Nihil Piraye, geçtiğimiz yıl Ocak ayında uzun bir çalışmanın sonucu çıkan Sanduka albümünün ardından hatırı sayılır bir değişim yaşadı ve kadrosunu büyüttü. Grup, şimdi iddialı bir planla 7 şarkıdan oluşan yeni tekli serileri Değildir’in hikâyesini anlatmaya hazırlanıyor. Hikâye, ilk tekli “Evde Kimse Yok” ile başladı.  Biz de Nihil Piraye ile Kadıköy’deki stüdyoları KARE Müzikevi’nde sohbet ettik. Bugün piyasa çıkan tekliyi iTunes, Apple Music ve Spotify’da arayın. Aşağıya da şarkının klibini bıraktık, izleyin. Aralık’a kadar takipte kalın, Değildir hikâyesi yavaş yavaş tamamlanacak.

“İddiamız, bir iddiamızın olmaması ve insanların çok iddialı olması.”

 15 Temmuz’da ilk tekli geliyor. Aralık’a kadar uzun bir planınız var aslında.

Berk: Evet, bir değişim planı var. Biraz yaramazlık, biraz samimiyet planı var: Aralık’a kadar 7 tane şakalı şarkı. Heyecan çok büyük, çünkü bu sefer inandık, yaptığımız şeyi keyifle yaptık.

İlk albüm Sanduka’dan farklı olarak daha fazla synth kullandınız ve anladığım kadarıyla ritimler daha ön planda. Nedir yeni serinin Sanduka’dan farkı?

Berk: Sanduka çok eski şarkıların albümüydü. Albüm süreci de uzun sürmüştü. Açıkçası, biraz küstük Sanduka’ya. Müzikal olarak, dediğin gibi, gitar müziğinden synth ve ritim müziğine sıçrama var. Aslında temel mevzu, çalarken eğlendiğimiz, evde oturup dinleyebileceğimiz müziği yapmaya çalışmak. Ama bir metot müziği değil bu. Artık hepimizin hoşuna gitmeye başlayan müziklerin insanı biraz hareketlendiren müzikler olduğunu tespit ettik. En azından kulaklıkla ya da konserde, nerede olursa olsun,  dinlerken vücudunun kontrolünü kaybettiğin, biraz seni salındıran, biraz da ilgini çekebilecek yeni ritimleri yakalamaya çalıştık.

Sanduka ile ilgili Kıyı Müzik o dönem Facebook sayfanızda “Biz çocukluğumuzu, ergenliğimizi, hatalarımızı ve dertlerimizi en çiğ ve şeffaf haliyle, bir çeyiz gibi SANDUKA’ya koyduk, size verdik. Çeyiz sandıktan çıktı” dediğinizi yazmış. Ben bundan “ergenlikten çıktık, artık büyüdük” manifestosu gibi bir şey okuyorum, peki Değildir ne? Ya da Değildir, ne değildir?

Berk: Aslında bu sorunun cevabı bu tekli silsilesinin sonundaki “Değildir” isimli şarkıyla verilebilir. Şimdi vermesek daha iyi, yavaş yavaş. Dinleyin işte abi, bunun sözel olarak verilecek bir cevabı da zaten yok.

Heyecan artıyor. O zaman Aralık’ta bir tane daha yaparız bundan, konuşuruz sonunu.

(Gülüşmeler)

Ekip genişledi Sanduka’dan beri.

Berk: Ekip taştı (Güldüler, güldüm). Ekip çıldırdı. 7 kişiyiz. Ben Berk Sivrikaya, vokal. Zafer Sernikli, klavye. Zaten Sanduka’da da vardı. Davulcumuz Ozan Çirkinoğlu ve gitaristimiz Alp Alptekin de öyle. Erentuğ Turan saksafonda, o da vardı. Emre Dereli, basçımız aramıza yeni katıldı ama iyi katıldı. Yağız Nevzat İpek, hibrit davulda, ikinci davul olarak katıldı.

Zafer: Erentuğ saksafonu biraz bıraktı.

Berk: Evet, o da klavyeye geçti. Böylece herhangi bir halı saha takımını yenebilecek bir takım olduk.

Peki, bu geçiş masa başında mı oldu yoksa stüdyoda takılırken “hayır yahu, biraz daha böyle bir şey yapalım. Ben birazcık saksafonu bırakayım, klavyeye geçeyim bakalım ne olacak” gibi mi?

Berk: Sanırım bir bunalımın eseri bu. Gerçekten Sanduka süreci bizi bunalttı. Yapmak istediğimiz, içimizden gelen şeyi yapamamak, biraz sandıkta tıkılı kalmak gibi bir durum vardı. Kafayı açmamız lazım, daha punk olmamız lazım, daha rock’n roll… Çünkü hayatlarımız öyle. En azından güncel değildi yaptığımız şey.  Bizim için güncel değildi. Ritim, synthesizer… Zafer synth bas çalıyordu, “abi, galiba bas gitar lazım” falan diyerek işin müzikal kısmını böyle hallettik. Ama tavır kendiliğinden değişmişti. Birazdaha cüretkâr ama umursamaz, özellikle umursamaz olmak lazımdı.

Zafer: Türkiye’de dinlemediğin müziği yapma hâli var. Biz de oradaydık. “Yaptığın müziği başkası yapsaydı dinler miydin?” sorusuna genelde objektif bakamıyoruz. Objektif bakabilirsek, genelde “hayır” cevabı alırız çoğu müzisyenden, biz de dahil olmak üzere. Çünkü yapamıyoruz yapmak istediğimiz şeyi. “Biz şöyle müzik yapmak istiyoruz, ama piyasa böyleyken yapamıyoruz” demek istemiyorum. Teknik yetersizliklerden söz ediyordum. Kendi aptallıklarımızdan ya da kendi sığlığımızdan yapamıyorduk, yapamadık. Bir anda “artık yapalım lan” dedik, başka bir şey yapalım. Yeniden inşa edelim.

Nihil Piraye

Nihil Piraye

Etrafta pek fazla planla ve hayalle hareket eden insan yok. Genelde tüm hareketler tepkisel, memleketçe öyle yaşıyoruz. Kendinizi etrafınızdan izole etme ihtiyacı hissettiniz mi? Günlük hayatımızda bir sürü şey oluyor, bunu yapabilmek için onlardan uzaklaşmak lazım mı, yoksa bu onun bir parçası mı?

Alp: Biraz politik olacak, ama istediğin kadar uzak kalmaya çalış, kalamıyorsun zaten.

Berk: Ben pisliğin, derdin, tasanın müziği olumsuz etkilediğine inanmıyorum. Aksine travmatik, pislik, kaotik ortamlar besliyor müziği. Çok iddialı olmayalım, ama öyle.

Zafer: Tarihte de hep öyle olmuş zaten, herhalde yalnız 18. yüzyıl Viyana’sını hariç tutarsak (kıkırdamalar), hep en pis yerden çıkmış en güzel işler. Bizim kültürel olarak dinlediğimiz İngiliz müziği. Indie ve elektronik, bunlar Berlin ya da İngiltere’nin en leş yerlerinden, en sıkıntılı, en dertli insanlarından çıkmış müzikler. Kimse gidip dünyanın en güzel ülkesinde, en güzel ortamlarda, refah koşullarında üretilmiş sanat eserlerini ve müziği incelemiyor, dinlemiyor. Genel olarak sıkıntıdan çıkan bir şey sanat.

Alp: İnsanlar zoru seviyor.

Berk: İzolasyon konusunda şöyle bir şey düşünüyorum: Gerçekten kendi özgünlüğünü bulabilmek için, bu ülkeyle, zamanla ya da içinde yaşadığın şehirle falan alâkalı bir şey değil. Tamamen kendinle alâkalı ve senin “değil”inle alakalı bir şey. Hakikaten tamamen izolasyon sağlayıp, en çiğe, en pisliğe, en sıfıra inebilirsen bu sefer belki daha yeni ve daha sen olan bir şey üretme şansın olabilir gibi geliyor bana.

“Değildir” kelimesini nasıl okumak gerek? Müzik ya da herhangi bir şey yapmak bir iddia taşır ya, tek bir nokta gösterip bu budur ya da ben bunu söylüyorum dersin. Ama “Değildir” dediğin zaman aslında her şeyle ilgili bir şey söylemiş oluyorsun ya o nokta hariç. Bu böyle bir şey mi? Yoksa aslında var olan bir şeye “değildir” diyerek yapılan bir düzeltme mi bu?

Berk: Asla düzeltme yok. “Değildir” lafı, kendi başına bir paradoks zaten. “Hiçbir şey, bir şey değildir” dediğinde aslında bir şeyi reddediyorsun ve tavrında sanki kesinliğe karşı çıkış varmış gibi geliyor. Ama cümle kendi başına çok kesin. Bir şeyin olmadığını iddia etmek yine büyük bir iddia oluyor. Burada zaten öne plana çıkan şey kendi mutlaklığımızla dalga geçmek. Bizim bir iddiamız yok aslında.

Zafer: İddiamız, bir iddiamızın olmaması ve insanların çok iddialı olması.

Berk: VOV, VOV, VOV…

(Kahkahalar, şenlik)

Berk: İddialı olmak ve bir şey iddia etmek komik bir şey ve biz de bu şakanın bir parçası olmak istiyoruz.

Yağız: Ben biraz Zen görüyorum. Kesin doğruların ve mutlaklığın tam olmadığı bir durum kendi içinde Zen bir durum oluyor. Çünkü yarattığın dünyayı yok etmek de biraz Zen’le alakalı bir şey. Bu tamamen kişisel.

Alp: Kişisel yorumlarımıza giriyorsak, ben de çok “troll” buluyorum.

Yağız: Nirvana’da bahsedilen şeyin bile bir cennet olarak, bir kafa yapısı olarak aslında bir yer olarak düşünülürken aslında sönmek anlamına gelmesi gibi bir şey. Var olan bir şeyin aslında olmadığı.

 

Birazcık da klipten konuşalım. Moda Sahili’ni görüyoruz, sabaha karşı yüksek ihtimalle, öyle değil mi? Sabaha karşı orada 7 tane adam, tuhaf hayvan kıyafetleriyle çeşitli şeyler yapıyorlar.

Alp: Yazın sıcağında. Bu önemli.

Neden? Yani genel olarak neden Moda, neden sabah, neden böyle bir klip?

Berk: Moda’daki park çok güzel. “Evde Kimse Yok” günlük rutinimizin çok büyük bir parçası olan evimizle alakalı bir şarkı. Ev senin rutinindir. Eve her gün gidersin, evde her gün kalırsın. Senin aklının rutinleri de evdir. Bugün evde kimse yok, bugün yokuz, bugün kapattık dükkânı ve evet abi bugün Moda Sahili’ndeyiz. Ve biz olduğumuz gibi de değiliz. Bizim ne olduğumuz da çok önemli değil. Sadece “bugün evde kimse yok” üzerinden çekilen bir klip, zaten çok iç içe geçmiş bir durumda şarkının kendi fikriyle.

Zafer: Beni köpek ısırdı.

(Gülüşmeler)

Zafer: Yeni köpek haklı tabi, panda kostümüyle bisiklete binen bir adam görünce… Isırdı, haklıydı.

Alp: O pandayı herhangi birimiz görsek ısırırdık.

Yiğit: Şikayetçi olmadı ama…

Zafer: Tunahan Emre Bilgin ve İçim Elif Şenol çekti.

Yiğit: Klipte görünen bir fişek var, fişeği bulmak biraz dert oldu.

 

Bir önceki albümde Yals Kim ile beynelmilel bir ortak çalışma yapmışsınız “Vazgeç’” isimli şarkının klibi için.

Berk: Yals Kim, çok enteresan bir insan ve ekip aslında. Üç kişilik Güney Koreli bir ekip. Dünyanın farklı yerlerinden bağımsız grupların türlü kliplerini yapmak üzere yola çıkmış, bunu proje haline getirmiş bir ekip. İlk durakları İstanbul’du ve Balcony TV’deki videomuzu görmüşler, Facebook üzerinden bize ulaştılar. Projelerini anlattılar, daha önce yaptıkları işleri gösterdiler ve “bizim kalacak yere, birtakım gıdalara ve hayatta kalmaya ihtiyacımız var” dediler. Çok tatlı bir teklifti, ben de “gelin abi” dedim. 3 ay benim evimde kaldılar. İşin komik kısmı, ekipten iki kişi İngilizce bilmiyordu. Bir kişi de azıcık biliyordu. İletişim konusunda zorlu, ama keyifli vakitler geçti.

Biraz prodüksiyon ve biçimden konuşalım. Sanduka’nın yapımcılığını Çilekeş’ten tanıdığımız Görkem Karabudak yapmış. Değildir için bu görevi kendiniz üstlendiniz sanırım.

Berk: Bu stüdyoda, KARE Müzikevi’nde kaydettik, miksledik. Mastering için Brian Lucey’ye yolladık. Mastering konusunda bir anekdot eklemek istiyorum, Türkiye’de sanırım küçük bir eksik olabilir bu: Brian Lucey’e biz e-posta gönderdikten 10 dakika sonra cevap aldık. Bu kadar.

Peki, birazcık da seriden bahsedelim. Albüm formatının yavaş yavaş geçerliliğini yitirmesi olmuş bir şey değil ama, olmakta olan bir şey. Dijital müzikle beraber eski formlara, biçimlere bağlı kalmanın pek bir mantığı kalmadı, yalnızca seyirciyi yabancılaştırmama dışında. Siz yeni bir şey deniyorsunuz, hoş bir şey deniyorsunuz ve 5 aylık bir süreçte bir seri tamamlıyorsunuz. Bunu niye böyle yapıyorsunuz?

Zafer: Teknik olarak şöyle yaklaşmak gerekiyor: 10-11 şarkılık bir albüm kaydetmek, bunun mikslenmesi, masterlanması falan filan… Sanduka’dan birazcık dilimiz yandı. Ön hazırlığıyla beraber 2 yılı geçen bir prodüksiyon süreci içimizdeki heyecanı öldürebiliyor. Yaptık, kaydedelim ve yayımlayalım… Bu çok daha hızlı, efektif ve hem grupta hem de seyircide heyecan kaybına yol açmayacak bir yöntem. En önemli şey bizim canlı kalmamız. Çünkü enerjimiz gerçekten düşmüştü albümü yayımladığımızda. Aynı şeyi tekrar yaşamak istemedik.

Berk: Sürekli içerik sağlamak da açıkçası biraz bel altı bir mevzu ama gerçek. Günümüzde sosyal medyada ve tüm mecralarda aktif kalabilmek, takip edilebilir kalabilmek gibi bir kaygı tabi ki var. Bunu asla reddetmeyeceğim. Bu çerçevede devamlı içerik sağlamak, şarkıları farklı zamanlarda bir hikâye anlatır gibi devamını merak ettirecek bir şekilde anlatmak en uygun metot gibi geldi bize.

Zafer: Şu da var: biz 7 şarkılık bir bütün yayımlayacağız yıl sonuna kadar. Bunlar hakikaten adım adım bir bütün oluşturacaklar. Yayımlanma tarihleriyle beraber de anlattıkları bir hikâye var. Hepsini aynı anda vermek yerine teker teker vermenin daha keyifli olacağını düşünüyoruz. Umarım öyle olur.

Peki, bu hikâye tamamen müzik üzerinden mi yürüyecek yoksa klipler ve belki diğer başka eklentiler de olacak mı?

Berk: Öncelikle müzikle yürüyen bir hikâye var. Ancak bu teklilerin hepsini eğer bir aksilik olmazsa kliple beraber yayımlamak istiyoruz. Genel olarak bir şarkıyı kliple yayımlamak konusundaki benim kişisel fikrim şu, ben müziğin çerez olmasından biraz rahatsız olan bir insanım. Çok karşıt fikirler de var bu konuda, ama benim fikrim yemek yaparken, koşarken ya da barda sohbet ederken fonda bir müzik çalması bence sorgulanması gereken bir durum. Çünkü en başta sana müzik dinlerken konuşabilirsin, başka şeyler yapabilirsin alışkanlığını getiriyor. Örneğin, bir konsere yani aslında bir sergiye gelen insanların susmaması sonucunu doğurabiliyor en basitinden.

Alp: Bu tam olarak ondan değil bence. İnsanlardan ötürü.

Berk: Alışkanlıklardan ötürü aslında.

Alp: Düşünerek buna varabilirsin, bunu yapmaman gerektiğine.

Berk: Nitekim bence bir video kliple bir şarkıyı beslemek, izleyicinin ya da dinleyicinin olabildiğince fazla sayıdaki algısını kapatmakla alakalı bir durum. En azından görme duyusunu da kapatalım ve biraz daha içine girsin. Ortada bir ayin dönüyorsa, olabildiğince içine girsin, kimse artık o kişi.

Berk Sivrikaya

Berk Sivrikaya

Her sanatın bir ritüel değeri vardır diyoruz, değil mi? Sanatın bin senelerdir bu kadar etkileyici olmasının sebebi aslında bu ritüel değeri. Yani olduğundan daha büyük bir şey zannediyorsun, çok hoşuna gidiyor. Bunu sağlamak artık kolay değil. Her ne kadar müzik artık cepteki telefondan çıkan kablo ile kulağa bağlanıp, mekânsal olarak bedene kadar inmiş, bedenden dinleniyor olsa da hâlâ elinde o telefon var. Konserlerde de başka şeylerle ilgileniyorsun ve o ayin tam olarak yaşanamayabiliyor. Bundan ne kadar rahatsızsınız, ya da bunu kabullenmiş durumda mısınız?

Berk: Bunun varlığını kabullenmiş durumdayız tabi ki. Ama aksi de mümkün bence. Konuya çok hakim değilim, ama ayin dediğimiz hikâye eski zamanlarda bir insanı iyileştirmek ya da kutsamak vs. sebeplerle, büyücü ya da bir şaman liderliğinde yapılan bir şey. Konserleri konuşalım. Dinleyicinin yani hastanın kendi teşhisini koyması gerekiyor, yani o ayine gitme sebebini. Neden o şaman tarafından iyileştirilmek istediğinin cevabını kendisine verip, katılması gerekiyor. İşin eğlence kısmı da bir soru olabilir. Ama bence değil. Canlı performansın bir eğlence işi olduğunu düşünmüyorum. En azından bu tarz ürünlerde, yeraltı müziğinde, bağımsız müzikte. Ayin konusunda müzisyenin, şamanın bir lider olması, ortamın dinamiklerini iyi bilmesi, kime ne söz söyleyebileceğinin farkında olması ve nasıl bir dil kullanacağını bilmesi, iyi iletişim kurması ve manipüle etmesi çok önemli. Zaten izleyen insanın, hastanın ya da kutsanması gereken insanın, şamanı üstte görmesi gerekiyor. Öncelikle bunu yakalayabildikleri, kendine çekebilip kendi hiyerarşik üstünlüklerini kabul ettirebildikleri noktada, ayini gerçekleştirebilen müzisyenler olduğunu görüyoruz. Yapamayan insanlar da kendi kafasında zaten işi eğlence kategorisine sokmuş, tavrına gücenmemiş ya da ne anlattığını tam olarak bilmiyor gibi.

Zafer: Kendisi de bir ayinde olduğunun çok farkında değil aslında.

Berk: Orada neden bulunduğunu kendisine sorunca, cevabı onu da çok tatmin etmiyor. Dolayısıyla karşılıklı olarak hem izleyici hem de müzik yapan insanın bilinçlenmesiyle oluşabilecek bir durum bence bu. Bedenden dinlenen müzik mevzunun ise üstesinden gelebilmek çok kolay mı bilmiyorum. Şöyle bir cevabı olabilir: Belki hakikaten yaptığımız müzikleri, dinlediğimiz müzikleri ve tüm alışkanlıkları çöpe atmaya ve bedenimizle ilgili ayinleri gözden geçirmeye başlayabilirsek ya da o müziği neden dinliyor olduğumuzu sorgulayabilirsek, alışkanlıkları bir kenara bırakarak hem üretim, hem dinleme ve tüketim bağlamında daha iyi bir yere varabiliriz. Ama bu sorunun cevabı bende yok.

Alp: Tiyatro, sinema gibi yerlerde yine bir ayin söz konusu sonuçta. Gidildiğinde, insanlar Berk’in de dediği gibi sorgulamaktan kaçınıyor. Hani “n’apıyorum ben şu anda” diye sormaya hiç gerek yok, gidiyorsun, izliyorsun.

Berk: Ama orada daha doğrudan bir anlatım var.

Alp: Başında ayine bir davet var, “tin tın, oyunumuz başlamak üzeredir.” Bu konu üzerine benim bir fikrim var, paylaşmıştım belki olur, “ding dong, konserimiz başlamak üzeredir, lütfen telefonlarınızı kapayınız.” Topluluk psikoloji baya önemli, bir tane komutla insanlar yönlendiriliyor ve bu kötü bir şey de değil bence. Bu tür bir etkinliğe katılıyorsan, yönlendirilmelere de açık oluyorsun zaten.

Konserlerde ya da herhangi bir performansta telefon kullanımı ile ilgili iki cephe oluşuyor gibi gözüküyor. Bir telefon tutanlar bir de tutmayıp diğerlerine kızanlar.

Alp: Bir de telefonu düz tutan ve ters  tutan arasında da fark. Biri ışık tutuyor öbürü kameraya çekiyor.

 Bu ayrım icracı da mevcut. Hatta Yondr diye bir şey çıkardılar. Keseler. Ne kadar aşinasınız bilmiyorum.

 Zafer: Konsere girdiğin zaman telefonu kesenin içine atıyorsun, kilitliyorlar ve bir daha açılmıyor çıkana kadar.

Alp: O da çok sertmiş yahu.

Radiohead bir kaç hafta önce İzlanda’daki konserinde, ufak bir kampanyayla wi-fi kodları dağıtıp, izleyiciden konserin belirli bölümlerini Periscope üzerinden yayınlayın dedi. Bu konuda nerede duruyorsunuz?

 Berk: Kendimle uzlaşamıyorum ben bu konuda, çünkü seyircinin fotoğrafını çekmesi, paylaşması seni benimsemesine önayak oluyor. “Bak bu benim konserim, benim grubum, ben bunları dinliyorum, ben şu an buradayım” paylaşımı, sempatik ve romantik. Ama aslına bakarsak hayır, orada yeri yok.

Zafer: Orada değilsin. Fiziksel olarak oradasın ama kafa olarak orada değilsin.

Berk: Nitekim konseri çekip, başka yere aktarmak ve başkalarının izlemesini sağlamak açıkçası tatlı ama mastürbasyon gibi geliyor. Git orada dinle, o oraya özel bir şey. O ayin orada yapılıyor. Ha eğer ayinin biçimi buysa, “bak şimdi burada bir şey yapacağız, burada olmayanlar da bunları azıcık görecek” ise, bu bir tercih meselesi. Ne kadar doğru, ne kadar yanlış hiçbir fikrim yok. Şöyle uzlaşabiliriz: o telefonlar kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde kullanılabiliyorsa, uzun vadede kimseyi rahatsız etmiyorsa, sanatçının tercihlerine gölge düşürmüyorsa, ayine girmesine de engel olmuyorsa problem yok. Ama sanki engel oluyor gibi.

Zafer: Şunu net bir şekilde söylemek lazım: Ben dinleyiciyken, telefonunu havaya kaldıran insandan rahatsız oluyorum. Gözlerimi kapatmış dans ederken, alttan gelen telefon ışığından da rahatsız oluyorum, yanımdaki insanın kafasının konserde olmamasından bile rahatsız oluyorum. Sahnedeyken bundan iki üç kat daha fazla rahatsız oluyorum.

Alp: Ama bu konuda yapabilecek bir şey yok.

Zafer: Yapılabilecek bir şeyler var ama onları yapmak ne kadar doğru ne kadar yanlış… Daha çok yeni bir mevzu, çok yeni bir tartışma aslında bu. Bence 5-6 yıl sonra düzene girebilir ya da iyice kaos olacak, herkes salacak gidecek, bilmiyorum. Ama mesela şöyle bir şey var, bende hep şu canlanıyor bu tip şeyleri konuşurken. Sanatçı ne kadar performansın içinde, konusunu düşünürken. Bir performans, belli aşamalardan geçerek sanatsal performansa dönüşür. Mesela Mevlevi ayinlerini düşünelim. Şu aralar Ramazan’da etraftakilere baktığımız zaman gördüğümüz şey bir tane adam, üzerinde geniş etekli bir elbiseyle dönüyor. Bu adamların hiç biri bir ayin yapmıyorlar. Ramazan ayı boyunca 300 lira karşılığında dönüyorlar, bir saat sonra başka bir yerde dönüyorlar vs. Bir bu var, bir de hakikaten o ayini yapan adamlar var. Sanatçının da, seyircinin de hangisini yaptığını ya da hangisini izlemeye gittiğini biliyor olması lazım. Bu çok kritik bir şey. Yani sen müthiş bir sanatsal gösteri yapar gibi saatte 100 liraya dönüyorsan, kendinle alakalı sorgulaman gereken bir şey var. Aynı şekilde sen müthiş bir sanatsal gösteri izlemeye gidip o adamı görüyorsan, yanlış yerdesin. Normal hâli gerçekten ayin olan bir etkinlikten bahsediyoruz. Ama aynı zamanda Ramazan ayı boyunca da her tarafta gördüğümüz ve performansı sunanların da gecede beş tane gösteri yaptığı ve tamamen bir spor etkinliği gibi hazırlanarak yaptığı bir şeyden bahsediyoruz. Seyircinin de performansı sunanın da nerede olduğuna karar vermeleri ve aynı yerde olmaları gerekiyor.