İklim değişikliği sebebiyle dünya ülkelerinin aldıkları önlemler genelde daha yeşil ve bilinçli şehirleri hedefliyor. Peki, Türkiye ne durumda?

Notre Dame Üniversitesi Çevresel Değişim İnsiyatifi’nin hazırladığı bir veritabanı bulunuyor. Veritabanında 175 ülkenin iklim değişikliğinden zarar görmeye yatkınlığı ve iklim değişikliğinin yaratacağı sorunlara karşı ne kadar hazırlıklı oldukları raporlanıyor. Türkiye, iklim değişikliğine karşı 41. korunaklı ve 67. hazırlıklı ülke olarak yer alıyor. 1995’ten beri alınan önlemler ve izlenen politikalarla sıralamada giderek üst sıralara çıkıyor. Veritabanına göre Türkiye’nin en düşük not aldığı konular enerji ithalatı, ekosistemin ve özellikle su ekosisteminin korunmasındaki yetersizlikler, siyasi istikrarın sağlanamaması ve toplumsal olarak yeniliklere ve teknolojik gelişmelere kapalı olmak şeklinde sıralanıyor. Bu eksiklikleri gidermek için atılabilecek basit adımlar var, ancak gerçekçi olmak gerekirse eksiklikler giderilse de bazı konuların önüne geçilemeyebilir.

Enerji ithalatının azaltılması için Türkiye’deki enerji yatırımlarının  sağlam adımlarla gerçekleştirilmesi, bunun için de öncelikle Türkiye’nin enerji kaynakları hakkında bilgi edinilmesi ve bir an önce fosil yakıt kaynaklarının kullanımının mümkün olduğunca azaltılması gerekiyor. Elbette tüketici kredileri, kampanyalar ve yetersiz toplu taşıma hizmetleriyle bu hedefin sadece taşıma için bile gerçekleşmesi bir hayli zor görünüyor.

Herkesin çok sevdiği rüzgâr enerjisi konusunda bir hayli potansiyelin bulunduğu ülkemizde, enerji kapasitesi düşük rüzgâr çiftliklerinin kurulması için hektarlarca orman yok ediliyor. Bu sebeple rüzgar çiftlikleri için daha ekolojik korumaya uygun yerlerin belirlenmesi gerekiyor, zira 40 yıllık ağaçların sağladığı faydayı 40 günlük fidanlar ne yazık ki sağlayamıyor.

Güneş enerjisi ise Türkiye’nin enerji piyasasında yeni yeni  kendine bir yer edinirken, gerek büyük şirketlerin yatırım tercihi olmaması gerekse yüksek fiyatları ile potansiyelini henüz açığa çıkaramamış durumda. Bu konuda da teknolojik çalışmaların Türkiye’nin çeşitli teknoloji ve nanoteknoloji merkezlerinde çalışılması veya Temiz Kalkınma Mekanizması (Clean Development Mechanism – CDM) çerçevesinde teknoloji transferi sağlanarak yapılması faydalı olabilir.

Hidroelektrik santralleri konusunda teknik bilgiden yoksun bazı STK’ların savunduklarının aksine, elimizdeki teknoloji geliştirilebilir veya küçük ölçekli HES’ler ile daha sürdürülebilir bir duruma getirilebilir. Dünyada henüz teknolojisi geliştirilmekte olan ve sürdürülebilirliği konusunda Kanada’da ciddi tartışmalar yaratan kaya gazı ise şimdilik Türkiye’deki potansiyel yatırımların fizibilitesi düşünüldüğünde çok ileri bir adım olarak görünüyor. Fransa’nın yıllardır elektrik enerjisinin %75’ini sağladığı nükleer enerjinin elde edilmesi için de Türkiye’nin gayet uygun bir nükleer enerji mevzuatı bulunuyor. Ancak bu mevzuata uygun bir şekilde kurulup işletilecek santraller yerine, devlet sadece uluslararası enerji ve ekonomi piyasalarında kendisine daha iyi bir yer edinme amacıyla sahte imzalar atarak nükleer enerjiden elektrik üretimine geçiş yolunu seçiyor.

Özellikle dersini çalışan sivil toplum kuruluşlarının veya enstitülerin bu yöndeki çabaları sürekli olarak devlet tarafından göz ardı ediliyor, politikalar sadece ülkemizin uluslararası taktikleri doğrultusunda şekillendiriliyor. Devlet, enerjiye veya çevreye ilişkin harekete geçeceği zaman asla kamuoyunae, esas araştırmaları yapan STK’lara veya enstitülerin farklı seslerine kulak vermiyor, değerlendirmeye almıyor. Bu noktada siyasi istikrarın sağlanması amacıyla devletin daha işbirlikçi bir yapıya bürünerek farklı talepleri de değerlendirmesi gerekiyor.

Türkiye iklim değişikliği sebebiyle çoktan mülteci almaya başladığı komşu ülkelerden daha çok mülteci alacak gibi duruyor. Bu durumdaki mülteciler, literatürde iklim veya çevre mültecileri olarak geçiyor. İklim mültecileri çoğunlukla Asya ve Afrika ülkeleri ile bu kıtaların çevrelerindeki ada ülkeleri vatandaşları. Türkiye’de iklim değişikliği, mevcut gidişatla başta inşaat ve enerji sektörleri olmak üzere pek çok sektörü etkileyecek. İklim mültecilerinin gelişiyle de bu sektörlerin ortaya çıkardığı karbon salınımı daha da artacak. Bu sebeple iyiye giden bir iklim değişikliği profilinin en kısa zamanda daha da geliştirilmesi hazırlıklı olmamızı sağlayabilir. Ayrıca enerji kaynakları için farklı öneriler değerlendirilerek hem ekolojik dengenin korunması hem de enerji açığının kapatılması yolunda adımlar atılabilir. Her ne kadar acil olarak harekete geçilmesi gereken konular olsa da, siyasi istikrar ve devlet politikalarının iyileştirilmesi için 7 Haziran sonrasını bekleyeceğiz gibi duruyor. Bu noktada bireyler olarak yapabileceğimiz en iyi şey enerji tüketimimizi azaltmak ve atıklarımızı mümkün olduğunca fazla dönüştürmek.