1996’da Britanyalı büyük grupların çoğu ellerine geçen telif ücretlerini kokaine, özel uçaklara ve kadınlara harcarken Radiohead farklı bir şey yaptı. Kazandıkları paranın büyük bir bölümünü içinde egzotik, pahalı, soyut ve fütüristik gürültü çıkarma cihazlarının bulunduğu yeni stüdyolarını kurmak için harcadılar. Çağdaşları Boss marka Super Overdrive ve Pro Co üretimi RAT pedalları tekmelemekle meşgulken, onlar kimsenin daha önce duymadığı bir ses gökkuşağının peşindeydiler. Bu arayış onları deliliğin sınıra getirdi ve OK Computer’ı yarattı.

On yıl sonra, In Rainbows üzerinde çalışırken yeniliğin peşinde bir kez daha yeteneklerinin sınırlarını zorladılar. Sınırları zorlamak, Jonny Greenwood’un bir dizi ekipmanı aynı anda kontrol edebilecek yazılımı üretmesi anlamına geliyordu. Jonny programcı şapkasını takıp yazılım üzerinde haftalarca çalıştı. Thom Yorke’un bu çalışma yöntemiyle bir albümün daha altından kalkabileceklerinden emin olmadığını iddia etmesine neden olacak kadar saplantılı bir hâldi.

Bir albüm daha yaptılar. King Of Limbs, elektronik oyun (“sequencer” yazılımları) ile rock grubu olmak (akor dizilimleri yontmak) arasında biricik üçüncü yol olması için özel olarak tasarlandı. Nihayetinde bu yol kendi kayıtlarını sample’layıp sonra da yeni besteler için mikslemelerini içeriyordu.

Radiohead üyeleri hayatlarının büyük bir bölümünü daha iyi bir şeylerin arayışında sonik duvarlara kafa atarak geçirdiler. Yeniliğin her zaman göz alıcı olmayabileceğinin bir hatırlatıcısı oldular. Yenilik, açıp kapatabileceğiniz bir şalter değil. Kimse “Yenilikçi 3000” makinesine girip, saatlerini 2017’ye ayarlayamaz. Yenilik, yüzlerce çıkmaz sokak ve kurtulması zor tuzaklarla dolu zorlu ve bitmek bilmeyen yürüyüştür. Thom Yorke kadar kendini paralayan ve evhamlı biri ile  Jonny Greenwood kadar sıkı bir disipline sahip bir adamın, hit şarkılarla dolu Pablo Honey’nin yaratıcılarını alıp, yenilik uğruna rock tarihini en azından üç kez değiştirmiş bir gruba dönüştürmeleri gerekiyordu.

Müziği nasıl ileriye taşıdıkları göz önünde bulundurulursa, Radiohead’in 21. yüzyılın The Beatles’ı olduğuna dair bir sav ortaya atmak mümkün. Öyle ya, büyük bir ana akım grubu gibi duyulmamak için savaş verdiler. King of Limbs’e bir bakın: Belki de tarihin en heyecanla beklenen albümü, bölük pörçük ritm motifleri ve donuk elektronik gürültü girdaplarından oluşuyordu. Rock’n’roll dünyasının yüzeyi on yıl boyunca The Strokes’la istila edilmişken, Ok Computer’ın ve Kid A’in havarileri 21. yüzyılın müziğine, türlerin indirgeyiciliğini pek umursamayan, standart olarak sanatçılardan sınır aşan deneyler bekleyen bir anlayışla yeni temeller atıyorlardı. İlk dönem rock ağırlıklı işlerinin Muse, Coldplay ve Elbow gibilerine ilham vermesi yetmiyormuş gibi, daha sonraki minimalist elektronik dokunuşları Foals, Alt-J ve Django Django’nun da aralarında bulunduğu bir grup takipçi yarattı. Radiohead’in araştırmacı modernist anlayışı, 2014’te Future Islands’dan The xx’e, Metronomy’den James Blake’e nice müzisyen için bir standart oldu.

Bununla beraber müzik endüstrisinin klişelerini ve yıldızlık mefhumunu, devasa kültürel yerçekimlerinin altında eğip bükmeleri de, neslimizin The Beatles’ı olmalarının bir başka boyutu. The Beatles’ın elinde Apple Corps’u, psikedelik uzun metraj filmleri, tamamını kendi yazdıkları şarkıları, popüler konsept albümleri ve kültürlerarası etkileşim olgusu vardı. Radiohead bize kaydı yapılan ilk “streaminglerden” birini (2000 yılında, Kid A ile, iBip aracılığyla), Scotch Mist internet yayınlarını, geçen yıl çıkarılan ve sanat, teknoloji ve müzik arası alanları araştırmayı hedefleyen PlayFauna gibi uygulamaları ve King of Limbs ile beraber gelen “gazete albümü” verdi. İstediğin-kadar-öde yöntemiyle sattıkları, müzik piyasasının ayarlarıyla oynayan In Rainbows, kendi sosyal medya ağları, “Just” ve klipteki tüm dış mekanların 64 adet hareketli lazerin 360 derecelik bir çapta saniyede 900 kez yanmasıyla yaratıldığı “House of Cards” gibi çığır açıcı video klipleri de cabası.

Bugünlerde Beyoncé’den Bowie’ye kadar herkes gizlilik anlaşmalarının ardında saklı kalmış albümlerini ortaya çıkarmaya başladı. Müzisyenler Thomas Edison plağın üzerine iğneyi ilk koyduğundan beri bu anlaşmaların diğer tarafı olan plak şirketlerinden muzdarip. Ancak Radiohead bütün bu saçmalığı bir kenara bırakmanın ilginç yollarını bulmakta birçoklarından daha başarılı. Eğer Cobain kurumsal rock fahişelerine karşı ortaya çıkan ergence bir isyansa, Radiohead yalnızca Henry Rollins’le beraber bir kamyonetin arkasında “gerçek hayatı yaşamak” gibi red ideallerinden ibaret olmayan bir bağımsızlığın öncüsü, daha olgun ve oyunbaz bir cevap. Öyle bir cevap ki, sistemin tüm ağırlığını istediğini yaptırmak için kullanmak konusunda özgür, aynı zamanda sanat, müzik ve yaşamı bir araya getirirken Byrne ya da Eno kadar da agresifçe sanatsal değil.

Popülerliklerinin boyutu ve zafer arzularının mütevazı sınırları hep huzur bozucu bir ikilem oldu. 2000 yılında ticari potansiyellerinin tepesine eriştiler. Peki, bunu nasıl sermayeye çevirdiler? Kid A’den single çıkarmayı reddettiler. Ardından da çıktıkları ülke turunda sponsor desteği olmadan beyaz bir çadırda kaldılar, zira Thom o sıralarda Naomi Klein’ın anti-pazarlama klasiği No Logo’yu okumuştu.

Thom “kişisel olduğu kadar politik” olgusunu daha ilginç ve tatmin edici bir alana sürükledi. Büyük ve bayrakları dalgalanan hassasiyete şüpheyle yaklaşan bir neslin kaide taşıyıcılarından biri olageldi. 21. yüzyıla yakışan bir politik duruş – Russell Brand’in “oy vermeyin” nihilizmiyle, Portlandia’da görülebilecek “el yapımı” bir toplum ahlâkının arasında bir yerde. Radiohead, ebeveynlerimizin bayrak sallayıp barikatlara yürüyen neslinin aksine, dünyayı yöneten güçleri değiştirmektense, kendi etrafında küçük çaplı değişimler yaratmanın çoğunlukla daha faydalı ve tatmin edici olduğunun bir yansıması.

Tıpkı The Beatles’ın 60’ların vücut bulmuş hali olması gibi, Thom Yorke bizim zamanımızı en belirgin şekilde yansıtan rock yıldızı. 20 yıl kadar önce geleceğe baktı ve garipsedi. Gördüklerinin ne kadar hızlı yaklaştığı gerçeğinin, arkadaş canlısı kapitalizm mantığının, çığ gibi büyüyen reçeteli ilaç kültürünün ve hiçbir zaman yalnız değilken sürekli yalnız kalmamıza neden olan teknolojik büzüşmenin altında ezildi. Ortaya zamane yaşamına hitap eden kontrol edilemez bir endişe çıkardı, bu endişe Muse (ki ilk çıktıklarında “çakma” Radiohead olarak görülmüşlerdi) ile Bloc Party’yi, Everything Everything ile Burial’ı birleştirdi. Şimdi ise Luddite’likte[i] Jack White’tan geri kalmayacak bir biçimde eski tip bantlara kayıt yaptıklarını duyuyoruz. Kendi dengelerini ancak başkalarınınkini bozarken bulabilen gruptan bir çalım daha yiyoruz.

* Bu yazı, Gavin Haynes’in nme.com’da yayımlanan makalesinden kısaltılarak çevrilmiştir.

[i] Luditte: 19. yüzyıl İngiltere’sinde hızla yaygınlaşan sanayi devrimi sırasında makinelerin işlerini ellerinden alması sebebiyle/korkusuyla ayaklanmış fabrika işçileri.