16. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali kapsamında, “!f Müzik” kategorisinde yer alan filmlerden biri de Nublu: Music Of Now oldu. Nublu, İlhan Erşahin‘in kurduğu ve yönettiği, New York’un eski usul müzik geleneğini yaşatan önemli caz mekânlarından biri. Film de ismini bu mekândan alıyor, kulübün hikâyesini şahane isimlerin canlı performanslarıyla birlikte aktarıyor.

Sercan Sezgin‘in yönetmenliğini yaptığı ilk uzun metraj olan Nublu: Music of Now filminin yapımcısı Fırat Sezgin, müzik direktörü ise İlhan Erşahin. Sun Ra Arkestra, Butch Morris, Hess Is More, Henry Threadgill, Brazilian Girls, Robert Glasper Experiment ve daha pek çok ismi ağırlayan belgesel izleyiciyi doyulmaz bir müzik ziyafetinin ortasına bırakıyor.

Fırat Sezgin, üniversiteyi bitirmeye yakın kendisine “Neyi herkesten daha iyi yapabilirim?” diye sormuş. Müziğe olan ilgisi ve plak koleksiyonculuğu da bu fikre itmiş onu. Kardeşi Sercan’ın New York’a gelmesi ve internet radyosu kurmasıyla da keşfettikleri isimlerin ve müziklerin sayısı artmış. İki kardeş bir müzik filmi çekmeye karar vermişler. “İlhan Erşahin’in müziğini ilk Fransız radyolarından duymuştum. Kim bu adam diye araştırdığımda karşıma Nublu çıktı” diyor Fırat. “Sercan üniversite için New York’a geldiğinde onu da Nublu ile tanıştırdım. Aklıma onunla birlikte bu filmi yapmayı koymuştum. Sercan’ı ikna etmem hızlı oldu. İlhan’ı da aynı şekilde. Ama nasıl başlamamız ve konuya nasıl yaklaşmamız konusunda üçümüz de birbirimize bakıyorduk.”

Sercan Sezgin ise yönetmenlik koltuğuna ilk kez oturmuyor. Daha önce yaptığı üç kısa filmi var. Ancak bu ilk uzun metrajı ve müzik belgeseli. “Anın müziği fikrini filmin merkezine oturtmaya çalıştım çünkü Nublu’daki yaratıcı ve doğaçlama performansları göstermek istiyordum. Hiçbir zaman kendini tekrar etmeyen, kendini her gece yeniden yaratıp yeniden şekillendiren bir kulüp Nublu. Diyelim ki aynı grup her hafta çalıyorsa ve hatta aynı kompozisyonu çalıyorsa bile, seyirciye, atmosfere, misafir müzisyenlere bağlı olarak besteyi farklı tecrübe ediyor. Müzik her defasında farklı duyuluyor.”

Nublu, bu filmde kimi zaman mekân, kimi zaman karakter, kimi zaman müzik, kimi zaman da bir hayat tarzı olarak kendini gösteriyor. Bu bir caz kulübü belgeseli gibi okunuyor başta ancak gerçekten öyle mi diye sorduğumda Fırat şöyle cevap veriyor; “Biz aslında filmin ne hakkında olduğunu tek bir cümlede açıklayabilmek için Nublu’yu biraz da caz kulübü olarak tanıtıyoruz, doğru. Fakat Nublu’nun klasik bir caz kulübüyle hiçbir benzerliği de yok. Kulüpte masa ve sandalye yok mesela. Bar dışında servis yok. Sahnenin yüksekliği 30cm. Bütün gece boyunca çalan bir DJ var. Bu yüzden müzik hiç durmuyor. Kısacası müzik çeşitliliği dışında, kulübün konfigürasyonu da hiçbir caz kulübüne benzemiyor. Yani bir caz kulübünden daha fazlası diyebilirim.”

Filmin bir diğer önemli karakteri ise Butch Morris ve Nublu Orchestra. Filmin hazırlık sürecinde Butch Morris’in ölümü kurguda önemli manevralar yapmalarına sebep olmuş. Filmin finalinde Morris’in anısına Nublu Orchestra’nın yeni kondüktörü Kenny Wollesen ile gerçekleşen anma konseri de dinlemeye değer. Tüyleri diken ediyor. “Filmin çekimlerine başladığımız yıl vefat etmişti Butch Morris. Çekimler ve araştırma süreci el ele gittiğinden, başladıktan bir kaç hafta sonra Butch’a olan hayranlığımız katbekat arttı. Çekimler sürerken filmi Butch’a adamalıyız kararını verdik. Bu karar arşiv görüntülerine tahminimizden de çok bağlı olmamız gerektiğini gösterdi bize. İtalya’dan, Tayland’dan diskler geldi. East Village’de tanımadığımız insanların evine girip eski diskleri alıp recovery’ye veriyorduk. Kullanabileceğimiz görüntüler karşımıza çıkmaya başladığı zaman biliyorduk ki filmin önemli bir kısmı Butch Morris olmak zorundaydı,” diyor Fırat.

Anlık gelişmeler belgesel projelerin olmazsa olmazıdır. Film, her röportajda veya her yeni bilgide manevra alır. Gelişir, yön değiştirir. Bu nedenle film kurgu masasında yeniden inşa edilir. Baştan yaratılır. Bu filmin kurgu sürecini sorduğumda ise filmin aynı zamanda editörü de olarak Sercan cevap veriyor: “Çekimler sırasında bizim için önemli olan doğru performansları yakalayabilmekti. Röportajlarda ise sorularımızı filmde değinmek istediğimiz temalara göre yöneltiyorduk. Fakat çekimler bittiğinde ilk yola çıktığımız fikirden çok daha büyük bir hikâye ile karşılaştık. Bu yüzden kurguda çok fazla zamana ihtiyacım oldu. Uzun bir süre hangi malzemeyi filme dahil edip etmeyeceğim üzerine çalıştım. Geri kalan zamanda ise filmin ritmiyle ve sahnelerin düzeniyle oynadım.”

Fırat, “Bu filmin duygusunun montajında olduğunu düşünüyorum” diye tamamlıyor Sercan’ı. “Çekimler esnasında daha çok Nublu’nun hikâyesine odaklanmıştık. Ancak sıkıcı da bir iş olmasını istemiyorduk ve daha çok müzikle dolmasını istiyorduk. Sercan konuya çok teorik yaklaştı ve tüm kurguyu tepetaklak etti. Nublu’yu müzisyenlerin ağzından anlatmak yerine müziği dinletmenin daha etkili olacağına ikna etti beni. Grup şarkıya başlıyor ve tam doymak üzereyken, tam da anlamak üzereyken tak diye kesiyor. Önceleri garip geliyordu ancak daha sonra bu tavrın filme ne kadar heyecan ve takip edilme hissi kattığını gördüm. Film kurgu masasında deneysel bir işe dönüştü ve bizi de tatmin etti diyebilirim.”

Ahmet Ertegün, Nublu.

“Peki, ya Petar Timotic?” diye soruyorum Sercan’a. Petar müzisyen değil, bir sanatçı. Filmin bir diğer önemli karakteri. Film boyunca ilham kaynaklarını anlatıyor. Ahmet Ertegün‘e olan saygısından sık sık söz ediyor. “Petar’ı filme koymamamız mümkün değildi!” diye cevaplıyor Sercan. ”Petar Nublu ailesinin en önemli bireylerinden biri. Nublu’nun bütün duvarlarındaki sanat eselerini o yaptı. Nublu’nun bodrum katında uzun süre yaşadı ve orayı stüdyo olarak kullandı. Yani zaten ilgi çekici bir karakter. Aynı zamanda Nublu’nun samimi yüzünü ön plana çıkarıyor. Bize sanatı üzerinden film boyunca ölüm ve politikadan bahsediyor.”

Filmin senaryosu hiç yazılmamış. Onlarca sayfa not var. İlhan Erşahin ise süreçte müzik direktörü olarak varlığını hep hissettirmiş. ”İlhan her zaman yaptığı gibi insanları bir araya getirdi,” diyor Fırat. “Müzisyenleri ayarladı, bizim otuzu aşkın müzisyenle kendi evlerinde röportaj yapabilmemizi sağladı. Tek referansımız İlhan oldu ve bütün kapılar onun sayesinde açıldı.”

Fırat ve Sercan’a müzik merakınız nereden geliyor diye soruyorum, “İkimizde müzikle baya ilgiliyiz” diyor Sercan. “Uzun zamandır plak topluyoruz ve Arka Oda gibi mekânlarda plaklarımızı dinletiyoruz. Ben dört buçuk senedir Lions Milk adlı radyo programımı sunuyorum.” Fırat  ise “Sercan da ben de çok küçük yaşlarda başladık davul çalmaya. Sercan çok üzerine gitmese de önüne perküsyon ne koyarsanız çalabilir. Ben de çeşitli gruplarda çalmaya devam ediyorum. Bir yıldır da piyanoya sardım. Fena gitmiyor. İkimizde ritme çok önem veriyoruz ve ikimizde vokalden hiç anlamıyoruz. Sözleri pek dinlemeyiz yani,” diye devam ediyor.

Birlikte kurdukları Listening Man isimli şirketle hemen olmasa da uzun vadede planları var Fırat ve Sercan’ın. Fırat sinema alanında çalışmaya devam ediyor, Sercan ise Paris’te editör olarak sürdürüyor hayatını. Bu ikiliden yeni işler izlemek için sabırsızlanıyorum.

Gelecek planlarını sorduğumda ise şunları söylüyorlar: “Yaz sonuna kadar farklı etkinliklerle filmin gösterilmesini devam ettirme planlarımız var. Facebook üzerinde bizi takip edebilirsiniz. Bazen sinemalarda bazen konser mekânlarında, belki açık hava gösterimde filmi izletmek gibi planlar da mevcut. Aynı zamanda Londra, New York ve Paris’te de gösterim için görüşmeler halindeyiz. Ama İstanbul’daki kadar uzun soluklu olmaz diye tahmin ediyoruz.”