmesi üzerine Roboski’ye gitmiştik. Orada şahit olduğumuz görüntüyü uzun uzun anlatmaya gerek yok elbette. Ankara dönüşünde dernekten bir arkadaşımla Roboski’nin belgeselini yapmaya karar verdik ve bir kamera ödünç alarak yeni çektiğimiz öğrenci burslarmızla Diyarbakır’ın, oradan da Şırnak’ın yolunu tuttuk. İlk etapta kayıp yakınları ile çekimler yaptık ancak özellikle dış çekimler için teknik malzemelerin yetersizliğinden Ankara’ya geri döndük. Filmi tamamlamak istiyorduk bunun için de gerekli eksiklikleri tamamlayıp Şırnak’a geri dönmemiz lazımdı. Destek için çaldığımız birkaç kapıdan istediğimizi alamayınca aklıma Erdoğan ve BKM geldi. Gece atlayıp İstanbul’a gittim. Ertesi sabah BKM’ye uğradığımda kendisini bekledim. Birkaç saat bekledikten sonra danışmanı girdi içeri, kendisini sordum. Yukarda olduğunu, yoğun olduğunu söyledi. Ziyaret sebebimi anlattıktan sonra bir daha yukarı çıktı. Ve geldiğinde “bunu yapamayacağını” cevabını getirmişti. O cevap Erdoğan ile son iletişimimiz oldu.

Kaynak: Van Aktüel