Türkiye’de son dönemde giderek sesini daha da yükselten kadın örgütlenmesini özellikle Gezi Direnişi sırasında ve sonrası daha da yakından olmak üzere, okuyarak, yazışmalar yaparak, tartışmalara katılarak (çoğunlukla zevkle) takip ediyorum. Bu sesin en büyük eksiğinin derli toplu ve bilinçli bir İslam eleştirisi olduğuna inanıyorum. Bu eksikliği, örneğin, üniversitelerden millet meclisine kadar uzanan kamusal alanda “türban serbestisi” adı altında yürütülen mücadelede oldukça şiddetli biçimde deneyimledik.

Uzun süredir kapılarını aşındırmadığım örgüt, yayın ve kişi kalmadığı halde bu büyük eksiğin yakın zamanda giderilmesi gibi bir umudum olmadığını üzülerek belirtmeliyim. İşin kötüsü bunun çok önemli bir kayıp olduğuna, hatta böylesi eksik bir feminizmin yararından çok zararı olacağına olan inancım her gün biraz daha perçinleniyor. Bugün, örneğin laikliği, yani ortak yaşam alanlarımızı belli bir dinin hakimiyetinden çıkarma gereğini savunmakta ne kadar geç kalındığını fark edenlerimizin bile geriye dönüp kadın dayanışmasının nerede ne gibi hatalar yapmış olabileceğine bakmıyor olduğunu gördüğüm için düşüncelerimi paylaşma gereği duydum. Türkiye’deki kadın hareketinin benimle tartışmayı reddettiği bu alanda, hiçbir fikir alamadan yazdığım bu yazıyı, belki ileriye dönük bir fayda umarak belki de hiç değilse bir yere not etmiş olmak için hatalar yapmayı göze alarak paylaşıyorum.

Uzun zamandır bu konuyu tartışmaya çalışırken edindiğim tecrübeler doğrultusunda, konunun hassasiyetini kabul ederek, çok yavaş ilerleyeceğim. Kendini tekrarlıyormuş ya da gereksizmiş gibi görünen kısımlar için en baştan bu tür bir uyarı yapma gereği duyuyorum. Pek çok okur için bazı şeyler açık olsa da, ulaşmak istediğim kitlede kafa karışıklığına (ya da üzüntü veya kızgınlığa) sebep olma ihtimali olan tüm noktaları aydınlatmaya çalışarak yol alacağım.

“Eleştirecek başka kimse kalmadı mı?”

Öncelikle, genel olarak Türkiye’deki kadın hareketini eleştirmenin yapılabilir (hatta yapılması gereken) bir iş olduğunu anlatmak amacıyla, çok sık duyduğum itirazlardan derlediğim genel noktaları açıklayarak başlamak istiyorum.

  1. Bütün kadın grupları mı hatalı? Yapılan her şey mi hatalı?” Hayır değil. Böyle iddialarım yok. Amacım pek çok kadın örgütünde yerleşmiş olduğunu gördüğüm yanlışları eleştirmek ve bunun için tüm grupların doğru bir iş yapmaksızın benzer hataları harfiyen tekrarlamasına gerek yok. Ben bu yazıda bazı grupların sürekli olarak yaptığına rastladığım hataları eleştireceğim. Türkiye’deki kadın hareketleri içinde bu hataları yapmayan grupların ve kişilerin varlığı tartışmaya/eleştiriye bir engel teşkil etmez. Söz edeceğim hataları yapanların var olması, yeterli şartı sağlıyor.
  2. Başka hiç kimse bu hataları yapmıyor mu? Sadece Türkiye’deki kadın örgütleri mi yapıyor bunları?” Diğer bir deyişle: “Eleştirecek başka kimse kalmadı mı?” (örneğin erkekler!) Kimse eleştirilme sırası kendisine gelsin istemediği için sanırım, bu benim en sık duyduğum soru-itirazlar arasında yer alıyor. Cevap vermem gerekirse, evet elbette yapıyorlar. Kadın erkek pek çok yabancı akademisyenin de aynı hataları yaptığına ben de şahidim. Fakat bu hataları başkalarının da yapıyor olması, benim bu hataları sürekli yapan kadın gruplarını eleştirmeme engel teşkil etmez. Bu hataları yapan diğer kişiler de belki bu yazıyı okuyup kendilerine pay çıkarırlar. Fakat benim bu yazıdaki hedefim Türkiye’de kadın dayanışması adına emek harcayanlar ve kadın örgütleri arasında türbanı, bütün nüanslarıyla, tek taraflı savunmuş olan herkestir. Yani yakın geçmişte “başörtülü kadınlar üniversiteye girebilsin“den “mecliste başörtülü vekiller görmek istiyoruz“a uzanan mücadeleye -karşı argümanları dinlemeden susturmak suretiyle- tek yönlü destek veren bütün kişi ve kurumlardan söz ediyorum. Bu noktada hemen akla geliveren pek çok isim olmasına rağmen, herhangi bir kişi ya da kurumu özellikle işaret etmeyi ilke olarak doğru bulmadığımı, zira eleştirimin kişilere değil, savunulan fikre ve savunulma biçimine yönelik olduğunu ayrıca belirtmek isterim.

Bu adım beni son ve en önemli soruna getiriyor:

  1. Sanki tek ve esas suçlu onlarmış gibi neden kadınları eleştiriyorsun? En çok kadınlar eziliyor!” Evet, en uzun zamandır ve sayıca en fazla ezilen grubun kadınlar olduğuna sanıyorum hiç kimse itiraz etmeyecektir. Bu durumun tek ve esas suçlusu kesinlikle kadınlar değil. Fakat, bugün geldiğimiz noktada kadınların da, dayanışma adına yapılan hataların da çok büyük payı olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu eleştiriyi kabul edemeyişimiz zaten sorunun çok büyük bir parçası. Ayrıca benim kendimi ait hissettiğim alan bu olduğu için, bu eleştiriyi yapmak bana çok doğal geliyor. Sadece bir kadın olarak bile benim için çalıştığını iddia eden grupları eleştirme hakkım varken, feminist araştırmalar yapan ve yazılar yazan biri olarak bu benim sadece hakkım değil, görevimdir.

Bu noktada eleştiriyle ilgili çok daha temel bir konuya değinmek isterim. Ben bu süreçte özellikle ülkemizde eleştirinin esasen negatif bir kavram olduğuna inanıldığını, hatta hakaret kabul edildiğini ve maalesef bunun çok yerleşik bir durum olduğunu gözlemledim. Ben böyle yetiştirilmediğim için aslında gerekli görmediğim halde bu açıklamayı yapacağım: Ben bu eleştiriyi iyi niyetle yapıyorum. Kendimi ait hissettiğim / hissetmek istediğim ve daha iyi olmasını istediğim / olabileceğine inandığım kadın dayanışmasını, hep birlikte daha güzel yarınlara ulaşabilmek umuduyla eleştiriyorum.

İslam eleştirisine nereden başlamalıyız?

Şimdi konuya bir adım daha yaklaşalım. 90’ların başından itibaren İslamcıların artık görünür biçimde örgütlenme ve yükseliş sürecinde, hepimizin bildiği ve başka toplumsal değişim süreçlerinde de gözlemlediği gibi, kadın ve hakları yine vitrin ve piston olarak kullanıldı. Bugün pek rağbet görmediğini bildiğim halde doğrusu bu olduğu için “İslamcı” sıfatını kullanmayı uygun görüyorum. Çünkü bu örgütlenmeyi herhangi bir Müslüman dayanışmasından ya da hak arayışından ayırt edebilmemiz gerekiyor. Zira, örgütlenmenin hedefi, sonrasında “demokrasi bizim için bir araçtır” cümlesinde daha da netleşeceği gibi, İslami usüllere uygun yaşamı bütün bir topluma dayatmaktı. Tek tek detaylara girmek istemiyorum fakat neredeyse ‘Cumhuriyet kadın düşmanıydı, İslam çok ciciydi’ basitliğinde kampanya ve dayatmalar esnasında pek çok yalan söylendiğini inkar edemeyiz. Bu süreçte ortaya atılan iddialara kabaca “yalan” deme sebebim iddiaların gerçeklikle uzak yakın ilgisi olmamasından ziyade, çok daha karmaşık bir yelpazede ele alınması gereken gerçeklerin çarpıtılmış ve tek taraflı değerlendirilmiş olması ve tarihi bilgilerin eksik ve yanlış aktarılarak çıkar elde etmek amacıyla kötüye kullanılmasıdır.

Bildiğimiz gibi bazı yerli ve yabancı iktidarlar bu “yalanlara” ödül ve fonlarla destek verdiği için çoğu hemen sahiplenildi, hatta ezberlendi. Pek çok kurum ve grup kendi ezberini tekrar edemeyenleri derhal dışladı. Cumhuriyet, Kadın Hakları, ve Laiklik gibi kelime ve kavramların içi boşaltılarak, hepsinin tukaka ilan edilmesi için dört koldan çalışıldı. Karşı argümanlar, mantıklı da olsalar, “liberallik” ya da “duyarlılık” adına bir biçimde bertaraf edildiler, sesleri boğuntuya getirildi. Hatta karşı argümanları dinlememek, dalga geçmek moda ya da vazife haline getirildi. Nihayetinde örneğin Gezi Direnişi’nde kendini ‘türban karşıtlarına karşıyız’ pankartıyla göstermiş olan tavırdan söz ediyorum. Burada mutlaka sormak zorunda olduğumuz fakat henüz hiç sormadığımız bir soru var: Türbana karşı olanlara karşı durmak, iktidardaki İslamcıların baskıcı tavrına karşı yurt çapında yürütülen bir protestonun özünü ve amacını bir kenara bırakıp, birlikte direnilen kişilere karşı pankart açtıracak kadar önemli miydi?

Gezi gibi bir eylemde, bunun yapılmış olması bize çok önemli bir şey gösterdi. 2013 Türkiye’sinde türban, masum bir maske altına gizlenen İslamcılığın her kesimden insanca meşrulaştırılmaya başlandığı çok hassas bir nokta olarak karşımızda belirmiş oldu. İşte bu yüzden bu yazıda İslam eleştirisine başlangıç olarak türban konusuna yoğunlaşmayı seçiyorum. İslam eleştirisinin kapsaması gereken pek çok husus olduğu bir gerçek. Örneğin kadına şiddet uygulanması ya da küçük yaşta kız çocukların evliliğe zorlanmasının meşru görülmesi gibi pek çok noktada inancın payının ve gücünün sorgulanması gereğini kabul etmeliyiz. Fakat, bütün bunların içinde masum olduğu sanılan türbanın çok daha acil bir tartışma konusu olduğuna inanıyorum. Çünkü verdiğim örneklerle ilgili, yani kadına şiddete karşı ve kız çocuklarının korunmasıyla ilgili çalışan pek çok kurum ve birey olmasına rağmen, bugün Türkiye feminizminde türban karşıtlığı dışlanan bir görüştür. Oysa bunların tümünün aynı din ve gelenekten beslenip bu kaynaklar sayesinde meşrulaştığını, toplumun geniş kesimlerince kabul gördüğünü (en azından itiraz edilemez hale getirildiğini) anlamalı ve bu konu üzerinde acilen düşünmeye başlamalıyız.

“Türban Karşıtlarına Karşı” duruşun gözden kaçırdıkları

Bugün Türkiye’de insan gruplarının nasıl birbirinden ayrıldığını birlikte izliyor ve bu gruplaşmanın yarattığı kaosun içinde cebelleşiyoruz. Türban konusuna girmeden önce kaos dediğim bu duruma dair birkaç genel hususa değinerek konuyu tartışmak için seçtiğim çerçeveyi biraz daha detaylandırmak istiyorum.

Öncelikle bu kaostan hep birlikte el ele verip çıkmaktan başka çaremiz olmadığını kabul etmeliyiz. Çünkü kimse bizi kurtarmayacak. Şimdi yapmamız gereken ilk iş bu hatalardan geri dönüp, birbirimizi gerçekten dinlemektir. Buna hiç dinlemediklerimizden başlamak, yani İslamcı iktidarın (ve İslamofobik görünme kaygısıyla İslamcı hareketlere destek verebilen iktidarların) desteğiyle uzun süredir susturulan kesimlerden başlamak gerekmektedir. Ben eleştirimi işte bu sebeple uzun süredir susturulmuş olan bu kesimleri düşünerek İslami çerçevenin dışından ve karşısından yapıyorum. Yani din eleştirisi yapmayan her tür feminizmin biraz eksik kalacağı gerçeğinin yanısıra ülkemizde çok uzun süredir bastırılmış ve susturulmuş bir laiklik savunması olması (daha doğrusu olamaması), laiklik istediğini iddia edenlerin bile kimi zaman laikliği yok sayacak / yok edecek şekilde hareket ediyor olması bu ihtiyacı daha da elzem kılıyor.

Bu bağlamda öncelikle “dinimizi özgürce yaşamak hakkımızdır” cümlesindeki özgürlük ve hak kavramlarının kullanımındaki hatayı görmekle başlayalım. Bu tip bir cümle, inanç özgürlüğü kapsamında, bir kişinin “inancım bu” diyerek, başka hiçbir açıklama yapmak zorunda hissetmeden, bir etkinliği kendi kendine “özgürlük” ve “hak” ilan edip, o şey her neyse toplum içinde onu yapmayı ve ona göre yaşamayı meşru görmesi anlamına gelmektedir. Özellikle tek tanrılı dinlerin kutsal kitaplarına şöyle bir göz atmak bunun ne denli tehlikeli bir durum olabileceğini görmeye yeter. Çoğunluğu müslüman olan Türkiye’deyse bunun kendini en büyük tehlike olarak gösterdiği örneklerden biri, az önce de belirttiğim gibi, türbanın senelerdir masum bir kıyafet, hak ve özgürlük olarak savunulmasıdır. Bu savunmanın iktidarın da desteğiyle kendi dışında hiçbir feminizme yer bırakmayacak, diğer bütün sesleri boğacak şekilde yapılmış olması aslında tehlikeyi kendi içinde açıklıyor fakat yine de bu özgürlük koşusunun ne kadar tek taraflı, yıkıcı ve saldırgan biçimde sürdüğünü ve bize nelere mal olduğunu detaylandırarak anlatacağım.

Biraz geri gidersek, son on – on beş yıldır türbanı savunan kadın dergileri, örgütler ve grupların çoğu, “ama bir dakika türban aslında…” diye lafa başlayanlara, dışlamak, susturmak, aşağılamak, alay etmek, itibarsızlaştırmak biçimlerinde tezahür eden çeşitli tür ve yoğunlukta şiddet uyguladı ve halen uyguluyor. Bu noktada kendimi bir türlü ifade edemediğim iddia edildiği için açıklayarak tekrar yazmak istiyorum; bu cümlede “türbanlılar”ın uyguladığı bir şiddetten söz edilmiyor. Konu türbanı tek taraflı savunanlar. Yani türbanı keyfi bir biçimde hiçbir açıklamaya gerek duymaksızın kamusal alana sokan yani örneğin ‘kıyafet özgürlüğü’ gibi bir tür hak ve özgürlük olarak etiketleyen; bunu yaparak türbana hem herhangi bir giysi gibi davranan hem de bunun çok ötesinde bir anlam atfederek, bir defa takıldı mı hiçbir biçimde tekrar tekrar takılıp çıkarılamayacak bir örtü olarak tartışma dışı bırakmakta ısrar edenlerden söz ediyorum.

“Kıyafet Özgürlüğü” türbanı kapsayabilir mi?

Bu konuya kıyafet özgürlüğü tartışmalarının aslında ne kadar hayali yürütüldüğünün altını çizerek başlamak istiyorum. “Kıyafet özgürlüğü” diye bir olgu oldukça soyut bir olgudur çünkü aslında toplum içinde örneğin çırılçıplak dolaş(a)mayız. Bunun adına pek çok ülkede taciz denir ve bunu yapmak bize para ya da hapis cezası olarak ödetilir. Yani aslında toplum olarak yaşadığımız sürece hiçbirimiz tam olarak özgür değiliz. Yalnız olmadığımız her an, birbirimize saygı çerçevesinde giyinmeye ve davranmaya çaba gösteriyoruz.

Şimdi türbanın işlevi ve anlamı etrafında görmezden gelinenlere gelelim. Birincisi, türbanın, kadına örtünmesini tembihleyen, örtünmezse başına geleceklerden sorumlu tutulmak istemeyen tecavüz kültürünün bir ürünü ve meşrulaştırıcı nesnesi olduğudur; bu yanıyla cinsiyetçilikten ve ayrımcılıktan başka hiçbir şey değildir türban. İslam tarihi boyunca da hiçbir zaman başka bir şey olmamıştır. Bu hiçbir biçimde “dilediğini giyme özgürlüğü“yle açıklanacak ya da “inanç özgürlüğü” kapsamında dokunulmazlık verilecek bir durum değildir. İslami başörtüsü İslam dini çerçevesinde çok net bir anlamı olan bir örtüdür. Bu ne haktır ne de özgürlüktür. Kadının (anlamını bilerek ya da bilmeyerek) hür iradesiyle karar verip türban takıyor olması, ya da bu örtünün kadının hayatını bir sebeple kolaylaştırıyor olması, türbanın ayrımcı ve cinsiyetçi işlevini değiştirmez. Kendi seçimi olması bunu kadının “özgürlüğü” haline getirmez.

İkincisi de bir o kadar önemli. Türbanın ya da başörtüsünün toplum içinde takılıyor olması hiçbir zaman sadece takan kadını ilgilendiren bir durum değildir. Az önce de yazdığım gibi hepimiz toplum içinde yaptıklarımızdan topluma karşı sorumluyuz. Bir kadın türbanı sadece kendi evinde/odasında ya da ibadethanede; yani kendisiyle Allah arasında ya da kapalı bir grup içinde takmış olsaydı, bu o kadının hiç kimseyi ilgilendirmeyen özel hayatı ya da kendi inancı sayılabilirdi. Fakat tartışmaya kapatıldığı haliyle türban takmak bir kadının kamusal alanda nasıl görünmeyi/varolmayı seçtiğiyle ilgilidir. Yani kadının toplumsal hayatının bir parçasıdır. Bir kadının daha güvende olacağına inanarak erkekleri tahrik etmemek niyetiyle saçlarını göstermemeyi seçmesi (bunun doğru olduğuna inanması), o kadının ait olduğu toplumdaki bütün kadınları ilgilendiren bir durumdur. Türban herhangi bir giysi gibi ele alınamaz, hatta herhangi bir dini aksesuar olarak bile ele alınamaz. Kendine has çok özel bir anlamı olan bir örtü söz konusu. ‘Cinsiyetçi’ ve ‘ayrımcı’ sıfatlarını kullanarak anlatmaya çalıştığım durum işte bu. Türban takan kadının, sadece türban takmakla içinde bulunduğu topluma verdiği bir mesaj var. Biz çok uzun süredir bunu görmezden gelmeye zorlanıyoruz. Konu her zaman başını örtmeyi seçenin örtmeyenin hayatına hiçbir etkisi yokmuş gibi ele alındı/alınıyor.

Üçüncüsü kabul etmesi en güç olanı. Türban cinsiyetçi ve ayrımcı işleviyle ister istemez tecavüz kültürünü yayma ve normalleştirme görevi görmektedir. Bu sadece kız çocuklarını ve kadınları ilgilendiren bir durum da değildir üstelik. İslami çerçeve (belki de o çağın bir mecburiyeti olarak) kadına tecavüze uğrama olasılığı dışında bir alan açamadığı için bir kalkan ve önlem olarak türbanı önermiştir. Bu çerçeve kadının kendine uygulanması ihtimali olan cinsel şiddetten kendini sorumlu tutmasını ve suçlamasını şart koşan bir çerçevedir. ‘Orada ne işi vardı?; Örtünseydi, tahrik etmeseydi, kahkaha atmasaydı, aranmasaydı, orada olmasaydı …’ Bu alanda erkeğin tahrik olması normal kabul edilir, sorgulanmaz. Buna karşılık kadının hiçbir önlem almaksızın görünür olması (sadece görünür olarak, orada olarak varlığıyla erkeği tahrik etmesi) sorgulanır. Türban önerisiyle İslam, erkeğe kendini kontrol etme yükümlülüğü vermek yerine, kadına kendini koruma yükümlülüğü vermiş ve buna yardımı olabilecek bir de örtü tedarik etmiştir. (Türbanın İslam’da farz olması ya da olmaması bu tartışmayı ilgilendirmiyor. Takılması gereğine ve çıkartılamayacağına inanıldığı her koşulda bu dediklerim geçerlidir.) Bu çerçeve kaçınılmaz olarak örtünmeyen kadını hedef haline getirir çünkü erkek toplumsal olarak kendini kontrol etmekten muaf tutulmuştur. Bunu uzun süredir sistemli olarak görmezden geliyor olmamız, bu gerçeği maalesef değiştirmedi.

Tartışma teşebbüslerimden yola çıkarak, bu noktada uzunca bir parantez açma gereği duyuyorum. Öncelikle başka ülkelerde tecavüz vakaları olması ya da türbansız kadınların tümüne tecavüz edilmiyor olması benim bu yazıda anlattıklarımı etkilemiyor. Bu yüzden kimsenin kılına dokunulmamış bile olsa (zaten bunu iddia etmek mümkün değil) bu eleştirinin yapılması gerekir. Bütün Müslümanların buna inanmıyor olması da tartışmayı geçersiz kılmaz. Bu İslami çerçeveye inanan tek bir kişi bile olsa, kaldı ki örtünün çıkarılamaz olduğunu savunan herkes bu çerçeveyi yeniden üretmektedir, bu çok gerekli bir tartışma.

Türbanın “kıyafet özgürlüğü” olarak savunulduğu çevrelerden çok sık duyduğum karşıt düşüncelere de kısaca değinmek istiyorum. Bunları iki ana gruba ayırabilirim. Birincisi türbanlı Müslüman kadını diğer din ve inançlardan kişilerle kıyaslayarak akıl yürüten grup. Yani Müslüman kadının türbanının örneğin rahibelerinkiyle ya da Sih erkeklerin taktığı türbanla kıyaslanması: “Onları da mı yasaklayacağız?” “Onlarınkine itiraz etmeyenler buna neden itiraz ediyor?” Onları yasaklamamıza hiç gerek yok. Diğer iki örtüye itiraz edilmeme sebebini örtülerin takılmasının arkasındaki niyetlerde aramalıyız. Bir rahibe kendini dine vermiş, hayattan elini eteğini çekmiş bir insan olduğunu göstermek için ve sadece kendininki gibi bir hayatı seçenlerin örtünmesi gerektiğine inanarak takıyor bu örtüyü. Yani o ve onun inancını paylaşan kişiler bütün kadınların bu şekilde giyinmesi gerektiğine inanmıyorlar. Onların örtüsü böyle bir inancı paylaşmanın bir göstergesi değil.

Oysa başörtüsü takan Müslüman kadın ve onun inancını paylaşan kişiler bütün kadınların bu şekilde daha güvende olacağına inanıyorlar. Bu da bulundukları yerdeki bütün kadınları ilgilendiriyor. Türbanın aksine, rahibe örtüsünün ‘açık saçık giyinmişti, tabii ki saldırdım’ cümlelerinde kendini gösteren şiddetin meşrulaşmasına savrulmakla herhangi bir bağı yok. Sih erkeklerin türbanıysa zaten kimseyi tahrik etmemek, saçlarını göstermemek için taktıkları bir örtü değil. Onlar kendilerinin Sih olduklarını belirtmek için bu örtüyü takıyorlar. Dolayısıyla bütün kadınların örtünmesi gerektiğine, böylelikle daha güvende olacağına inanan Müslüman kadının aksine başlarındaki örtünün ne etraflarına ne bir kadına herhangi bir yaptırımı var.

İkinci grupsa türban karşıtlığına, aynı inancı paylaşan erkekler rahatça (gizlice) her yerde dolaşabildiği için itiraz ediyor. Aslında bu tam olarak doğru değil. Çünkü zaten içinden inanmakla toplum içinde uygulamaya sokmak farklı şeyler, ayrıca türban yasağı olan yerlerde aslında erkeklerin de belli kılık kıyafet mecburiyetleri vardı/var. Hatta örneğin devlet dairelerinde ve askeriyelerde sakal ve bıyık bırakmanın da hoş karşılanmadığını ve yer yer zaman zaman yasak olduğunu hatırlatmak isterim. Fakat bütün bunları bir yana bıraksak bile bu yine de hatalı bir düşünce. Çünkü bunu savunarak, erkekler çaktırmadan cinsiyetçi olabiliyor diye kadınlara bunu göstere göstere yapma hakkı vermiş, bunu savunmuş oluyoruz. Bunun ne kadar hatalı ve taraflı bir görüş olduğu sanıyorum zaten açıktır.

Toplumsal cinsiyetçiliğin maskelerini düşürebiliriz

Türban savunmasının, türbanı kamusal alanda serbest ilan etmenin kadın dayanışması adı altında kadınlara toplumsal cinsiyetçiliği ve ayrımcılığı tekrar tekrar dayatmaktan, kadınların sorunlarına çare olacağına körüklemekten başka bir işe yaramadığını bugün gözlerimizle gördüğümüz halde aradaki bağlantıyı kurmakta ve nerede hata yaptığımızı anlamakta zorlanıyoruz. Daha da kötüsü bunu türbanlı kardeşlerimiz alınmasın diye ‘kadın dayanışması’ adına inkar ediyoruz. Oysa çok benzer bir durum olan cinsiyetçi dil kullanımının aynı gruplarca yaygın olarak anlaşıldığı ve hak ettiği önemi gördüğü dikkat çekiyor. Ben bu konuda bilmeyerek ya da düşünemeyerek yaptığım pek çok yanlışı Türkiye’deki kadın hareketlerinin ısrarlı eleştirileriyle düzelttim. Bu konuda öncelikle bana dilin düşünceye ve duygulara ne kadar büyük bir etkisi olduğunu görmeyi dolayısıyla daha doğru düşünmeyi öğreten kadınlara ve daha sonra küfürlü konuşmayı kendimce masum ve rahatlatıcı bulduğum halde tutumumu değiştirmeyi tercih ettiğim için kendime müteşekkirim. Bu değişiklik benim için dayanışma yolunu tıkayan (ve orada olduğunu evvelce göremediğim) büyük bir taşı ortadan kaldırdı. Bu eleştiriyi benzer bir umudu paylaşmak adına yapıyorum. Nasıl ki toplum içinde kadınları, eşcinselleri ve cinsel ilişkiyi hakaret olarak kullanan ya da tecavüzü meşrulaştıran laflar etmek ‘bu benim konuşma özgürlüğümdür’ diyerek savunulamazsa, toplum içinde türban takmak da aynı mantıkla herhangi bir kişinin inanç özgürlüğü ya da kıyafet özgürlüğü olarak savunulamaz. Her ikisi de, masum görünse bile, tehlikeli ve cinsiyetçi tutumlardır ve kötü niyetli kişileri cesaretlendirmektedir. Birlikte bu maskeleri düşürebileceğimizden hiç şüphem yok.

Çok önemli bir konuya daha değinmek istiyorum. Ülkemizde pek çok kadının aslında baskı yoluyla türban takmaya başladığını biliyoruz. Türkiye’de kadın dayanışması bu konuyu inkar etmese de neredeyse tamamen rafa kaldırmış görünüyor. Üstelik genelde bu baskılama çok erken yaşta, kadın daha çocuk denecek yaştayken başlıyor. Bunun yaratacağı hasarlar konusunda psikoloji ve çocuk hakları dernekleri tarafından yazılmış derli toplu yazılar var (1- Birini yazının sonundaki bu linkte bulabilirsiniz), o yüzden detaya girmeyeceğim. Fakat dayanışmamızın gözle görünür biçimde yok olduğu noktalardan biri de bu. Takılması konusunda (en azından bir miktar) baskı olduğundan emin olduğumuz bir örtünün anlamını ve o çocuğun/genç kızın/kadının hayatına (“özgürlük”ten başka) ne getireceğini asla tartışmıyoruz. Türbanı takma ‘özgürlüğü’ ve baskısı varken, ‘çıkarma özgürlüğü’ diye bir mevhumdan asla söz etmedik/etmiyoruz. Kadını taşıyabileceğinden çok ağır bir sorumluluğun altında kaderine terk ediyor, örtünün istendiği ya da gerektiği taktirde takılıp çıkarılma hakkını elinden alıyor, yetmez gibi karşısına geçip alkışlıyoruz.

Ayrıca ve özellikle altını çizmek istiyorum: “Çok akıllı, okumuş, kültürlü, açık fikirli, bağımsız, isterse çıkaracağını bilen türbanlılar da var” deniyor beni susturmak umuduyla. Mutlaka vardır. Bu istisnalar benim türban ya da Türkiye’deki genel manzara hakkında söylediğim hiçbir şeyi değiştirmiyor.

“İnanç Özgürlüğü”nün gözardı edilen sonuçları

Bu iş oldu bitti türban serbestisi bir zafer gibi kazanıldı. Serbestiyi getiren Erdoğan kahraman ilan edildi. Üniversitelerden meclise türban serbest. Peki, ben neden “türbana taktım?” Konumuzla ne ilgisi var? Neden durduk yerde herkesi rahatsız ediyorum? Çünkü türbanı savunurken kullanılan argümanlarla ortamı her tür dini gereği, -insan haklarına aykırı da olsa, saçma ve hatalı da olsa- savunabilir hale getirdik. Örneğin “istismar yasası” tartışmalarının önceki türban tartışmasından hiçbir farkı yok: “İnsanların nasıl yapayacağına karışmak ne haddimize!?” “Onlar öyle inanıyor, ne kadar acı çektiler, dinlerini yaşayamadılar. herkesin özgürce dinini inancını yaşama hakkı…” Hayır! Hiç kimse dinini ve kültürünü özgürce yaşamıyor / yaşamayacak. Toplum olarak birlikte yaşadığımız sürece, birbirimize saygı göstermeye çalışıyoruz. Dinlerin ve kültürlerin birbirimizin hakkına saygı duymayan kısımlarından kurtulmaya mecburuz. Örneğin eşcinselleri taşlamayacak kimse. Dullar kocalarıyla birlikte gömülmeyecek. Kız çocuklarına saçlarını gösterirlerse günaha girecekleri söylenmeyecek. Çocuk / kadın / eşcinsel / insan haklarına aykırı bunlar. Evet her şeyin en doğrusunu biliyor değiliz ama bildiğimiz kadarını uygulamaya koymakla yükümlüyüz. Yeni şeyler öğrendikçe bunları güncellemek görevimiz. Yanlış olduğunu artık çok iyi bildiğimiz şeyleri yapmamaya ve yaptırmamaya çalışacağız. Buna mecburuz. Peki nasıl? Şimdi yasaklar konusuna gelelim.

Türban konusunu tartışmaya çabalarken çok sık duyduğum soru-itirazlardan biri de şu oldu: “Yasaklar yüzünden bu haldeyiz, yasak neyi çözmüş?” Hayır, yasaklar yüzünden bu halde değiliz. Bu da türban savunması etrafında toplaşan asılsız iddialardan biri. Ben türban yasağına karşı olmadığımı, hatta yasağın sebebini gayet iyi anladığımı söylediğimde bana sık sık söylenen kalıp bir cümledir bu. Oysa yasaklar bazı şeyleri çözebilir, av yasağı buna iyi bir örnek. Ya da tam olarak konumuzla ilgili çok daha taze bir örnek vermek gerekirse, istismar tartışmaları da aslında tacize yasak getirmeye çalışmamızdan ibaret: Rıza verecek yaşta olmayanlarla cinsel ilişki kanunen yasak olsun, cezai yaptırımı olsun, bu yasak ve ceza ortadan kalkmasın diye uğraştık / uğraşıyoruz. İstismarı savunanlar da aynen türbanı savunanlar gibi “yasak neyi çözmüş, bırakın yasaklar koymayı!” deseler, ne hissederiz? Hatta biri çok daha ileri giderek, “bu olay yasaktı, biz yasağı kaldırıyoruz, mağduriyeti gideriyoruz“a benzer bir iddiada bulundu yanılmıyorsam. Bulunmadıysa bile türban savunmalarından aldığı cesaretle bu ihtimal her zaman aklında olacaktır.

Bu noktada geri dönüp türban yasağı neden vardı, bu yasağın anlamı neydi hatırlatmak istiyorum. Öncelikle bazı kesimlerin ezberden tekrar ettiği “ülkede türban takmak yasaktı” iddiası asılsız bir iddiadır. Öyle bir yasak hiçbir zaman olmadı. Türban askeriyede, devlet dairelerinde ve eğitim kurumlarında (devlet okullarında) hatta daha net olmak gerekirse bu kurumlarının binalarının içinde yasaktı. Yani kadının buralara girerken hiç türban takmıyormuş gibi davranması değil, iç mekanda olduğu sürece türbanını başından çıkarması bekleniyordu. Peki, neden? Bu tür yerlerde ordu ya da devlet bize ‘sen kadınsın, ben seni koruyamayabilirim, başını örtsen iyi olur’ diyebilir mi? Böyle bir şey diyorsa, bizi korumaktan aciz nasıl bir ordu ya da devlet biçimi olabilir bu? Türbanın oralarda yasak olması değil esas yasak olmaması bir soru işaretine sebep olmalıydı. Bu durumu bugün çok az kişi anlamış ya da hatırlıyor görünüyor. Peki, bu yasaklar doğru muydu? Kendi zamanı içinde elbette doğruydu. Gelenekselleşmiş, yerleşmiş, meşrulaşmış hataları silmek maalesef yasaklarla çok daha kolaylaşıyor/çabuklaşıyor. Böyle zamanlarda yasaklar en hızlı en ucuz eğitim şekli olarak kullanılmıştır. (Bu noktada av yasağı örneğini tekrar hatırlayalım. Avcıların kendi irade ve arzularıyla doğal yaşamın önemini kavrayıp el ele vererek avlanmamayı seçeceği bir geleceği beklerken hayvan nesillerinin yok olduğunu izleme önerisi karşısında ne düşünmeliyiz?) Bugün gelinen noktada tacizin nasıl normalleştiğine bakınca üzülerek söylemeliyim türban yasağı benim baktığım yerden yine doğru görünüyor.

Sonuç olarak, uzun süredir Türkiye’de kadın dayanışması adına türbanı işimize geldiğinde “ne kadar büyüttün canım bir aksesuar sonuçta” diyerek kestirip attık, işimize geldiğinde abartarak ‘kadının türbanını çıkartmaya çalışmışlar’ dedik. Türbanın bugün kadına karşı uygulanan pek çok farklı şiddetle ve yapılan haksızlıklarla benzer bir tür İslamcılığın ürünü olduğunu ve bunların tümünün maalesef kolayca “inanç özgürlüğü” olarak savunulabileceğini artık görmezden gelemeyiz. İslamcılar kendi düşüncelerine uygun bir ahlakı meşrulaştırmaya çalışırken, insan haklarının hiçe sayılmasına göz yumamayız. Bir yandan bunları oturup düşünmeyi / tartışmayı gereksiz görüp, bir yandan arada sırada sokağa fırlayıp ortalığı kasıp kavurarak bir şeylerin değişmesini bekleyemeyiz. Yarın yeniden zorlayacaklar. Olmadı, öbür gün sinsice yapmanın bir yolunu bulacaklar. Türkiye’den çıkmasına izin verilen feminist ses, uzun yıllardır türbana serbestlik getirmeye çalışırken, iktidarın Cumhuriyet döneminde kadına kazandırdığı birçok hakkın elimizden alınışını uzaktan izledi. Kendi izlediği yetmez gibi ses çıkarmaya çalışanla dalga geçti, görmezden geldi, isimler takarak üstünlük tasladı, yerli ve yabancı iktidarlardan aldığı güç ve cesaretle itibarsızlaştırarak ezdi ve yok etti. Bu hatanın onarılması bizlere düşüyor.

Lütfen gerçekleri görmezden gelmeyelim. Hoşumuza gitmese de manzaraya bir de çıkmayı ısrarla reddettiğimiz bir tepeden bakalım. Teşekkür ederim.

1 http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/basortusu-4797.html


Kaynak: serazerpekerman.wordpress.com