O sabah, Tuğba elma ağaçlarıyla dolu tepeye bakan üç odalı taş evi temizlemek için saat dörtte uyandı. Kocası Ahmetle burada, muhafazakâr Anadolu ile Ege’nin rakı-sigara kıyıları arasında kalan Kayrakaltı (Soma) köyünde büyümüşlerdi. Ahmet’i işe götürecek otobüs, hanidir servi ağaçları ve zeytinlikler arasından ilerliyordu. Tuğba ilk yaş gününe sadece üç gün kalan bebeğini emzirmeye yatak odasına gitmiş, çocuğuyla birlikte uyuyakalmıştı. Bu yüzden Ahmet kahvaltı etmeden çıktı. Tuğba 18, Ahmet ise 30 yaşındaydı. Bazen birbirlerinin yanındayken hâlâ mahcubiyetle yüzleri kızarıyordu. O sabah Tuğba kendisine benzeyen bebeğiyle uyuklarken kocasına veda edemedi.

Otobüs köy yolunun sonunda durdu, Ahmet saat beşten biraz önce evden çıktı ve anasının evinin karşısındaki çamurlu patikadan yürümeye koyuldu. Arabası bozulmadan önce, bir süre Ramazan pideleri satmayı denemişti, karısı da kendisi de Müslümandı ama kendilerine şöyle bir iftar ziyafeti çekecek paraları neredeyse hiç olmadı. 350 hanelik Kayrakaltı’nda köylüler eskiden tütün ve koyun yetiştirirlerdi. Ancak bundan 30 yıl önce ülkenin dünyaya açılmasıyla, devlet Marlboro ve Parliament ithal etmeye başladı, hayvan yeminin fiyatını yükseltti ve kısa sürede kimse çiftçilikten para kazanamaz oldu. Bazıları daha iyi bir hayat için köyden kente göçtüyse de, sonları genellikle hüsran oldu. Ahmet gibi geride kalanlar modernleşmenin kendilerini de vuracağını bilmeden, toprağı işlemeyi sürdürdüler. O zamanlar Ahmet bir kömür ocağında günde bir buçuk saatliğine makine operatörü olarak çalışmak için her gün köyünü terk ediyordu.

Madenci Ahmet (sağda). Fotoğraf: George Georgiou

Madenci Ahmet (sağda). Fotoğraf: George Georgiou / The New York Times

Ahmet’in 14 yaşındaki Tuğba’yı kaçırıp Soma’ya gitmesi, evlenmelerine izin verene kadar kızın babasıyla haftalarca süren tartışmalara neden olmuştu. Ahmet o zamanlar İmbat tarafından işletilen bir kömür ocağında çalışıyordu. Bu çalıştığı dördüncü madendi, ilki epey eski bir madendi ve göçtüğünde kurtarma ekipleri madencileri aramak için bir motosikletin farını kullanmışlardı. İmbat’a ait ocak ise linyitiyle bilinen bir bölgede yer alan daha büyük bir madendi. Kasabanın havası yanmış kömür tozu kokusuyla doluydu, bazen bilhassa sıcak yaz gecelerinde cildinizi karıncalandırdığını hissedebiliyordunuz. Kasabanın merkezinde, çoğu madencinin bağlı olduğu Türk-İş binasının yanında Linyit Otel bulunuyordu. Linyit Lisesi ve Linyit Rehabilitasyon Merkezi de buralardaydı.

İmbat için bir yıl kadar çalıştıktan sonra, Ahmet ilk iznini Tuğba’yı kaçırmak için kullandı. Planını, iznini aldığı ve bu türden meselelerin önemini bilen şefiyle de paylaştı. Ama geri döndüğünde işini kaybetmişti. Şefi Ahmet’e “Seni hatırlamıyorum,” dedi. Ahmet de iş için Soma Holding tarafından işletilen Eynez Maden Ocağı’nın kapısını çaldı.

O gün Eynez’e gittiğinde giysilerini ve telefonunu dolabına bıraktı, kabanını, botlarını ve eldivenlerini giydi. Madenciler kıyafetlerinin kalitesizliğinden yakınıyorlardı, yeni ekipmanları da çoğunlukla kendileri almak zorunda kalıyorlardı. Giyinme odası yıkık döküktü, sıçanlarla doluydu. Soma Holding’in Işıklar gibi madenlerinde işçiler dışarıda giyiniyorlardı. Ahmet’e bir ay önce Işıklar’da çalışması teklif edilmişti, ama su basmış ocaktaki koşullar berbattı. Makineler bile çamura batmıştı. Ahmet, eve döndüğünde sövüp sayarak Tuğba’ya maden ocaklarından nefret ettiğini söyledi: “Bir daha gitmeyeceğim! Allah belasını versin.”

Bilhassa çalıştığı gündüz vardiyasından nefret etmişti, çünkü madene gelen patronların emirleri taşeronlarınkiyle uyuşmayabiliyordu. Taşeronlar madencileri işe almanın yanı sıra çıkarılan kömür miktarına göre komisyon alıyorlardı. Kimseye hesap vermediklerinden, işçileri istedikleri kadar zorlamakta serbestlerdi. Yavaşlayan işçilere hakaretler yağdırıyor, analarına bacılarına küfürler düzüyorlardı. Gün boyu aynı: hadi, hadi, hadi. İşine dön. Çelişkili talimatlardan, kötü koşullardan, güvenlik risklerinden veya herhangi bir şeyden şikayet etmek “fitneci” olarak anılmanıza sebep olabilirdi. Uzun bir yıkım ve paranoya tarihine sahip bir ülkedeki hiç kimse de bunu istemezdi.

Ahmet, vardiyasından önce şirket kantininden bir poğaça aldı ve madenci arkadaşlarıyla sohbete daldı. Bazıları Soma’da, bazıları çevre köylerde yaşıyordu. Bazıları Zonguldak ve Kütahya’daki madenlerden gelmişlerdi, bazıları Soma dışında hiç çalışmamıştı. Bazıları çocuk sahibiydi, bazılarıysa gencecikti. Türkiye’nin 90 yıllık tarihindeki en korkunç endüstriyel felaketin yaşanacağı gün, 13 Mayıs 2014’te orada yaklaşık 700 kişilerdi ve neredeyse yarısı hayatını kaybedecekti.

Eynez maden ocağı yaklaşık iki kilometrekare genişliğinde ve 400 metre derinliğindeydi. Fanlar içeriye sürekli temiz hava üflüyordu. Ahmet’in yerin altındaki görev yerine erişmesi yürüyerek en az 30 dakikayı buluyordu. Şefler, işçileri hızlandırmak için “Hadi! Hadi!” diye bağırıyordu. Kömür ocağı bundan 10 yıl önce devlet tarafından işletiliyordu ve yılda 1,5 milyon ton kömür üretiyordu. Ancak 2005’te özelleştirildi, üretim kapasitesi zamanla 3,5 milyon tonun üzerine çıktı. Üretilen kömürün tamamı da devlet tarafından satın alınıyordu. Devlet rödovans denen sistem sayesinde hâlâ ocağın sahibiydi, kömürü sabit bir fiyatla kendisine satması karşılığında özel bir şirkete kiralamıştı. Pratikte, şirketle devlet arasında neredeyse hiç fark yoktu. Madenciler, devlet müfettişleri denetime geldiğinde görünen ortak çıkarların farkındaydı. Denetimciler madenin sadece belirli bölümlerine bakıp madene geçer not veriyorlardı.

On yılı aşkın bir süredir iktidarda olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), elektrik, inşaat projeleri ve seçim zamanı dağıtmak için kömüre ihtiyaç duyuyordu. Şimdi cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan, başbakanlık zamanlarındaki son üç seçim kampanyasında torbalarca kömürü yoksullara dağıtmıştı. Çoğu maden işçisi AKP’yi desteklemişti. Patronları, işçilere AKP seçimi kaybederse onların da işlerini kaybedeceğini söylemişti. Bazen, bütün ulusun partinin etrafında kendiliğinden toplandığı izlenimini yaratan seçim mitinglerine gitmeleri için, işçiler fazladan bir yevmiye de alıyorlardı. Madenciler de ellerini sallıyor, sloganlara eşlik ediyordu.

Ahmet AKP’yi sevmişti, çünkü iyi hastaneler inşa etmiş, sigorta ücretlerini düşürmüş, çiftçi kooperatiflerine borçlarını ödeme konusunda yardım etmişti. Yine de yetmiyordu. Kömür ocağında çalışarak ayda ancak 1.800 lira kazanabiliyordu. Çalışma koşulları madendeki konumuna göre değişiyordu. Felaketten haftalar önce bazı işçiler madenin belirli bölümlerinin normalden daha sıcak olduğundan yakınıyordu. Daha fazla su içiyorlar, bolca terliyorlar, derileri tahriş oluyor ve kızarıyordu. Eşlerine adeta yandıklarını söylüyorlardı. Birçoğu krem yazdırmak için hastanelere gitti. Yükselen ısıdan, çıkan küçük yangınlardan, metan ve karbon monoksitten endişe ettiler. Ahmet’e göre normal olmayan ısı değil, çalışma saatleriydi. Bir önceki ay, 8 saatlik yerine 10 saatlik vardiyalarla çalışmıştı. Ahmet’inkinden sonraki vardiya öğleden sonra dörtle gece yarısı arasındaydı, günışığında daha fazla zaman geçiriliyordu. İşçiler de bu vardiyaya “paşa vardiyası” adını takmışlardı.

Ahmet daha önce madenlerde iki kaza atlatmıştı. İlkinde sırtına büyük bir kaya düşmüştü. Diğerinde de yine bir kaya parmağını ezmişti. Felaketten bir hafta önce, karısına eğer madende yanarak ölürse kimliğinin ezilmiş parmağına takılan metalden belirlenebileceğini söylemişti.

Ahmet, maden ocağının en derin bölümlerindeki A Paneli’nde yer alan tünele vardı ve görev mahalindeki işçiden nöbeti devraldı (Yeraltında vardiya değiştirmek olası bir kaza durumunda kayıp riskini yükseltir). Çalıştığı alanın uzunluğu yaklaşık 75 metre civarındaydı ve bu alanda dev bir çarkıfeleğe benzeyen kazı makinesi kömürün kayalardan ayrılabilmesi için toprak duvarları kazıyordu. Ahmet’in kullandığı makine ise tavanın çökmesini önlüyordu. Eynez çoğu modern maden ocağı kadar mekanize değildi. Yine de kömür çıkarmak artık 1930’ların Britanyasında işçilerin alçak ve dar alanlarda dizlerinin üstünde kürek yardımıyla yaptığı gibi ağır bir iş değildi. Çoğu Somalı madenci elektrik ve güvenlik işleriyle uğraşıyor, madenden dışarıya su pompalıyor veya Ahmet’i yaptığı gibi toprak kazıma makinelerinin düğmelerine basıyordu. Makineler modern, ancak iş ve güvenlik koşulları eskiydi.

Ahmet’in çalıştığı tüneldeki 40 işçinin öğle yemeği için genellikle yarım saati vardı, ama yemeklerini arkadaşları çalışırken sırayla yalnız yiyorlardı. İşçilerin yemek yemesi için ayrılmış bir oda bile yoktu, yemeklerini çalıştıkları yerde yiyorlardı. Ahmet yeni madencilerin nasıl bir uyum sürecinden geçtiğini hatırlıyordu. İlk günler plastik yoğurt kapları açılır açılmaz kömür tozu içinde kalınca bir kenara atılıyordu. Sonrasında kömür tozlarını kaşıkla çıkarıp yemeyi öğreniyorlardı. Müfettişler gelirse, yöneticiler işçilerin yemek yemesi için aydınlık ve temiz alanlar oluşturuyordu. Aksi hâlde madenciler açıkta ve karanlıkta besleniyorlardı. Çoğunlukla yemeklerini sıçanlar aşırıyordu. Bazı madenciler sıçanların zehirli gazı güvenilmez sensörlerden daha iyi algıladıklarını bilerek onlara dostça davranıyordu. Zaten amirlerin alarmı çalıştırmaya gerek duymadığı küçük yangınlara sıkça rastlanıyordu.

Saat tam üçten sonra kazı makinesi durdu. Kömürün olduğu taşıyıcı bant durdu. Işıklar kapandı, elektrik kesildi. Karanlıkta yalnızca madencilerin baretlerindeki fenerler parlıyordu.

Ahmet’in bulunduğu tüneldeki mühendislerden İbrahim, madendeki telefonlardan yukarıyı aramayı denedi, ama telefonlar da çalışmadı. İbrahim ile Tünel Amiri Vedat madenden çıkmalarının iyi olacağını ve yetkinin Ahmet’te olduğunu söyleyip çıkışa doğru yarım saatlik tırmanışa yöneldiler. Onlar gittiklerinde kalanlar grubun tamamının çıkması gerektiğini ileri sürdü – belli ki bir şeyler ters gidiyordu, zaten vardiya da bitmek üzereydi. Ama madenciler vardiyayı nadiren erken bitirirlerdi, çünkü yevmiyenin tamamını kaybedebilirlerdi. Dolayısıyla A Paneli’ndeki madenciler beklemeye ve sohbet etmeye koyuldu. Biraz sonra İbrahim ve Vedat geri döndü. Bir kablonun yandığını ve kara dumanlar çıktığını söyleyen gaz maskeli elektrisyenlerle karşılaşmışlardı.

Madenlerde yangınlar olurdu. Linyit içten yanmaya yatkındı, sıklıkla da kendiliğinden yanardı. Rastgele asılmış ve kolay tutuşan kablolar da eskiydi. Bu yüzden kimse pek paniklemedi ve olduğu yerde kaldı.

Almanya ve ABD’deki madenlerin veya 2010’da 33 madencinin 69 gün sonra kurtarıldığı Şili’deki madenin aksine, Eynez madeninde pahalı yaşam odalarından bulunmuyordu. Ahmet’in çalıştığı tünel bir taraftan havalandırma tüneline bir taraftan da çıkış tüneline bağlanıyordu. Hava dolaşımı bu tüneller boyunca bir dizi tahta kapılarla sağlanıyordu. İbrahim ve Vedat madencilere çıkabileceklerini ama daha önce kullandıkları çıkış tünelini kullanamayacaklarını söylediler. Havalandırma tünelinin 200 metre aşağısında madendeki bir üst kademeye açılan bir geçit vardı. Madencilere bu rotayı kullanabilecekleri söylendi. Ama duman çoktan dolaşımdaki havanın aksi yönünde havalandırma tüneline girmişti. Oldukları yerde sıkışıp kalmışlardı.

Karbonmonoksit bir madenciyi içerideki oksijen miktarına bağlı olarak dakikalar içinde öldürebilir. Yeterince yoğunsa, yalnızca üç beş nefesle ölmenize yetebilir. Ama bu 40 madenci şanslıydı. Kazı makinesinin çalıştığı ve destek ekipmanlarının karbonmonoksitin toplanacağı daha yüksek tavanlar oluşturduğu alandaydılar. Dumandan kaçarak madendeki diğer bölümlerden buraya gelenlerle birlikte yaklaşık 140 kişi olmuşlardı.

Bir an önce dışarı çıkmaları gerektiğini anladılar. Bir saat sonra artık endişelenmeye başladılar. Bu kadar süren neydi? Neden kimse durumu bildirmeye gelmemişti? Güvenlik uzmanı olarak çalışmış madencilerden bazıları ne olduğunu araştırmaya gideli uzun zaman olmuş ve geri dönmemişlerdi. Geçen her dakika daha fazla endişeye neden oluyordu. Madenciler çıkmayı düşündüler ama oldukları yerde hava temizdi ve beklemenin daha iyi olacağına hükmettiler. Duman iyice artmaya başladığında, İbrahim temiz havayı korumak için bir kapı kullanmayı önerdi. Madenciler de yaptıkları bu barikatın arkasına geçip, dua etmeye başladılar.

Tevrat bir aşağı bir yukarı gidip gelen ambulansların sirenlerini duyabiliyordu. İkindi vakti karısı onu güç bela uyandırmıştı. Soma Holding’in bir diğer kömür madeni olan Atabacası’ndaki gece vardiyasından sabah saat 9’da evine dönmüş, kahvaltı bile etmeden uykuya dalmıştı. Madendeki gaz miskinleştiriyordu, bazen 10 saatten fazla uyuyordu. Madenlerde bir kaza olmuş olmalı, dedi karısı. Çok fazla ambulans vardı.

Bölgede her birinde binlerce madencinin çalıştığı beş farklı kömür ocağı vardı. Herkes ambulansın hayra alamet bir şey olmadığını biliyordu. Tevrat Soma Holding’de çalışan bir arkadaşını aradı. Arkadaşı ona Eynez’de yangın olduğunu söyledi. Telefonlar doğru düzgün çalışmıyordu, yardıma ihtiyaçları olabilirdi.

Tevrat 28 yaşındaydı. Karısını ve oğlunu alıp Ordu’dan Soma’ya taşınmıştı. 16 yaşında inşaatlarda çalışmaya başlamıştı. İyi de kazanıyordu, ama seyahat gerektiren işler onu ailesinden aylarca ayırıyordu. Soma’da yaşayan amcası madencileri işe alan dayıbaşlarından biriydi. Bazı dayıbaşları, işçileri kredi kartı boçlarından kurtulabilecekleri yüksek maaşlar vaat ederek cezbediyordu. Çoğu madenci kredi kartı faizi ödemelerinden kurtulamıyor ve sonunda kendilerini dışarıda yapacakları işlerden daha fazla kazandıran madende buluyorlardı.

Madenci Tevrat (sağda). Fotoğraf: George Georgiou

Madenci Tevrat (sağda). Fotoğraf: George Georgiou / The New York Times

Soma’ya gelmesi için Tevrat’ı amcası ikna etmişti. Tevrat günde neredeyse 12 saat süren o klostrofobiden nefret ediyordu. Ailesine günde en fazla iki saat ayırabiliyordu. Her ayın çalışmadığı tek gününde ise temizliğe yardım ediyor ve pazara gidiyordu. Yılda bir kere belki ailece piknik yapabilirlerdi. Sosyal hayatı yoktu, hatta bir hayatı yoktu. Tevrat’ın işi konveyör bandını idare etmekti. Bir keresinde madendeki tehlikeler hakkında amirlerini uyarmış, ama amirleri bağırarak onu açıkgözlülükle suçlamıştı.

Tevrat o gün önce Soma Devlet Hastanesi’ne gitti, hastane madenci yakınlarıyla dolup taşıyordu. Çok kalabalıktı, ama Eynez’deki madencilerden kimse yoktu. Tevrat da madene doğru yola koyuldu.

Bir sonraki vardiyada çalışacak madenciler Eynez’e çoktan varmış, üstlerini değişmişti. Yüzlerce insan madenin girişinde dolanıyor, yardım için içeriye girmeye çalışıyordu. 700’den fazla madencinin yangın nedeniyle içeride sıkışıp kaldığını herkes biliyordu. Civardaki İmbat madeninden bir kurtarma ekibi çoktan içeriye girmiş, diğer yedi ekip ise giyiniyordu. Tevrat da onlara katıldı.

O gün dumanın görünmediği tek girişten madene inen kurtarma görevlilerinin birçoğu sıradan maden işçileriydi. İmbat’tan gelen yardım ekibinin oksijen tankları vardı ve diğer girişi kullanarak beş kişiyi kurtarabilmişlerdi. Ama daha derinlere inmek için duman çok yoğundu, karbonmonoksit yoğunluğu da epey fazlaydı. Tünelin dumandan temizlenmesi gerekiyordu. Yangının başlamasından birkaç saat sonra, bu ilk kurtarma operasyonunda fanların hava akışı tersine çevrildi, Tevrat da aşağıya inmeye hazırlandı.

Ahmet ve diğer madenciler tuhaf bir şey fark ettiler: geçitten aşağıya gelen duman yukarıya da yöneliyordu. Tünelin diğer ucundan gelen çığlıklar dumanın iki taraftan da girdiğini gösteriyordu. Madenciler iyice paniklemeye koşuşturmaya başladılar. Sıkışmışlardı. Göremedikleri karbonmonoksitin kendilerini ne zaman vurabileceğini bilmiyorlardı. Tünelde dumandan uzak bir köşede toplandılar. Hepsinin belinde bir gaz maskesi vardı, ama sadece birkaçı maskelere güveniyordu: Maskeler eskiydi ve son kullanım tarihleri nadiren kontrol edilirdi. Bazıları maskelerini taktı ve maskelerin içinde biriken kömür tozunu soludu. Ahmet kendi maskesinin dört yıllık olduğunu ve ona sadece 45 dakika yetebileceğini biliyordu.

Duman madencilerin yüzlerini ve ağızlarını yakmaya başladı. Ahmet sersemlemeye başladı. Ne olduğunu biliyordu. Bazı madenciler diz çöküp yere oturdular ve zehirlenmemek için suratlarına çamur sürdüler, ağızlarını çamurla doldurdular, hatta çamuru burunlarından çektiler.

Ahmet havalandırma tünelindeki dumanın arasında 20 kadar kişiyi gördü. Paniklemişlerdi. Maskesini taktı ve bir arkadaşının yardımıyla çırpınan birini daha önce temiz havanın olduğu alana çekti, ama her yeri duman kaplamıştı. Madenciler sendeliyor, zehirlenmiş görünüyorlardı. Ahmet, Mühendis İbrahim’i maskesi boynunda yerde otururken buldu. Nefes alıyordu ama burnundan kan geliyordu. Arkadaşı Ali konveyörün altında oturuyordu. Ona yardım etmeye yöneldi, vücudu buz gibiydi.

Ahmet de güçten düşüyordu. İbrahim’e yeniden baktı, yardım istiyordu, ama İbrahim onun iki katı ağırlıktaydı. Yapabileceği bir şey yoktu. Geçitte ilerlerken, dumandan yere serilmiş adamların arasında yürüdü. Bazıları Ahmet’in elini tutmak istercesine kollarını ona doğru uzattılar. Amir Vedat’ın bakışları donmuştu, ama yaşıyordu. Maskeler sebebiyle birbirleriyle konuşamıyorlardı. Ahmet işaret etti: Hadi gidelim. Yukarı. Daha fazla dumanın arasına girip, yukarı yöneldiler. Yalnız kömür taşımak için kullanılan konveyöre ulaştılar. Onları dışarı taşıyabileceği umuduyla konveyörün üzerinde yatan madenciler vardı, diğerleri yerde yatıyordu. Çamurlu zeminde yüzlerce sıçan ölüsü vardı. Ahmet, işte farelerin ve insanların kardeşliği, diye düşündü.

Yerüstünde madencilerin aileleri, jandarmalar, kurtarma ekipleri, polis memurları ve ilkyardım uzmanlarından oluşan binlerce kişilik kalabalık madenin girişlerinde toplanmıştı. İnsanlar bağırıyor, itişiyor, feryat ediyor ve cevap bekliyorlardı: Kimler madendeydi? O günün madenci listesi neredeydi? Kimse bilmiyor gibiydi. Madenden yüzü karalar içinde, öksüren, canlı bir madenci çıktığında kalabalıktan alkışlar yükseliyordu. Ne zaman sedye üzerinde bir ceset hantalca dışarı çıkarılsa, kalabalık cesedin çehresinde tanıdık bir özellik görebilmek için öne atılıyordu: saçın kesimi, kaşın kıvrımı, burnun kavisi.

Öğleden sonra bazı adamlar Eynez’deki yangını anlatmak için köye geldiğinde Tuğba evdeydi. Ahmet’in vardiyasının bittiğini ve madenden çıkmış olabileceğini düşünerek kocasını aradı, ama telefonlar hâlâ çalışmıyordu. Ahmet’in anasını bulması için bir oğlanı tarlaya gönderdi.

Madene gitmek üzere köyde bir araba konvoyu oluşturdu, ancak köylüler Tuğba’yı yanlarına almak istemediler — çılgına dönmüştü ve bakması gereken bir bebeği vardı. Konvoy yola çıktıktan sonra motorlu bir adam evin önünde durdu. “Hepsi öldü,” dedi.

Kömür madeni faciaları çoğunlukla ekonomik sistemdeki adaletsizlikleri meydana çıkarır. Büyüyen ekonominin bir mucize olarak anılmasına alışmış insanlar için Soma felaketi bir hesaplaşmaydı. TMMOB’un maden mühendisleri bölümü direktörü Ayhan Yüksel ölü sayısını şöyle açıklıyordu: 301 kişi teknik bir arızadan dolayı değil, sistem nedeniyle öldü.

Geçtiğimiz yıllarda, devlet ekonomisi zora düştüğünde Türkiye pazarlarını dışa açtı. 2000’lerin başında, yeni iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi IMF’ye olan 16 milyon dolarlık borcu ödeyebilmek için önemli kamu kuruluşlarını özelleştirmeye başladı. Tütün üretimini kontrol eden Tekel bunlardan biriydi, fiyat desteğinin kaldırılması ve nihai özelleştirme Soma’daki gibi yüzbinlerce çiftçinin işlerini kaybetmesine yol açtı. Bazı kömür madenleri de özelleştirildi, ama Eynez’deki rödovans sözleşmesi madenin etkin bir şekilde devlet kontrolünde kalmasını sağladı. Hükümet bu yolla kontrol altında tuttuğu büyük bir işletmenin bildiğini okumasına düpedüz göz yumuyordu ve büyük kârlar elde ediyordu.

Özelleştirmelerle Türkiye’deki sendikalar güçlerini kaybetti. 1960’larda sol esasen iki sendika etrafında toplanmıştı: DİSK ve Türk-İş. Türk-İş hükümete yakındı, DİSK ise daha radikaldi. Ordu mensupları 1980 darbesinde hükümeti ele geçirip hükümeti dağıttıklarında DİSK’i de parçalayıp sendikal faaliyetleri kısıtlayan yasalar çıkarmışlardı. Somalı madenciler hem maden şirketini hem de devleti faciadan sorumlu tutarken, Türk-İş’i de unutmuyorlardı. Yangından sonraki haftalarda bölgenin sendika yöneticileri, daha iyi çalışma koşulları konusundaki fiyaskodan sonra, madencilerin talepleri karşısında geri adım atmayı kabul ettiler. Yöneticiler, madencileri sendikanın direktiflerine uymadıkları zaman kovulabilecekleri fikrine alıştırmışlardı.

AKP, belki de ülkenin bugüne kadar gördüğü en iyi yönetilen siyasi parti olarak Türkiye’deki hayata hükmediyor: Mecliste çoğunluğa ve nüfusun yarısının desteğine sahip, bunların arasında birçok Soma madencisi de var. Madencilerin söylediğine göre Soma, son on yılda yavaş yavaş AKP’nin kontrolüne geçti. İşsizlik bürosu AKP bürosuydu, eğer bir dükkân açmak istiyorsanız AKP’ye oy vermek zorundasınız. “Evinize tadilat yaptırmak istiyorsanız bile AKP’ye oy vermek zorundasınız” diye şakası bile yapılıyordu. Bunun yanı sıra eğer madende iş istiyorsanız, AKP’yi desteklemelisiniz. Soma madeninin genel müdürü Ramazan Doğru, AKP Belediye Meclisi üyesi Melike Doğru ile evlendi. Madencilere göre önemsiz biriyken bir anda madeni işletmeye, Somaspor maçlarında en ön sıraya oturmaya başladı. Polis, hastaneler, yerel esnaf – AKP’nin Türkiye’deki hayatta oynadığı rol, onun bir siyasi partiden daha fazlasıymış gibi görünmesine yol açıyor. Madenciler, hayatlarını kontrol eden bu şeye “ahtapot” diyorlardı.

Madenin dışından fotoğraflar her akşam televizyonda yayınlandı ve bunlar Türkiye’nin bugüne kadar gördüğü en acı dolu karelerden bazıları haline geldi: ölü bedenler, çığlık atan kadınlar, hıçkırarak ağlayan yaşlı adamlar. Ancak pek çok madencinin “katliam” dediği facianın ardından, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Soma’ya vardı. Gecikmesi bile sürprizdi: Başbakan halkın adamı değil miydi? Erdoğan otoriter ama genellikle parlak bir politikacı, yaşanan trajedi onun alışkın olduğumuz şekilde duygusal bir konuşma yapmasını, hatta gözyaşı dökmesini gerektiriyordu. Erdoğan’ın yazın cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kendisine birkaç oy daha getirmesi için bu trajediyi kullanarak milletin güçlü duygularına oynaması doğaldı.

Bunun yerine Erdoğan Soma için eleştirilmemesi gerektiğini beyan etti. Türkiye, tıpkı İngiltere’de 19. yüzyılda olduğu gibi, endüstriyel devrimini yaşıyordu ve gelişmekte olan her ülkenin yaşadığı sorunlardan bazılarına katlanmak durumundaydı. Şöyle söyledi: ” İngiltere’de geçmişe gidiyorum, 1862 bu madende göçük 204 kişi ölmüş. 1866, 361 kişi ölmüş… İngiltere’de 1894 patlama 290 (kişi). Bakın Amerika, teknolojisiyle her şeyiyle… 1907’de 361 (kişi). Bunlar olağan şeylerdir.”

2010’da Erdoğan 30 kişiyi öldüren bir maden faciasından (Zonguldak Karadon Maden Ocağı) bu mesleğin “kaderi” olarak bahsetmişti. Erdoğan dindar bir adam, o yüzden onu özellikle dini gericilikle ilişkilendiren seküler Türkler, bu tür yorumları cehalet olarak yorumlamaya meylettiler. Pek çok kişi bunu basitçe vurdumduymazlık olarak gördü. Öte yandan, Erdoğan farklı bir şeyden, yükselişine başkanlık yaptığı kapitalist düzenin kutsal gücüne duyduğu inançtan bahsediyor gibiydi…

Tevrat oksijen tankı olmadan nefes alabiliyordu, ama yaklaşık 1,5 kilometre yürüdüğü yol boyunca tankı sırtında taşıdı. Beş kişinin kurtarıldığı noktaya varması neredeyse yarım saatini almıştı. İlerledikçe konveyörün altında ve üstünde yatan cansız bedenleri gördü. Madenci mi, yoksa kurtarma görevlisi mi olduklarından emin değildi. Kendi hayatı için endişelenmeye başladı.

Madenin derinliklerinde amirleri bir araya toplanmış hâlde buldu. Tevrat’a ve diğerlerine emirler verdiler: Bu ana yoldan yaklaşık 150 metre aşağı inin, S Paneli’nin girişini göreceksiniz. Birçok madencinin oraya sığındığını tahmin ediyorlardı. Tevrat maskesini taktı, konveyörün altından S Paneli’ne yöneldi. Madenin geri kalanına göre orası karanlık değildi. Düzinelerce lamba tavana dönmüştü, oda yerden aydınlanıyordu. Tevrat, cehennemin görülmemiş ışığı, diye düşündü. Işığın kaynağı yerdeki madencilerin baretlerindeki fenerlerdi.

Çok fazla ceset vardı, belki yüz adet. Birisi cesetleri öylesine tek tek fırlatıp üst üste yığmış gibiydi. Alan yeterince geniş olmadığından madenciler bayılmış, düşmüş ve üst üste yığılmıştı. Bazılarının avuçları dua eder pozisyonda, yukarı bakıyordu. Yığın o kadar karman çormandı ki, birinin yüzünü görebilmek için ötekinin bacağını kaldırmak gerekiyordu. Kurtarma ekibindeki bazı madenciler bu görüntüye dayanamayıp orayı terk etti. Oksijen maskesinin içine kusarsanız, siz de ölebilirdiniz.

Tevrat endişeliydi, gaz her yerde olmalıydı. Kurtarma ekibindekiler hareket eden bir kafa lambası görünce adama doğru koştular. Vücudu sıcaktı. Odadan 150 metre kadar dışarıya sürükleyip, havanın daha temiz olduğu ve daha fazla kurtarma ekibinin bulunduğu alana getirdiler. Tevrat yeniden içeri girdi.

Kendilerini kol ve bacak yığınının arasında yeniden atan ekip, yerdeki bedenlerin ısısına bakıyordu. Hangi kolun hangi bedene ait olduğunu anlamaya çalıyorlardı. Biri dışında hepsi buz gibiydi. Onu da yığından çıkarıp dışarı taşıdılar.

Tevrat başka bir rampadan başka bir tünele koştu. Daha fazla ceset bantların üzerinde ve yerdeydi. Birisi, “burada canlı kimse yok,” dedi. Bu kadar çok ölü varsa, çok daha fazlası olabilirdi.

O gün bazı mucizeler de yaşandı. Örneğin, kazı makinesinin bulunduğu ve Ahmet’in de çalıştığı alandan yaklaşık yüz kişi kurtarıldı. Ama Tevrat oraya vardığında yerde ve konveyörün üstünde 20 kadar ceset de buldu. Gaz maskesi boynunda asılı olan İbrahim de onlar arasındaydı. Havalandırma tünelinden kaçmayı denerken hayatlarını kaybetmişlerdi.

Bir noktada Tevrat maden girişinin yakınlarındaydı, madencileri taşıyan konveyör bandını idare etmeye gitti. Bant, cesetleri insanların taşıdığından daha hızlı taşıyordu. Cesetler dışarı çıkarılıyor, ambulansa alınıyordu. Diğer tarafta cesetler üst üste yığılmıştı. Akciğerleri patladığından, bazılarının yüzlerinde kan vardı. Diğerlerinin elleri, derileri, botları yanmıştı. Tevrat ve diğerleri, dışarıda kalabalığı sakinleştirmek ve acelesi olan kurtarma ekibini rahatlatmak için madencilerin yaşıyor olabileceği izlenimini vererek cesetlerin üzerine battaniye seriyor, yüzlerine oksijen maskeleri takıyordu. Felaketin ardından, birçok kişi cesetlerin ağızlarına oksijen maskesi takan resmi kurtarma ekiplerini sigorta masraflarından ötürü gerçek ölü sayısını saklamakla suçladı. Tevrat’a göre konveyörün üstünde dışarı çıkarılan ceset sayısı operatörlerin altından kalkamayacağı kadar fazlaydı.

O gece madendeki yangın sürdü. Kurtarma ekipleri geceyi orada geçirdi ve ölülerin üzerine serilen battaniyelerin altında uyudular.

Soma Mezarlığı. Fotoğraf: George Georgiou

Soma Mezarlığı. Fotoğraf: George Georgiou / The New York Times

Erdoğan nihayet Soma’ya ulaştığında, eylemcilerle yüzleşmek zorunda kaldı. Eylemcilerden kaçacak bir yer arayan Başbakan, Linyit Otel’in altındaki bir markete sığındı. Bu sırada genç bir adam onu yuhaladı. Basında çıkan haberlere göre Erdoğan, “Başbakan’ı yuhalarsan, tokadı yersin!” dedi. (Erdoğan’ın bir danışmanı sonrasında bunu yalanladı) Ardından Başbakan’ın yardımcılarından biri yerde yatan bir eylemciye tekme atarken fotoğraflandı. Erdoğan tarafından görevlendirilen polis birlikleri daha önceleri defalarca kalabalıklara saldırmış ve biber gazı sıkmıştı, ancak yine de devlet görevlilerinin insanları bizzat tekmelediğini, Erdoğan’ın sokakta kameraların önünde yas tutan sıradan insanları aşağıladığını ve tehdit ettiğini görmek bir şok etkisi yaratmıştı.

Bu olaylar kısa bir an için hükümet düşebilir gibi hissettirdi. Elbette ki bu durum, tüm insanların içindeki öfkeyi ateşleyebilecek türden bir endüstriyel faciaydı. Ancak üç ay sonra hali hazırda on iki yıldır başbakan olan Erdoğan, 4 yıllığına cumhurbaşkanı seçildi. Bu sonuç bekleniyordu, zira popüler bir liderdi. Popülerliği kısmen kendi liderliği boyunca Türkiye’nin gelişiminden, kısmen de karşısına çıkan tüm muhalefeti bastırmasından kaynaklanıyordu. Türkiye gibi bir ülke 19. yüzyılda Britanya sanayisinin yaşadığı gibi bir çocukluk evresi geçiriyor olabilir ve Erdoğan bu devrimin musibetten uzak geçirilemeyeceği konusunda haklı da olabilir. Ancak 19. ve 20. yüzyılda Britanya ve ABD’de, küreselleşme ve kapitalizmin ezici güçler hâline geldiği 21. yüzyıl Türkiye’sine nazaran, reforma destek olan daha güçlü etkenler mevcuttu – sendikalar, özgür basın, güçlü muhalefet partileri, Komünizm korkusu. Sıradan insanlar bir boşluğa bağırıyormuş gibi hissediyorlardı.

Soma’ya gösterilen ilginin büyük bir kısmı, başta ülkedeki Kürt nüfusla ilgili gerginlikler ve hükümetin binlerce IŞİD militanının Suriye sınırından ülkeye girmesine izin verdiğine dair iddialar olmak üzere, Türkiye’nin daha geniş çaplı jeopolitk sorunlarının gölgesinde kaldı. Buna rağmen Soma Holding’e açılan davalar sürdü. Kasım 2014’te eylemciler 8 şirket yöneticisinin yargılanması ve hüküm giymesini talep etti, bu sırada maden yetkililerinin, mühendislerin ve güvenlik personelinin de aralarında bulunduğu 29 çalışan taksirle adam öldürmek suçundan yargılanmaya bnaşladı. Soma savcısının Eylül raporunda, Eynez madeninde 20 ayrı ihmal ortaya çıkarıldı: yetersiz havalandırma, yanıcı ekipman, yetersiz işçi eğitimi, gaz sensörü eksikliği, maden içerisinde yetersiz telefon sistemi, hatalı gaz maskeleri, tamamlanmamış yangın kaçış planı. Yangına zaman zaman patlamalara yol açan metan gazının mı, karbon monoksit yayan kömür oksitlenmesinin mi sebebiyet verdiği hâlâ bilinmiyor. Bununla beraber Maden Mühendisi Ayhan Yüksel, “Aşırı üretim nedeniyle içeride olması gerektiğinden fazla işçi vardı” şeklinde bir açıklama yaptı.

Kasım ayında tüm siyasi partilerin temsilci bazında bulunduğu bir meclis araştırma komisyonu oluşturuldu. Komisyonun raporunun sonuçları arasında, yetkililerin daha fazla kömür üretimi yapma baskısı altında güvenlik önlemlerine özen göstermediği iddiası yer aldı. Ancak, Soma’daki koşullar hakkında meclisi yıllardır uyaran ana muhalefet partisi milletvekili Özgür Özel, AKP’nin başını çektiği araştırma komisyonunu, madencilik lisanslarının verilme ve denetlenmesindeki şeffaflık eksikliği ve hükümetin fakir insanlara kömür dağıtması gibi kötü maden koşullarına sebebiyet veren geniş sistemsel sorunları araştırmayı reddetmekle eleştirdi. Özel, “Bu konular hakkında konuşmak istediğinizde, engelliyorlar” dedi. Erdoğan’ın makamı tarafından bu iddialar reddedildi.

Meclisten bir “Soma Yasası” da geçti. İşçilerin taleplerinin, altı saatlik vardiyalar, emeklilik yaşının düşürülmesi, ölen işçilerin ailelerinin borçlarının silinmesi ve ücretli izin gibi bir kısmı karşılandı. Ancak Özel Türkiye’deki madenlerin halen güvenli olmadığına inanıyor: “Ölenlerin ailelerine verilen sözlerin birçoğu tutuldu. Ev ve para verdiler. Maden işçilerinin temel haklarıyla ilgili az da olsa iyileştirme yapıldı. Ancak madenlerin güvenliğine dair hiç bir söz tutulmadı.” Devletin kömür üretimini özel şirketlere ihale etmesi ve özel şirketlerin de taşeron firmalar kullanarak işi dağıtmasının, sorumsuzca ve yıkıcı bir sistem olduğu da eleştiriler arasında.

Özel’in ifadelerine göre, Soma faciasından beri 30 maden işçisi daha Türkiye madenlerinde hayatını kaybetti. Ekim sonunda 18 maden işçisi Ermenek’teki bir madeni su basması sonucu boğularak öldü. Buna cevaben hükümet, iş güvenliği yasasında bir iyileştirme yapma sözü verirken, muhalefet partileri Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın istifasını talep ettiler. Ayrıca bu ay, kömürle çalışan bir termik santral yapımı için küçük çiftçilere ait 6000 zeytin ağacının yasa dışı olarak kesilmesiyle Soma’da protestolar tekrar alevlendi. Çiftçiler zeytinlik arazisini işgal ettiğinde, santralin sahibi şirketin güvenlik görevleri tarafından dövüldüler. Bu inşaat şirketi, Kolin Group İstanbul’da tartışmalı bir şekilde yapımına başlanan ve AKP’nin dünyanın en büyüğü olacağını vaat ettiği üçüncü havaalanını inşa etmek üzere devlet tarafından görevlendirilen bir şirketler grubunun da parçasıydı.

Soma’daki madenciler olayların sarsıntısını hâlâ atlatabilmiş değiller. Yaşamlarının bir değeri olmadığını hissettiklerini söylüyorlar. Tevrat, Eynez’de geçirdiği günlerden sonra sonunda eve dönmeye hazır ve Soma’ya giden 17 kilometrelik yolu yürümeye başladı. Geçen bir araba onu kontrol noktasına kadar bıraktı. Ayaklanmalardan korkan AKP, polisi insanları Soma’ya sokmamak üzere görevlendirmişti. Tevrat bir polis memuruna yaklaştı. Görünüşünden bir maden işçisi olduğu anlaşılıyordu.

“Bir araç beni eve götürebilir mi, ya da açın yolu geçeyim,” diye sordu.

“Hayır, yolu açamayız.”

“5 gündür madendeyim, eve gitmek istiyorum.”

“Açamam.”

Tevrat durumu anlamadı. Başka bir polis memuru yaklaştı.

“N’oluyor burada?”

İlk memur başıyla Tevrat’ı göstererek, “Bu geçmek istiyor.” dedi.

“Bu!” diye bağırdı, Tevrat. “Sen kime bu diyorsun?”

Ahmet madendeki son dakikalarında neredeyse bayılıyordu. Vedat’ın da, onun da yüzünde maske vardı ve iletişim kuramıyorlardı. Çok sefer aralarından biri durup, ölümü beklemeyi düşünüyordu. Ama birbirlerini ileri doğru ittiler. Her 10 metrede bir durdular, sonra yürümeye devam ettiler. Ahmet’in tek düşünebildiği bu dünyada tek sahip olduğu şeylerdi: Tuğba ve üç gün sonra ilk doğum gününü kutlayacak Duygu. Eğer kurtulup, ailesini görebilirse bir daha asla madene girmemeye yemin etti.

Tam dört kurtarma görevlisinin yanlarında belirdiği sırada Ahmet ve Vedat parçalanmış bir duvarın çatlaklarının arasından sızan dumanı gördüler. Ahmet bunun kendi çalışma bölgesini basan dumanın kaynağı olabileceğini düşündü. İçinde büyüyen tuhaf bir güç hissetti, Vedat ve kurtarma görevlileriyle birlikte kenarda duran eski bir tahta kapıyı alıp, çökmüş bölümün üzerine yerleştirdiler. Ahmet çıkardığı gömleğiyle duman sızan deliklerden birini tıkadı. Ardından Ahmet ve Vedat parıldayan gün ışığına doğru yürümeye devam ettiler.

Gece geç saatlerde Tuğba bir çığlık kopardı. Kocasının yüzü televizyondaydı, yaşıyordu. Ahmet üzerinde yalnızca bir şortla, yaslı kalabalığın ortasında belirdi. Kalabalığın arasından geçerken, yorgun düştü. Tüm giysilerini yırtıp atmıştı, botlarını bile. Tek bir şeye tutunmuştu madende mahsur kaldığı beş saat boyunca. Birkaç ay önce, soyunma odasında bir yöneticiye ait beyaz bir baret bulmuştu. Sıradan işçiler kolayca kırılan sarı baretler takıyorlardı, ama yetkililerin beyaz baretleri daha sağlamdı. Ahmet bu baretlerin Almanya’da yapıldığını düşünüyordu. Ahmet o baretten bulmuş ve yangın gününe kadar hep o bareti takmıştı. Madenden çıkarken öleceğini zannettiği anlarda bile beyaz baretine tutunmuştu. O bareti bırakmayacaktı.


* Bu yazı Suzy Hansen’in New York Times Magazine’de yayımlanan makalesinden kısaltılarak çevrilmiştir.