Sosyal yaşamın şekillenmesinde kişisel inanışların ve duyguların nesnel gerçekliklerden daha etkili olduğu bir dönemde yaşadığımızı kabul etmemiz gerekiyor. Seçim, referandum anketleri gibi niceliksel çalışmaların hata payları devasa boyutlarda, finansal veriler “reddediliyor”, kanıtlar yok sayılıyor, yoktan kanıt üretiliyor, geçmiş yeniden yazılıyor ve bütün bunlar dünyayı yerinden sarsmak için yeterli olmuyor.

Oxford sözlüğü “post-truth” yani “doğru ötesi” ya da “gerçek ötesi” anlamına gelen bu yapma kavramı 2016 yılının sözcüğü seçti. “Post-truth”, yani evrensel gerçeği geçiyorsun hemen ilk sağda. Brexit’in, Donald Trump’ın seçilmesinin ve Batı’daki radikal sağa meylin bu denli popülist bir şekilde gerçekleşmesinin nedenlerinden biri olarak görülüyor, ancak biz buralarda sanki biraz daha uzun süredir mevzuya aşinayız. Adını yine biz koyamadık.

Bunu cehaletle veya bilgiye ulaşım fırsatlarının eşitsizliğiyle açıklamak mümkün olabilir, ancak bu yaklaşımın yakın zamanda hiç kimseyi hiçbir yere götüreceğini zannetmiyorum. Zira bilginin ehemmiyeti, oturaklılığı değişmiş gibi görünüyor. 2+2’nin 4 etmesinin bir bağlayıcılığı, hem 3 hem 4 veya 5 ile işleyebilen sistemler vasıtasıyla ortadan kalkıyor. Bu da hâliyle bilen insanın toplumsal değerini sorgulatıyor. Üstelik bu yaklaşım yeri geldiğinde bilgiselliğe de sığınabiliyor. Nesnel bilgi ortadan kalkmıyor belki, ama “seçilerek” tüketiliyor. 4’ü bazen reddediyor, bazen kabul ediyoruz. Dahası bilen de (bilmeden) bilmeyen kadar bu duruma boyun eğiyor. Kutupsal hatta kişisel gerçekler oluşuyor. Bir gerçeğin diğerinden daha geçerli olması artık onun evrensel nesnel gerçeğe, yani 4’e ne kadar yakın olduğuyla ilintili olamıyor. Zira sosyal hayatta işlem 2+2’den çok daha karmaşık. Evrensel gerçeğe ulaşma yolunda bilen ile bilmeyen arasındaki fark, yalnızca işlemin kaçıncı basamağında kaybolunup inançlara ve dünya görüşlerine sığınıldığı üzerinden belirgin olabiliyor.

Mevzu temel olarak “bilimsellik”, “evrensel gerçek” gibi konuların toplumsal hayatta ve güncel siyasette yerini inanışlara ve duygulara bıraktığını, bunun seçimler vs. “toplumsal” hareketlerle meşrulaştığını anlatıyor. Eğer roket yapıyorsanız 4 illa ki 4. Fakat konu sosyal bilimler olunca, eldeki anket, genelleme vs. niceliksel yöntemlerin sonuç almak için kullanıldığı çalışmalar son dönemde feci şekillerde yere çakılıyor. Fizikçiden dönme bir iletişimci olarak iki tarafa da az buçuk bakabildiğimi tahmin ediyorum. Gördüğüm şey sosyal bilimlerde 4’ün varlığı için niceliksel yöntemlerin, insana proton gibi davranma huyunun The Huffington Post’un ABD seçimlerinden 4 gün önce 4 Kasım’da aşağıdaki cümleyle başlayan yazıyı paylaşmasına sebep olduğu.

The HuffPost’un başkanlık öngörüsü, aday Hillary Clinton’un salı günü yapılacak seçimi yüzde 98 ihtimalle kazanma şansının olduğunu gösteriyor. Yani – eğer büyük bir felaket veya skandal gerçekleşmez ya da neredeyse tüm anketler yanılmazsa – Clinton’ın seçileceğinden büsbütün eminiz.

Benzer bir durum Brexit anketleri için ve Kasım 2015 Türkiye Genel Seçimleri için de geçerli. Ancak her gün her yerde karşılaştığımız üzere post-truth meselesi Türkiye’de anketlerden çok daha günlük, çok daha etkili günlük politik söylemlerin bir parçası. Son dönemin politik gündemi olan referandum tartışmaları ve tekrar hayatımıza giren anket şirketlerinin (belli ki, belki) göremedikleri şeyler zuhur ediyor. Uyuşmayan bir takım doğrular, gerçeklikler mevcut.

Foucault “Hakikat Rejimi” olarak adlandırdığı kavramı, bir toplumun doğruluk kıstası olarak hangi söylemleri kullanacağına karar verdiği “güncel ve genel siyasi” konu başlıkları olarak tanımlıyor.[i] Bu başlıkların eğitim sistemi, medya, bilim kurumları ile beraber politik ve ekonomik ideolojinin üzerinize püskürtülmesiyle üretilip, sağlamlaştırıldığını düşünebiliriz. Bu hakikat üretimi ve tüketimi kendi başına bir rejim ihtiva ediyor. Farklı veri üreten, tüketen rejimler aynı ülkede bulunduğunda kutuplaşılıyor. En yüzeysel ifadesiyle durum bu. Doğru, gerçek gibi kavramların doğası, üretimi ve tüketimi konusunda anlaşamıyoruz. Hatta belki bu tartışmanın bir karşı tarafı bile yok. Belki karşı tarafta gerçek ve doğrudan daha ehemmiyetli görülen şeyler var.

Mahir Zenlayov, The Huffington Post’taki bir yazısında Maya Angelou’dan o bilindik alıntıyı yapıyor: “İnsanlar söylediklerinizi ve yaptıklarınızı unutabilirler ama onlara hissettirdiklerinizi asla.” Devamında söylediği şey de beklenildiği üzere şu: “Erdoğan ve Trump seçmenlerinin ‘büyük ve güçlü’ hissetmelerini sağlıyor, yalan veya doğru söylemeleri, yasaları büküp, çiğnemeleri kimin umurunda?”

Mevzu bu kadar basit değil elbette. İşin bir de çıkar yönü var. İnsanların tercihlerinin çıkarları tarafından yönlendirilmesi son derece normal. Bundan muaf olduğunu iddia eden insanın bile, bilinçli ya da bilinçsiz en azından altruist bir çıkar peşinde olduğunu görmek zor değil. Burada mevzu bilinç sanırım. Zira tüm tercihlerinizi masaya yatırıp enine boyuna düşünmüyor olabilirsiniz. “İstanbul Times TV” isimli kuruluşun Esenyurt’ta insanlarla yaptığı röportaj serisinde insanlara referandumda evet mi, yoksa hayır mı diyecekleri soruluyor. Ardından, gelen cevaptan bağımsız  son derece makul bir “follow-up” var. Spiker soruyor: Neden? İki cenahtan da oldukça büyük bir çoğunluğun cevabı: “Öyle.” Bu noktada “Hayır” cephesinin mevzuya daha hakim olduğunu söylemek gerek. Ancak çoğunluk, çoğunluklarımız altında yaşamayı kabul ettikleri hakikat rejiminin nedenselliğine ayıracak vakti bulamamış görünüyor. Yine de, en azından ilk soruya verilen cevaplar bakımından, tablo umduğundan iyi.

Nietzsche kişisel perspektifleri, bakış açılarını “çeşitli yaşam biçimlerinin çıkarları” olarak tanımlamış ve bireyin kendini “saf, iradesiz, ıstıraptan muaf, zamansız bilgi kavramından” koruması gerektiğini önermişti.[ii] Objektif doğru kavramını yerle yeksan etmek zorunda değiliz. Ancak eğer evrensel bir gerçek olduğundan kendimizce eminsek bunu tartışsak iyi olur. Birden fazla gerçeğin hüküm sürebildiği bir yerde toplumsal çatışmanın gırla gitmesi, güç de elinizde değilse sürekli huzursuz olmanız çok doğal. Hele ki bu gerçeklerden sizin inanmadığınızın objektif doğruya dayanmadığını düşünüyorsanız.

Ben buralarda bir yerde duruyorum. Bu farkındalığı aptal liberallikten ayırmak gerekli. Seçtiğimizin daha iyi olduğunu bilerek ancak evrensellikten diğer seçim kadar uzak olma ihtimali olduğunu aklımızda tutarak hareket etmezsek, yobaz oluruz. Bence, buraya kadar oldukça netiz. Şüpheden muaf olmak bu konularda aşağılıkça olabiliyor. Ne de olsa seçimlerimizin sonuçlarına tâbiyiz. Nedensellik sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Siz bizzat bu yükün altında kendinizi ezmeden erdem veya etik gibi kavramlardan bahsedemezsiniz. Doğru seçimi yapın ve seçiminizin doğruluğunun da yalnızca bir seçim olduğunu asla unutmayın. Doğru olanı değil, istediğinizi yapıyorsunuz. Bu zor ve erdemli. Öteki pek kolay.

Hamiş: Hayır be oğlum…

[i] Foucault, Michel and Paul Rabinow. The Foucault Reader. 1st ed. New York: Pantheon Books, 1984. Print.
[ii] Nietzsche, Friedrich Wilhelm, Keith Ansell-Pearson, and Carol Diethe. On The Genealogy Of Morality. 1st ed. New York: Cambridge University Press, 1994. Print.