Yükselişe geçen yerli sahnenin başrol oyuncularından The Away Days, yıldız tozuna bulanmış birkaç kısaçaların ardından bir süredir heyecanla beklenen ilk albümü Dreamed at Dawn’u geçtiğimiz günlerde Pasaj Müzik etiketiyle yayımladı.

Hızlı bir “flashback” yapıp 2011 Türkiye’sine dönelim. O sıralar sağımızda solumuzda olanların bildiği üzere bu beğendiğiniz / beğenmediğiniz The Away Days, benim hayatımda son altı yılı aşkın bir vakittir devcileyin yer kaplıyor. Böylesine bir yerleşiklik de takdir edersiniz ki beraberinde gazeteciliğin en birinci erdemi objektifliğe sert bir ket vuruyor. Bütün bunlar yüzünden aşağıda kuracağım cümleler için baştan bir helallik isteyip ayrıntılara doğru iniyorum.

Karşımızda 2010’ların başında buram buram rock ve metal kokan bir kampüste tanışan, indie-pop ve rock’a gönül verip zamanla inşa edilecek bir müzikal ruh eşliğine adım atan yirmili yaşlarının başında iki genç adam var: Can Özen ve Sezer Koç. Karaoke barlardan Play Station kafelere uzanan bu arkadaşlık, ellere gitarlar alınıp prova stüdyolarında sevdikleri grupların şarkılarının cover’larını yaparak geçirilen saatlerle sıkı bir dostluğa dönüşüyor. Bir gün notaları art arda dizip beste yapacakları ihtimalini henüz bir hayal olarak gören ikili, yanlarına birer davulcu ve basçı katıp laik Türkiye’nin o sıralarda parlayan İstiklal Caddesi’nin canlı performans mekânlarında çalmaya başlıyor. Stüdyolarda geçirilen saatler arttıkça işin rengi değişmeye başlıyor ve o tıngırdatılan gitarlardan bazı minik partisyonlar yükselmeye başlıyor. Grubun ismiyle müsemma ilk kısaçaları How Did It All Start’ı oluşturacak “Dressing Room”, “Dear Blender”, “Rumours” gibi şarkılar bu sıralar hayatımıza giriyor.

Klasik indie-rock tınılarıyla yola çıkan The Away Days, 2013’te kendini önce yeni müzik sahnesinin teşhire açıldığı Austin, Teksas’ta gerçekleştirilen South by Southwest’te dünya devleriyle aynı platformda buluyor. Sonrasında da yolu bağımsız müziğin yıldızı parlayan isimlerinin kendilerini sunduğu Brighton’da gerçekleştirilen The Great Escape’e düşüyor. Ülkeye geri dönüşte ise grubun voltranını nihayete erdiren, yıllardır aradığı ruhu tamamlayan Anıl Atik’in katılımıyla grup, sırayla bir bir büyük sahnelere çıkıyor. 2010’ların muhtemelen gerçekleşmiş ve gerçekleştirilecek en iyi line-up’larından birine sahip olan 2013 One Love’ında Blur, Foals, The Vaccines ve James Blake gibi isimler için sahneyi ısıtma fırsatını bulan grup, festival Gezi aşkına feda edilip iptal edilince en büyük ilham kaynakları olan isimlerle tanışma şansını sonraki maçlara bırakıyor. Devamında Belle & Sebastian, Massive Attack, Wild Beasts, Portishead, Unknown Mortal Orchestra gibi şampiyonlar ligi takımlarının ön grubu olarak sahne alınan büyük konserler geliyor. Bu konserlerle birlikte grubun haleti ruhiyesi, iç dünyası ve hissiyatlarını müziğe dönüştüren melodileri, klasik indie-rock tınılarından iyice uzaklaşmaya ve shoegaze, dream-pop gibi daha minör türlere dönüşmeye başlıyor. The Away Days’in kendini bulmaya başlamasının temelleri tam da bu dönemde atılıyor ve ortaya daha önce incelediğimiz This adlı bir kısaçalar daha çıkıyor.

Grubun Pendik’te bir sayfiye evinde geçirdiği mevsimler esnasında The Away Days neredeyse bütün müzik kariyerlerine yetebilecek kadar çok fikir ve beste üretiyor. Bunların iyice içinden çıkılamaz bir hal alıp bahar temizliği gerektirmeye başladığı noktada ise The Away Days’in  genel müdürlük binası Bostancı’ya taşınıyor. Gündüz Bostancı’nın kentsel dönüşümü paralelinde yükselen değeri Ametist evlerinin inşaatı sürerken, geceleri ise inşaatın hemen yanındaki bir evde, üç genç adamın hayatlarını zip’leyip paketleyecekleri mevzubahis albüm Dreamed at Dawn’un inşası devam ediyor.

Üretim ve kayıt esnasında dağılan gruplar, kırılan kalpler, yapılan fedakârlıklar, biten ilişkiler, fırlatılan kapolar, kaybedilen gitarlar, dökülen biralar, yakılan koltukların varlığına ufak ufak biriktirilen müzik ve popüler kültür tüketimiyle hâlihazırda vakıf oldum. Bir albümün kayıt sürecinin ne kadar zahmetli olacağını tahmin etmek zaten Mars’a insan göndermek kadar zor bir şey değil, ki artık onun da gerçekleştiğini düşünecek olursak. Fakat müzik yapamadığı için müzik yazmaya çalışan bu kul, bu sürecin bu kadar hem distopik hem ütopik olacağını tahmin edemezdi. Gönül isterdi ki bu aynayı kendime çevirip, albüm sürecini belgeleyecek bir “novella” çıkarabilseydim. Fakat kervan yolda düzülüyor, Türk insanının aklı yumurta kapıya dayanınca çalışıyor. Kısmet ikinci albüme diyelim.

Yüzlerce bira, onlarca uyku ilacı, bir Marmara Denizi dolduracak kadar su ve kahve, bir çekirdek aileyi öldürebilecek kadar nikotinin nihayetinde tamamlanan Dreamed At Dawn’a gelelim. Objektif olamayacağımı belirtmiştim,  hayatımın sonuna kadar dinleyeceğime emin olduğum albümler listesine bir kırk küsür dakika daha eklemiş gibi hissediyorum. Atılan ilk kurşunlarına tanık olduğum, benim için her koşulda tropik bir adada palmiye gölgeleri altında meleklerin arplarına dokunuşları gibi tınlayacak gitar dokunuşlarının, giriş gelişme sonuca bağlanmış bir hâle girdiğini görmek bile yeterince kalp çarpıntısı sebebi. Ancak bu yetmiyor, albüm yurtdışı blog’larında geniş yer kaplıyor, listelerde ilk sıralara yerleşiyor, Facebook akışıma günde mutlaka birkaç kere az tanıdıklarımın The Away Days’e dair paylaşımları düşüyor, Spotify’da sağ akışta birileri dinliyor. En güzeli ise albümün lansman konseri bu akşam, yani 3 Mart Cuma 22.00’de evimin salonundan daha çok vakit geçirdiğim, canımın içi Salon İKSV’de gerçekleşiyor. Benim için bu altı yıllık aşk mevzubahisken, şimdi ben nasıl keçileri kaçırmayayım?

Bugün hayatımın ilk kamplı festivaline doğru yola çıkıyormuşçasına oturup şarkı sözleri ezberleme günüdür. Bugün birkaç saatliğine de olsa aslında dünyada her şeyin çok yolunda gittiği buhranına kapılma günüdür. Bugün bayram günüdür a dostlar.

Hamiş: Kişisel favori sıralamak adettendir, albümün atlı üçlüsü “Layers”, “World Horizon” ve “Monks”tur.

Hamiş iki: Grubun ıvır zıvır tercihlerine dair röportaja buradan, 2015 Haziran’ındaki röportajına ise buradan ulaşabilirsiniz.