1 Şubat 1933’te, Cumhurbaşkanı Hindenburg Hitler’in seçim talebini onayladı. Hemen ardından, Hitler sözde “komünist terör faaliyetlerine” yönelik bir kararnameyi gündeme getirdi. “Alman Halkının Korunmasına Yönelik Kararname” cumhurbaşkanının onayıyla 4 Şubat 1933’te İçişleri Bakanı Wilhelm Frick’e gösteri ve yürüyüşleri ve kamu düzeni güvenliği açısından “tehlikeli” olduğu iddia edilen yayınları yasaklamak için yerel polisle çalışma imkânı sağladı. Ayrıca, Frick’in bakanlığına ve polise önemli bölgelerde grevleri yasaklama yetkisi de verildi. Yasaklı faaliyetler hakkında bilgisi olan fakat bunu yetkililere bildirmeyenlerin de gözaltına alınabileceği, genişletilmiş gözaltı yetkisi de verildi. “Alman Halkının Korunmasına Yönelik Kararname” sonuç olarak iktidara seçim gününe kadar komünist ve sosyal demokrat adayları yakalama ve muhalif kampanyaları felç etme imkânı tanıdı.

8 Şubat 1933 tarihli kabine toplantısında Hitler “yeniden silahlanma” planını açıkladı. Hindenburg tarafından atanan Savunma Bakanı Werner von Blomberg hemen duruma müdahil olup Alman ordusunun mevcut durumunda, yeniden silahlanmanın mutlak öncelik olduğunu ifade etti. İktidar ancak bu hallolduğu zaman diğer amaçlarına yönelebilecekti. Bu toplantının tutanakları yeni başbakan ile Alman ordusu arasında bir mutabakat anlaşması olduğunu gösterir türdendi. Dahası, Hitler kendinden öncekilerden çok daha uzun süre başbakan kalmaya niyetliydi, iktidara geldiğinin ilk haftasında Almanya’yı yeniden silahlandırma planını hayata geçirmeye başlamıştı.

Genel olarak Alman iş dünyası bir önceki seçimlerde Nazilere belirgin bir destek vermemişti. Fakat Hitler durumu değiştirmeyi umuyordu. 20 Şubat 1933’te Hermann Göring Almanya’nın önde gelen yirmi kadar sanayicisi ve finansörü ile gizli bir toplantı gerçekleştirdi. Donanımlı bir 1. Dünya Savaş pilotu ve tam bir hedonist olan Göring iş dünyasının elitleri arasında, gösterişsiz Avusturyalılığı, hantal üslûpçuluğu ve demagojik yapısıyla, önde gelen iş adamlarını endişelendiren Hitler’den daha sıkı ilişkiler peşindeydi. Aynı gün 1923-1930 yılları arasında Reichsbank’ın başında bulunan Dr. Hjalmar Schacht de ordaydı. Siyasi yelpazede kendisine bir yer tutmuş Schacht, 1920’lerin sonuna doğru sağa kaymaya başlamıştı. Hitler’in iktidara geldiği tarihe kadar zaten Nazilerle uzun süredir flörtleşiyordu. Haliyle Schacht’in de toplantıda bulunması iş dünyasını cesaretlendirdi, rahatlattı. Schacht böylece iktidarın seçim kampanyası için finansal destek ve bağış toplamayı başardı. Schacht sonraki ay Reichsbank’ın başındaki görevine yeniden atandı, bu defa yeni Nazi rejimi altında.

Reichstag Yangını

27 Şubat 1933’te Reichstag (Parlamento) binası yakıldı. Kundaklayanın akıl sağlığı şüpheli genç bir Hollandalı komünist olan Marinus van der Lubbe olduğu iddia edildi. Olay yerinde yakalanmış, ertesi yıl idam edilmişti. Yüksek rütbeli Nazi yetkilileri derhal yangını iktidarı devirmek için inkârı imkânsız bir Komünist komplosunun kanıtı olarak yorumladılar. Daha sonra Dresden’de hoca olacak olan Victor Klemperer, anılarında olayı şöyle anlatacaktı: “Kimsenin bir Nazi tezgâhı dururken olayı komünist faillerin yaptığına inanacağını sanmıyorum”. O gece olanların ikna edici ve ayrıntılı bir dökümünü daha sonra dönemin Gestapo şefi Rudolf Diels hazırladı. 1949 tarihli otobiyografisinde, Diels Marinus van der Lubbe’yi ikna edici bir biçimde tek kundakçı olarak tarif ediyordu.

Marinus van der Lubbe

Marinus van der Lubbe

Olayı çalışan tarihçiler arasında artık Lubbe’nin olaydan tek başına sorumlu olduğu yönünde bir ortak kanı söz konusu.Wilhelm Frick, Reichstag yangınına karşılık olarak iktidara daha geniş polis yetkileri veren geçici bir yasa taslağı hazırladı. “Halkın ve Devletin Korunması Kararnamesi”, 28 Şubat 1933’te onaylanmasının ardından, anayasa ile güvence altına alınmış olan ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, gösteri ve yürüyüş hakkı, posta ve telefon iletişiminde gizlilik ikinci bir emre kadar askıya alındı. Ev aramaları ve mal, mülk müsadereleri kolaylaştırıldı. Kişisel hak ve özgürlükler kısıtlandı, hükümet kişileri mahkeme olmaksızın fakat aşağı yukarı meşru temelde tutuklama yetkisi aldı. Sonuç olarak, şayet (yetkili) bir kişi bile düzen ve güvenliğin tesisi konusunda uygun önlemleri almamış ise Reich hükümeti, devletin polis gücünü ve iç hizmetini devralıp doğrudan eyleme geçebilecekti.

Kişisel özgürlükleri tahribe ek olarak, aynı zamanda “Reichstag Yangını Kararnamesi” olarak da bilinen bu kararname, Almanya federal sisteminde merkezi ve eyalet hükümetleri arasındaki ilişkiyi düzenleyen eski anayasal denge ve kontrol sisteminden kalan ne varsa yok etti. Reichstag Yangını Kararnamesi ile birlikte Hindenburg’un bu kararnameyi de imzalaması Nazilere muhaliflerini savurmak için devasa bir ortam yarattı. Kararnameler sonradan uzun vadeli önlemler olarak kaldı, öyle ki Üçüncü Reich’ın 12 yıllık iktidarı boyunca kaldırılmadı.

5 Mart 1933 seçimleri, Nazilere daha büyük bir çoğunluk getirdi: Yüzde 43,9 oranında oy ve parlamentoda 288 koltuk. Koalisyon ortakları Alman Ulusal Halk Partisi (DNVP) (nerdeyse %8) ile beraber artık küçük bir farkla da olsa çoğunluk onlarındı. Fakat Sosyal Demokratlar (%18,3), Komünistler (%12,3) ve Katolik Merkez Partisi (%11,2) en olumsuz koşullarda bile seçmenlerinin çoğunu muhafaza etti. Devlet destekli terör, sindirme, yıldırma ve propagandaya karşın Naziler hala parlamentoya tek başlarına hakim olamamışlardı. Yine de seçim sonuçları, Reichstag yangını ve kararnameler Hitleri daha da güçlü hale getirmişti.

7 Mart 1933 kabine toplantısı protokolü gösteriyor ki Hitler de Frick de Lubbe’yi asmak istiyordu fakat bunu mevcut yasa dahilinde yapamıyordu ve Lubbe kundakçılıktan ancak hapse mahkûm edilebilmişti. Hedeflerine ulaşabilmeleri için Frick kundakçılığı düzenleyen yasanın geçmişe dönük olarak (ex post facto) katılaştırılabileceğine inanan üç hukuk profesörü buldu. Adalet Bakanı Franz Schlegelberger, Cumhurbaşkanı Dairesi Başkanı Otto Meissner (Devlet Başkanlığı Dairesi makamının başında bulunan ve Hindenburg’u Hitleri Başbakan olarak atamaya ikna eden ilk isimlerden) gibi parti üyesi olmadan yüksek makamlarda bulunan bürokratlara belirli imtiyazlar sağlamak istiyorlardı, fakat bu isimler ayrıca olayın vukuunda sonra geriye dönük olarak işleyecek yasalar hazırlamak konusunda da pek kolay olmayan, haliyle Başkan Hindenburg’u da sıkıntılı bir duruma düşüren isimlerdi.

Bu erken hâlde bile Hitler yine de engellerin etrafında manevralar yapabileceği konusunda kendinden emindi. Mağrur Alman (ve Prusya) Hukuk Devleti geleneği hızlı bir şekilde yok oluyordu. İzleyen birkaç haftada, kısmen planlanmış, kısmen irticalen, kısmen parti aktivistleri ve SA üyelerince başlatılan bir süreç içinde Naziler gücü farklı düzeylerde hızlıca sağlamlaştırdılar. Bu esnada olanlar en üst düzeyde organize edildi – örneğin Hitler, Ekonomi Bakanı Dr. Alfred Hugenberg muhalefetini ezip Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı’nı kurdu ve uzun vadeli Nazi propaganda şefi olarak Joseph Goebbels’i tayin etti. Yeni bakanlık devlet radyo yayınlarında kontrolü hemen aldı ve muhalif görüşleri her türlü medya alanından uzaklaştırdı.

Goebbels muhtelif organlara komuta ediyordu ve seçmeni komünist devrimden korkutacak, çok daha güçlü bir Almanya hayalini tahkim edecek bir retorik sağanağı başlattı. Aynı anda SS (Koruma Timi- Hitler’in kişisel muhafızlığını yapmak üzere kurulan birlikler) başında bulunan Heinrich Himmler Münih dışında bulunan Dachau’da ilk toplama kampını açtı. Sosyal Demokrat ve Sosyalist muhalifler Bavyera polisi tarafından toplanıp oraya gönderildiler.

Nazi kademelerinde de kendiliğinden şiddet olayları baş gösterdi, “Kahverengi Gömlekliler(SA Birlikleri) ve partili gaziler düşmanla hesaplaşmak ve Nasyonal Sosyalist Devrim’in ganimetini ele geçirmek istiyordu. Komünistler, Sosyal Demokratlar ve Yahudiler saldırılarının en büyük hedefi oldu. Bugün tarihçiler, Nazi devriminin hangi ölçüde tabandan ya da tepeden kaynaklandığını belirlemek için kaynakları hala inceliyor. Yine de kesin olan Nazi yetkililerinin şiddeti, merkezi hükümetin bazı merkezi polis gücü üstünde kontrol sağlayabilmesi için bir bahane olarak kullandığıdır. Bu, “koordinasyon” (Gleichschaltung) süreç içinde Nazilerin, sayesinde merkezi hükümet üstündeki hakimiyetini diğer etki alanlarına doğru genişletmesine olanak sağlayan unsurlardan biriydi.

Kendinden önceki başbakanlar gibi Hitler de kendini parlamentonun uyguladığı siyasi kısıtlamalardan kurtarmak için başkanlığın geçici yasalarını kullandı. Fakat artık Hitler’in aksi yöndeki kalkışmasının zamanı gelmişti: Seçilen yeni parlamentoyu kullanarak bu olağanüstü yetkilere bağımlılıktan kurtulmak. Hükümet bu nedenle “Millet ve Devlet Üzerindeki Buhranı Giderme Kanunu” adlı ve ayrıca “Ermächtigungsgesetz” olarak bilinen (Yasadışılığı Meşru Kılan Kanun Hükmü ya da Anayasa Maddesi Hükmünde Kararname) esnek bir paket getirdi. Bu tasarı Frick tarafından hazırlanmış, kabinece onaylanmıştı. Tasarı kanun koymanın çok kolay bir yolunu çiziyordu – şansölye kanunu hazırlar, kabine yasalaştırır ve resmi gazetede yayınlanır. Başka bir deyişle, tasarı Hitler kabinesine, anayasadan uzak, ona aykırı ya da onu değiştiren yasaları, parlamentonun onayı olmaksızın “meşru” kılacak yetkiyi veriyordu. Tek bir kısıtlama söz konusuydu, bu kararname çatısında geçecek yasalar, parlamento temsilciler meclisi ve başkanın gücüne dokunamazdı. Fakat yine de bu kısıtlama bahsi geçen yetkilerin tamamının ciddi ölçüde sarsmaya kararlı bu kanunun kendisiyle de bağdaşmıyordu.

Anayasa hükümlerini tahrif eden bu kanunun geçmesi için iktidar, parlamentonun üçte iki çoğunluğuna ihtiyacı vardı. 23 Mart 1933’te yeni parlamentonun üyelerinin çoğu – en azından tutuklu olmayanlar – Berlin Kroll Operasında yeni dönem açılışı için toplandılar. Tahrip olmuş parlamento binası kullanılamaz durumdaydı. O gün, tamamı ya tutuklu olan ya da saklanmaya mecbur bırakılan Komünist Parti üyesi kimse yoktu. Geriye kalan 94 kişi oradaydı. Açılış konuşmasında Hitler Marksizm’i yerle bir etmeye ve ihaneti barbarca bir acımasızlık ile cezalandırmaya ant içti.

Hitler’in Katoliklerin haklarına saygı duyacağı sözüne aldanan ve iktidara meydan okumanın sonuçlarından korkarak bölünen Merkez Partisi kendi içinde yasa lehinde bir tutumu oyladı ve 73 vekile grup kararını kabul ettirdi (örgüt disiplini). Hitler hükümeti artık ihtiyacı olan oy oranına ulaşmıştı. Sosyal Demokrat (SPD) liderler illegal tasarıları protesto için hiçbir zaman bir şiddet eğilimi içinde olmadılar ve artık o noktada böyle bir çağrı yapmak için çok geç olduğu ve bu çağrının tehlikeli olduğunu gördüler. Kahverengi Gömlekliler ve SS subayları binayı gerçek anlamda işgal altında tutarken, SPD başkanı Otto Wels partisinin prensipleri ve amaçlarına bağlı kaldığı cesur bir konuşma yaptı. Hitler umarsızdı, Sosyal Demokratlar için ancak hakaretler ve küfürler söz konusuydu.

Kanun, sadece Sosyal Demokratların verdiği hayır oyları ile 441’e karşı 91 ile geçti. Başka müzakere gerek olmaksızın, Temsilciler Meclisi oy birliği ile tasarıyı onayladı. Esasen 1 Nisan 1937’de son bulacak şekilde planlanan tasarı, Üçüncü Reich dönemi boyunca yürürlükte kaldı. Tasarının geçmesi ile birlikte Nasyonal Sosyalistler Alman demokrasisinin bitiş düdüğünü çalmış oldu. Artık diğer hiçbir partinin en ufak bir güce ya da etkiye sahip olması mümkün değildi. Hugenberg gibi Parti üyesi olmayan kabine üyeleri hemen istifa ettiler ya da yerleri değiştirildi.

1933 yazı ardından, Nazi Partisi diğer partileri ortadan kaldıran bir dizi adım attı. Allgemeiner Deutscher Gewerkschaftsbund ADGB (Alman Ticaret Konfederasyonu), Allgemeiner freier Angestelltenbund AFA (Özgür İşçiler Federasyonu) gibi sendikalar uzun zamandır Sosyal Demokratlarla anılıyordu. Nazi iktidarında iki kurumun da bazı yetkilileri SPD ile ilişkilerini keserek etkilerini muhafaza etmek için yeni rejime bağlılıklarını sundular. İsmen sosyalist bir parti olarak, Nazilerin kendi küçük sendikaları vardı, diğer sendikal faaliyetleri bozmak niyetini açıkça gösteren Nationalsozialistische Betriebszellenorganisation (Nasyonal Sosyalist Fabrika Örgütlenmesi) gibi. Eski sosyal ve politik farklılıkları temsil eden çeşitli ‘ayrılıkçı’ organizasyonları bertaraf ederek, Nazi rejimi ve parti aktivistleri Nazi kontrolünde birleşik ve işlevsel bir sendikal örgütlenme arayışı içindeydiler.

1 Mayıs Sosyalist Enternasyonal’in geleneksel miting günüydü. Naziler 1 Mayıs’ı Marksist bağlamından koparıp devasa propaganda kampanyalarının yapıldığı bir ulusal güne çevirdi. 1 Mayıs 1933’te 500 bin kişilik bir kalabalık Berlin Tempelhof havalimanı yakınında bir alanda Hitler’in konuşmasını dinlemek için toplandı. Almanya genelinde o gün kutlamalarda ADGB’nin de isteyerek katılımıyla toplamda 10 milyon işçi yer aldı. 1 Mayıs etkinlikleri kısmen rejimin bir sonraki hamlesine zemin oluşturmayı amaçlıyordu – Sosyal Demokrat tüm sendikaları yok etmek. Ülke sathında sendika binaları işgal edilecek, sendika yetkilileri gözaltına alınacak ve mallara el konulacaktı.

2 Mayıs 1933’te “ayrılıkçı” sendikalar lağvedildi ve yerlerine Nazi Partisi NSDAP örgütlenmesinden sorumlu Dr. Robert Ley öncülüğünde sarı-sendika (quasi-union) Alman İşçi Cephesi DAF getirildi. Alman İşçi Cephesi işçiler içinde, onlara kendi ekonomik çıkarları için pazarlık yapabilecekleri herhangi bir nesnel ortam sunmaksızın Üçüncü Reich tarafından değerli görüldükleri hissini yaratmayı amaçlıyordu.

22 Haziran 1933 tarihinde, hükümet sonunda Sosyal Demokrat Parti’yi yasakladı. Her ne kadar “Marksist” kurumları yıkıp geçmeye tamamen kararlıydıysa da Hitler Katolik çıkarlar ile bir ölçüde uzlaşmayı istiyordu. Weimar Cumhuriyeti hükümetleri, Alman Katolik yetkilileri ve Vatikan ile hiçbir zaman, devlet ve kabaca Alman nüfusunun üçte birinin mensup olduğu beynelmilel muktedir kilise arasında uygun ilişki şartları temelinde bir anlaşmaya varamamıştı. Hitler hükümeti bunu yapmakla kalmadı, Katolik Kilisesini hiç olmazsa örtük olarak, uzun süre Almanya Katoliklerinin dindar ve seküler çıkarlarını teminat altına almayı görev bilmiş Merkez Partisinin bertaraf edilmesi gibi, kendi amaçlarına destek vermeye çekti. 20 Temmuz 1933 tarihinde Alman Reich temsilcileri ve Katolik Kilisesi bu iki tüzel kişiliğin ilişkilerini düzenleyen bir antlaşma imzaladı.

14 Temmuz 1933’te, Reich Antlaşması imzalanmadan 6 gün önce Hitler bir kabine toplantısı düzenledi. Hitler, protokolün öngördüğü şekilde bu antlaşmanın rejimi, uluslararası Yahudi cemaati ile savaşa yardım ederek onu destekleyeceğinden emindi. Hitler Vatikan’ın Almanya’nın karşısında bulunan, Yahudileri bundan ötürü suçladığı kısıtlama ve yaptırım çabalarını desteklemeyeceğine inanmış gibiydi. Katolikler Nazi hareketi içindeki anti-Hristiyan tutumlardan hoşlanmasa da Nazi devleti ile resmi bir ilişki içinde bulunmak ve Katolik piskoposları ona destek ile görevlendirmek istiyordu. Aynı gün Nazi Partisi Almanya’nın tek meşru partisi olarak ilan edildi. Bu iki adım birlikte – Reich Antlaşması’nın imzalanması ve diğer tüm partilerin kapatılması – Nazi diktatörlüğünün konsolidasyonunu belirgin hale getirdi.

Teknik olarak ihtiyar Hindenburg hala Cumhurbaşkanı olsa da artık sözde bir başkandan başka bir şey değildi. Nadiren Hitler’in tahriklerini yumuşatıyor ancak onlara asla mani olmuyordu. Hitler ve yakın çevresinde bulunan yüksek Nazi yetkilileri artık devletin zirvesini ve polis güçlerini kontrol ediyordu. Yine de hükümetin çoğu, 1933 öncesinde çalışanlardan oluşuyordu. Memuriyet devam ediyordu; ordu, dışişleri ve yargı kurumları belli bir yere kadar Nazi nüfuzu altındaydı. Tamamlayıcı kuruluşların düzeni ile Nazi Partisi ve devlet arasındaki ilişki belirsizdi. Hitler devlet üzerinden mi parti üzerinden mi hükmetmeyi tercih ederdi?

Uzun Bıçaklar Gecesi

SA başında bulunan Ernst Röhm Nazi Partisi’nin kendi içindeki potansiyel yıkıcı güçlerin bir özetiydi. Askeri bir komutan olarak Röhm, Hitler’in küçük Münih kulübü Alman İşçi Partisini erken 1920’lerde devasa bir organizasyona dönüştürdü. Kavgacı, ünlü bir eşcinsel ve elit düzen karşısında aşağılayıcı bir tutuma sahip bir aktivist olan Röhm, geleneksel hükümeti ve özel teşebbüsleri parçalamaktan fazlasını istiyordu. Fakat Röhm ve onun SA birliği çok geçmeden Almanya’nın askeri gücünün inşasına çalışan Naziler karşısında bir engel, hatta bir tehdide dönüşecekti çünkü Savunma Bakanlığı (Reichswehr) kendini devasa kademelerini dolduran sokak serserileri karşısında risk altında hissediyordu. Röhm, Stahlhelm gazilerini de SA’ya dahil edince 4 milyondan fazla kişiye komuta eder hâle geldi.

SA lideri Ernst Röhm (sağda)

SA lideri Ernst Röhm (sağda)

Nazi hareketi içinde söylentiler dramatik bir kırılmayı getirdi. SS lideri Heinrich Himmler ve Luftwaffe şefi ve aynı zamanda Prusya eyalet başkanı Hermann Göring, Röhm’ü ve adamlarını şahsi faaliyetleri ve amelleri karşısında bir tehdit olarak görüyorlardı. Sonuç olarak SA’nın Savunma’ya bir darbe hazırlığı içinde olduğu söylentilerini yaydılar ve Hitler’i, Röhm’ün kendisini devirmek istediğine ikna ettiler. Başta her ne kadar gönülsüz olsa da, Hitler sonuç olarak en eski komutanlarından biri olan Röhm’ü bertaraf etmeyi istedi.

30 Haziran-2 Temmuz 1934 arasında Himmler’in seçilmiş SS mangaları 85’ten fazla SA liderini öldürdü ve rejim muhalifleri temizliğini “Sinekkuşu Operasyonu” (Uzun Bıçaklar Gecesi) koduyla gerçekleştirdi. 30 Haziran sabahı Röhm yakalandı ve 1 Temmuz’da SS tarafından infaz edildiği Münih Stadelheim hapishanesine götürüldü. Reich Başbakanı Kurt von Schleicher ve karısı da SS saldırısı sırasında öldürülenler içindeydi; çift evinde vurulmuştu. Önemli bir politik güç olan SA tek bir hamlede yok edilmişti. Hitler artık Almanya’nın askeri gücünü düzenli silahlı kuvvetler temelince genişletebilirdi.

Kimi askeri yetkililer, Schleicher ve Ferdinand von Bredow gibi iki eski generalin de tasfiye sırasında vurulduğu gerçeğine göz yumarak, 30 Haziran’ı bir zafer gibi kutlayacak kadar ahmaklaştılar. Ama geriye bakında, Uzun Bıçaklar Gecesi’nin gerçek önemi, hükümetin başında bulunan kişinin, tamamen özgürce ve kendi insiyatifi ile hareket edip, geniş kapsamlı toptan bir katliamı herhangi bir yasal işlem olmaksızın meşru kılmayı başarmış olması ve ülkenin genel olarak bu saldırıyı gerekli gösteren Nazi propagandasını kabul etmiş olmasıydı. Kabine eyleme olayın ardından yasallık kazandırmıştı. Victor Klemperer bile en azında kısmen aldanmıştı ve hatıratlarında şöyle yazacaktı: “Hitler bir katil olduğunu düşünmüyor. Hatta muhtemelen meşru müdafaa çerçevesinde hareket etti ve aslında daha büyük bir katliamı engelledi. Fakat her ne olursa olsun, bu kişileri görevlendiren ve bu mutlakiyetçi sistemi yaratan odur… Esas korkunç olan ise bir Avrupa ulusunun kendisini böylesi bir sapkın suç şebekesine teslim etmesi ve hâlâ da ona tahammül ediyor olması.”


* Bu yazı, “German History in Documents and Images” başlıklı web sayfasından kısaltılarak çevrilmiştir.